Bir İzmir masalı

Pazartesi, 27 Kasım, 2017
Son günlerde herkes İzmir'den söz ediyor. Gazetelerin, internet sitelerinin, sosyal medyanın en gözde konularından biri. Kentin kendisinden çok, 'oraya gitme' özlemi konuşuluyor. Gidenlerin hikayeleri anlatılıyor, gitme planları yapılıyor, hayaller kuruluyor. İzmir, neredeyse laik beyaz yakalılar için bir Eldorado'ya dönüşmüş durumda.

“10 yıl önce İstanbul uçuyordu. İzmir’e ise köhne diyorlardı. Şimdi rüzgar tersine döndü…” Prof. Dr. İlhan Tekeli durumu böyle özetliyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin danışmanlarından biri, kentleşme üstüne önemli çalışmalara imza atmış bir bilim insanı. İlhan Tekeli’yi, Kale’nin davetlisi olarak katıldığım İzmir Serbest Mimarlar Derneği’nin bir toplantısında dinleme olanağı buldum. Tam da Hürriyet’teki ‘Akın var akın, taşı toprağı altın’ başlıklı İzmir haberinden bir gün önce…

Son günlerde herkes İzmir’den söz ediyor. Gazetelerin, internet sitelerinin, sosyal medyanın en gözde konularından biri. Kentin kendisinden çok, ‘oraya gitme’ özlemi konuşuluyor. Gidenlerin hikayeleri anlatılıyor, gitme planları yapılıyor, hayaller kuruluyor. İzmir, neredeyse laik beyaz yakalılar için bir Eldorado’ya dönüşmüş durumda.

Herkesin kendi mahallesine daha da sığındığı, semtlerin gettolara dönüştüğü, parası olanın da olmayanın da Avrupa’ya taşınmaktan söz ettiği bir zamanda İzmir pek çoklarının gözünde ülkenin en yaşanılası kenti olmuş durumda. Bu tespit, pek çok doğrular içeriyor. Tabii ki burada da herkes için hayat tozpembe değil. Ama Türkiye’nin pek çok kıyı kenti gibi İzmir de ilk bakışta neşesi yerinde bir şehir. Üstelik hepsinden farklı olarak bir metropol ve hayatını kazanmak zorunda olanlar için sunabileceği seçenekler var. Neticede rakamlar İzmir’i göç alarak büyüyüp gelişen, hem de İstanbul’dan göç alan bir kent olarak dikkat çekici bir yere koyuyor. Ve bu kent üzerine düşünmeyi, konuşmayı anlamlı kılıyor.

Eğlenceli olmaya çalışırken subjektif bir kent pohpohlamasına dönüşen Hürriyet pazardaki haberin Facebook paylaşımlarından birinin altındaki yorumlar ilginçti. İzmir’de yaşayanlar, kentin bu kadar moda olmasından hiç hoşlanmıyor. Çünkü büyük bir hücum neticesinde dengelerin kendi aleyhlerine dönüşmesinden korkuyorlar. Kentin yerel yönetimi ise öyle düşünmüyor olmalı. İzmir’i bir marka, bir çekim alanı olarak tanımlıyor, reklamlar verip, tanıtım kampanyaları düzenliyorlar. İzmir Büyükşehir Belediyesi kendine güveniyor, çünkü bu değişimin doğru kentleşme politikalarıyla kendi başarısı olduğunu düşünüyor.

İlhan Tekeli, İzmir’in yaşam kalitesini merkeze alan bir kent olarak tanınıp sevildiğini söylüyor. Bu kaliteyi ise iki temel sebebe bağlıyor. Kentin fiziksel özellikleri ve kentlilerin yaşam kültürü. Fiziksel özelliklerin belirleyicisi tabii ki deniz. İzmir’in bir körfezin etrafında kurulmuş olması. Bir zamanlar kirliliğiyle meşhur bu körfezin bugün neredeyse yüzülecek seviyede temizlenmiş olduğu söyleniyor. İlhan Tekeli’ye göre ‘körfez’ kıyıdan farklı bir şey. Kıyı, ufuk çizgisine kaybolan bir görüntü içerirken, körfez geceleri ışıldayan bir karşı yakaya sahip.

Deniz, sahiliyle insanları kendine çeken bir sosyal alan da oluşturuyor. İşte İzmirlinin kültürü de bu sosyal alanda kendini gösteriyor. “Kamusal alanda” diyor İlhan Tekeli “özneller arası yargı üretme kapasitesi var.” Yani farklı insanlarla birlikte olmak, aynı alanları paylaşmak ortak yaşam kurabilme yeteneğini artırıyor. İzmirli evine kapanmıyor. Her gün üç dört saat başkalarıyla sosyal alanları paylaşıyor. “İzmir’in kızları güzel değil” diyor İlhan Tekeli, “İzmir’in kızları bakımlı, çünkü dışarı çıkıyorlar…” İzmir’de merkezi bir norm olmadığını anlatıyor. Onun yerine çeşitlilik var ve kentin ‘dayatma güçleri’ zayıf. Hiçbir grup diğerine kendisini dayatabilecek kadar baskın değil. Kentin çeşitliliği kültürünü de etkiliyor, “bir arada olma normu, inançlardan ya da başka şeylerden değil, yaşam tarzından besleniyor ve insanlar habitusta birleşiyor”. İşte bu fiziksel ve kültürel birleşimden İzmir’i cazip kılan yaşam kültürü çıkıyor.

Yerel yönetimin kenti doğru bir şekilde deşifre ederek, kamusal alanları büyüten, sokaktaki ortak yaşamı, sivil toplum örgütlerini, kültürel etkinlikleri desteklemesinin de olumlu bir etki yarattığı muhakkak.
Vaktiyle Özfatura döneminde otoban geçirmek için yapılan kordondaki dolgu alanının, Ahmet Piriştina döneminde devasa bir parka dönüştürülmesi en önemli adımlardan biri, kritik bir başlangıçtı. Daha sonra da insanları evlerine kapanmaya değil, dışarıda birlikte olmaya teşvik eden bir yönetim anlayışı hakim oldu. İzmir’in ortasındaki Kültür Park’ın da, asırlık Kordon’un da yeni semtlerde yeni kültürel ve kamusal alanların da değeri bu sayede çok daha arttı. İnsanların güven içinde o ılık iklimin tadını çıkarttıkları bir yer olarak kalabildi bu kent. ‘Neşeli’ kabul edilen, yaşam kültürüyle imrenilen Türkiye’deki tüm diğer kentlerin de ortak yanı tam da bu. Kamusal alanlara verilen değer.

Bunun karşısında elindeki her arsayı, her boş alanı, her yapıyı fırsat kabul eden, yeni bir kazanç kapısı olarak gören ‘inşaatçı ve AVM’ci’ belediyeler biraz Türk filmlerindeki zengin ama mutsuz akrabalara benzemeye başladı. O nedenle biraz başına buyruk, kendisiyle ve insanlarıyla barışık, zenginliği değil ama iyi ve mutlu bir hayatı hedefleyen tüm kentler birer masal diyarına dönüşüyor. Belki içine dalması hiç mümkün olmayan, ama orada uzakta bir yerde varlığıyla herkese umut veren bir masal diyarı. Herkes için gerçekleşemeyecek bir düş, ama her yer için örnek alınacak bir tecrübe. Daha bu kent hakkında konuşulacak çok şey var…

YAZARIN DİĞER YAZILARI