Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Bir vatandaşın arabı

Pazartesi, 27 Kasım, 2017
Artık milyonlarca Türkiye arabı var. İnanın her biri başka bir Türkiye’nin arabı. Boş verin atasözü görünümündeki o sahte bilgeliğin arkasından koşmayı. Sadece dikkatle bakın o insanların yüzlerine.

“İsim dediğin nedir ki?” diye sorar Shakespeare Juliet’in ağzından. Ardından da şunu ekler: “Şu bizim gül dediğimiz, başka bir isim alsaydı, yine böyle mis kokulu olmayacak mıydı?” Aşığını baştan çıkartmak için sorulan, cevap beklemeyen türden sorular, değil mi? Ama görünürdeki anlamın çekiciliğine kapılmamalı. Aslında isimlerin değersizliğine yapılan vurgu aldatıcı. Çünkü sorular küçümser göründüğü şeyin gücüne tarizde bulunuyor. İşittiğimiz sözleri isimlerin zorbalığından canı yanmış birinin feryadına dönüştüren de bu. Gerçekten de isimlerin böyle bir yakıcı gücü vardır. Bu güç, nesneleri ayırt ederken kullandığımız etiketlerin isimlerde biriktirdiği enerjiden kaynaklanır. Şeyleri tanımanın yolu, bu etiketlerin bilgisine sahip olmaktan geçer. Dahası, bilgilerimiz kadar davranışlarımız da isimlerin anlamıyla koşullandırılır. Hayat karşısındaki tutumumuz, belli bir yere kadar, isimleri nasıl anladığımız ve kullandığımız tarafından şekillendirilir.

Sözün özü, isimler dersinden kalan hiç kimse hayat okulundan mezun olamaz. Hayat ise, malumunuz, bir kez yaşanan bir şey, öyle bütünlemesi falan da yok. O yüzden iyi hazırlanmalı, güvenilir kılavuzların yol göstericiliğinde yola çıkmalıyız. Yoksa yollarda kaybolmak işten değil. İyisi mi, gelin Konfüçyüs’ün bıraktığı izlerden devam edelim: “Bilgelik, şeylerin doğru isimleriyle çağrılmasıyla başlar.” Bu sözler bize “doğru isim” ilkesini bir yol işareti olarak sunuyor. Eğer gerçekten bilgeliğe götürecek işaret buysa, takip edilmeye değer. Çünkü bilgelik, hayatı iyi yaşamanın da ön koşulu. Ama bu koşulun gereğini yapmanın, bizi ağır yükle karşı karşıya bırakacağı da ilk baştan belli. İsimler, adlandırdıkları varlıkların özelliklerine uygun oldukları ölçüde doğru kabul edilirler. Bu durumda tek bir isme, yani bilge adına layık olabilmek için bütün isimlerin hakkından gelmemiz gerektiği açık. Üstelik bu sadece bilgelik yolunun başlangıcı. Gerisini artık siz düşünün.

Diğer yandan, ödevin bu kadar ağır olması da sebepsiz değil. Konfüçyüs gibi bilgelerin yükü, başkalarına yol gösterenlerin omuzladığı cinsten. Yani benim sizin gibi insanları ilgilendirmiyor. Onlar için bu adil bir koşul. Elbette akıl dağıtmaya soyunan kişinin ödevi, üstlendiği sorumluğun büyüklüğüne denk olmalıdır. Çünkü sorumluluğun başkalarının hayatına değen ucu, tartışmamızı politik hayatın sorunlarına bağlıyor. Ortak hayatın hak ve ödevlerini tanımlayan isimler, bu isimlere insanlar arası ilişkilerde yüklenen anlamlarla örtüşmelidir. Yani isimlerin düzeni ahalinin gerçek ihtiyaçlarını belirleyen şeylerin düzenine tekabül etmelidir. Bir ismin hakkını vermek ile o ismin taşıyıcısı olan kişinin hakkına riayet etmek kol kola gitmelidir anlayacağınız. Aksi takdirde, iyi bir toplum nasıl mümkündür sorusuna buradan bir yanıt bulunması mümkün olamayacaktır.

Buradan bakınca, isim hatalarını bilgi eksikliği ile açıklayan yaklaşımların yetersizliği çok net görülüyor. İktidarın gölgesinden çıkmadıkça, hatalara dair böyle bir görüş genişliği kazanmak mümkün değil. Doğrusu, yaygın bir kullanım alanı bulmasına rağmen, masumiyetini korumuş bir isimlendirme hatası yoktur, olmamıştır! Hep ileri sürülen “galat-ı meşhur” kuralının sunduğu pratik çözümler de bu durumu değiştiremez. Bu kural, tanınmış veya çoğunluğun yaptığı bir hatanın doğru kabul edilmesini buyurur. Dilin pratik amacı iletişimi sağlamaktır. Nihayetinde bu hatalı adlandırmadan çoğu insan aynı şeyi anladığına göre, hata meramın ifadesine daha iyi hizmet edecektir. Ama tam da gördüğü bu hizmet yüzünden, herkesin bildiği hata tüm masumiyetini kaybetmiyor mu zaten? Hatayı mazur gösteren asıl sebebin “çoğunluk egemenliği” olduğunu itiraf etmiş olmuyor mu? Öyle ki çözüme bağlanmış her ihtilaf, geride çoğunluğun gücüyle boyun eğdirilmiş bir “azınlık” bırakıyor. Yaygın hataların, her zaman için itirazlara açık olmasının nedenini de bence bu oluşturuyor.

Burada meselenin politik karakteri konusunda son derece öğretici olduğuna inandığım iki örnek üzerinde durmak istiyorum. İlk örnek Amerika’nın keşfinden önce burada yaşayan toplulukların adlandırılmasıyla ilgili. Söylendiğine göre, Hindistan’a ulaşmanın başka yollarını bulmak gayesiyle yola çıkan Kolomb vara vara Karayip Adaları’na varmış. Dünyanın şekli, yerkürenin büyüklüğü gibi zamanın yetersiz coğrafya bilgilerinden hareketle yaptığı hesaplar onu ulaştığı yerin Hint adaları olduğuna inandırmış. O yörenin halkının “Indio”, yani Hintli olduğuna inanması da bunun doğal sonucu olmuş. Ondan sonra da hangi Batı dilinde kullanıldığına bağlı olarak, “Indian”, “Indien” gibi adlar almış yürümüş. İşte Amerika’nın ilk sakinlerinin “doğru ismi” ile çağrılmamasının nedeni budur. Artık bunun değişmesi de kökleşmiş tüm isim hatalarında olduğu gibi, neredeyse imkansızdır.

Diğer örnek ise Türkiye’den ve Arap adının kullanımıyla ilgili. Türkçede Arap, “Arap yarımadasında ve Kuzey Afrika’da yaşayan halkı” adlandırıyor. Bu adlandırma ismin evrensel anlamıyla uyumlu. Ancak Türkçeye özgü bir başka kullanım biçimi de mevcut. Arap, aynı zamanda, “zenci, fellah” olanları da adlandıran bir terim. Arapların büyük çoğunluğunun siyah derili olmadığını dikkate alınca, bunun da “Hintli” gibi bir isim hatası olduğu ayan beyan görünüyor. Ne var ki, bunun nedenleri konusunda, Amerikan Hintlileri için olduğu gibi, genel kabul gören bir açıklama yok. Benim bulabildiğim tek açıklama ise Şemseddin Sami tarafından hazırlanan Kamûs-ı Türkî adlı klasik sözlükte yer alıyor: “Zenci, siyah, siyahi ki memleketimize Arap ülkelerinden geldiklerinden dolayı bu isimle isimlendirilmeleri adet olmuştur ve ayırmak için asıl [aynen böyle!] Araplara ‘Beyaz Arap’ yahut ‘Ak Arap’ denilmeye mecburiyet el vermiştir.”

Bu açıklamalarda söz konusu isim hataları, beklentiler, hesap yanlışları veya “adet” haline gelme gibi nedenlerden ötürü içine düşülmüş masum yanılgılar gibi savunuluyor. Oysa Amerika’nın keşfinin üzerinden geçen beş asrı aşan zaman boyunca bu hatanın sürdürülmüş olması başka türden bir açıklamayı gerektiriyor. Kaldı ki Kristof Kolomb’un bir hata yapmaktan çok, bir başarısızlığın üstünü örtmek için kasıt gütmüş olması da dikkate alınması gereken bir ihtimal. Çünkü Kolomb, sadece yola çıkmadan okuduğu söylenen eserlere baksaydı bile, Karayipler’de karşılaştığı topluluğun giyiminin, inançlarının, kültürünün Hindistan’ınkinden çok farklı olduğunu anlayabilecek durumdaydı. İnsan, ne kadar iyi niyetini korumak istese de, asırlara yayılan bir hatayı bu yavanlık düzeyinde anlamayı kabullenemiyor.

Doğrusu, Arap adının kullanımına geldiğimizde de durum pek parlak gözükmüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda ev içi hizmetler için kullanılan kölelerin büyük bir kısmı “Arap” kabul ediliyor. Yine ev içinde köle olarak kullanılan ve çoğunlukla Kafkaslardan ithal edilen “beyaz” kölelerden ayrı bir grup olarak adlandırılıyorlar. Bu grubun Osmanlı topraklarındaki varlık sebebini Afrika ile yapılan köle ticareti oluşturuyor. Dolayısıyla “memleketimize Arap ülkelerinden” geçerek vardıkları muhakkak. Ancak Ş. Sami’nin dediği gibi, oradan “geldikleri” söylenemez, “getirildiklerini” söylemek daha doğru. Çünkü zorlamanın sonuçlarını ve Osmanlı topraklarında yaşanan acılı ve aşağılayıcı kölelik deneyiminin dilde bıraktığı izleri takip edebilmek bizim için önemli! Şimdi, bu izlerin nasıl göründüğünü kelimeyi cümle içinde kullanarak gösterir misiniz, dendiğini duyar gibiyim. Elbette, buyurun: “İşler arapsaçına döndü.”, “Bir şey anladıysam arap olayım.”, “Arap’ın ( ya da maymunun) gözü açıldı”, “Tahtadan maşa, Arap’tan paşa olmaz”…

Gerek Amerikan topluluklarına gerek Afrika halklarına iki farklı dilde yakıştırılan isimlerin iktidar ilişkilerinin tavında dövüldüğünü göstermek için başka delile ihtiyaç var mı? Bu adlarda içerilmiş olan horgörünün ve şiddetin kazandığı kuşaklar arası sürekliliği başka türlü nasıl anlayabiliriz? Hatayı makbul kılan, sadece Kolomb ve arkadaşlarının boşa çıkmış beklentilerinin inadı olamaz. Hint baharatına, mücevherlerine ve türlü türlü zenginliklerine ulaşma gayretini doğuran sömürgeci arzunun sürekliliğini de görmek lazım bu isim yanlışındaki ısrarda. Köle sahiplerine özgü kayıtsızlık ve kibir dikkate alınmadan, bir kıta halkını başka bir toplulukla birbirine karıştıran Arap adlandırmasının özensizliğini nasıl kavrayabiliriz? Ancak adlandırdığı insanların diline sahici bir ilgiden yoksun, onların kendilerini tanıtma biçimine karşı saygıdan uzak bir kölecilik mirası olarak gördüğümüzde tam bir açıklamaya ulaşabiliyoruz.

Arap kelimesinin kazanmış olduğu bir anlam daha var ki, söz etmeden geçmek büyük kayıp olur. Bu anlamıyla “arap”, bir fotoğrafın negatifini adlandırmak için kullanılıyor. Dijital fotoğrafçılık teknolojisinin gelişmesinden önceki dönemlerde, bu negatifler fotoğraf basmak için kullanılır ve yapılan işleme de tabetmek adı verilirdi. Siyah-beyaz fotoğraf teknolojisinde şekillerin tonları, bir film üzerine tersiyle yansıtılırdı. Bu adlandırmanın nedeni, negatiflerde bembeyaz saçları ve dişleri, simsiyah yüzleri ve dudaklarıyla tüm insan yüzlerinin “Arap’ın yüzünü” andırması olsa gerek. Ben de bu yazıda elime geçen bir Türkiye’nin arabını tabetmekle uğraştım. Dilim döndüğünce, orada karşılaştığım şiddet manzarasının eşitsizliğin karanlık siciliyle olan bağlarını göstermeye çalıştım. Bu isim her kullanıldığında dilimizi yakan şey köleciliğin bu acı tadı olsa gerek.

Bugünlerde bu isim yine revaçta. Çünkü Şam civarından kaçıp memleketimize “doluşmuş” milyonlarca Arap var. “Ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü (veya zekeri).” diyen ecdada inat buradalar. Artık “Bunların derisi neden siyah değil ki?” veya “Ne zaman dönecekler ülkelerine?” diye söylenen vatandaşlar da herkes gibi bakışlarını başka bir noktaya yönlendirmeli. Artık milyonlarca Türkiye Arap’ı var. İnanın her biri başka bir Türkiye’nin Arap’ı. Boş verin atasözü görünümündeki o sahte bilgeliğin arkasından koşmayı. Sadece dikkatle bakın o insanların yüzlerine. Göreceksiniz, onlar aslında “Suriyeli” değiller! Savaşların vatansızlaştırdığı milyonlarca kişi gibi hayat hakkı arayışında olan insanlar onlar. “Suriyeli” adı, kabul görmemiş olmanın ve sinik bir dışlayıcılığın bayrağı olarak dalgalanıyor milliliğin gönderinde. Bundan canı yananların feryadı olsun yine üstadın sözleri: “İsim dediğin nedir ki?” Şu bizim Suriyeli dediğimiz, başka bir isim alsaydı, yine böyle bir vatandaşın arabı olmayacak mıydı?


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI