Volkan Günel: AKP Zarrab davasını kasten büyütüyor olabilir!

Cuma, 24 Kasım, 2017
Uluslararası hukuk üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Doç. Dr. Reşat Volkan Günel’le Amerikan hukuku, uluslararası hukuk kaideleri ve Zarrab davasını ve AKP’nin bu davadaki pozisyonunun temellerini konuştuk. Günel, "Zarrab ABD’ye hiç gitmese, hakkında bir soruşturma belki yine yapılabilir ama teslim olmadığı sürece olası bir cezanın infazı mümkün olmazdı," diye konuştu.

Reza Zarrab davası duruşması yaklaştıkça Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilim had safhaya çıkıyor. Bir ara “kaybolan” Zarrab’ın akıbetiyle ilgili ABD’ye nota üstüne nota verilirken, şimdi de Zarrab’ın itirafçılıktan öte “iftiracı” olduğu hükümete yakın medyada dillendirilmeye başlandı. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci “ne olursa olsun Zarrab’ın canı cehenneme” diyerek hükümetin bu konudaki yaklaşımına yeni bir boyut getirdi.

Öte yandan hükümete yakın kalemler Zarrab davası bağlamında “büyük saldırıya hazırlıklı olalım” derken tam olarak neyi kastediyor bilmiyoruz. Ancak iktidar ve yanlıları Zarrab davasını ABD yönetiminin Türkiye’ye yönelik bir saldırısı olarak lanse ediyor. ABD’li yetkililer bu iddiaları “gülünç” bulsa da AKP müteyakkız. Peki ama neden? AKP neden Zarrab’ı bu kadar önemsiyor? Zarrab’la Türkiye’nin kaderini ortaklaştıran şey ne? Türkiye-ABD’nin tarihsel ilişkilerinin en kırılgan noktasında yer alan Zarrab davası uluslararası hukuk bağlamında nereye oturuyor? Amerikan hukuk sistemi nasıl işliyor? Zarrab’ı savcıyla pazarlığa ve giderek anlaşmaya iten koşullar neler olabilir?

Uluslararası hukuk üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, Uluslararası Hukuk Programı Direktörü Doç. Dr. Reşat Volkan Günel’le Amerikan hukuku, uluslararası hukuk kaideleri ve Zarrab davasını ve AKP’nin bu davadaki pozisyonunun temellerini konuştuk.

Reza Zarrab davasını uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendirenler var. Bu dava hangi bağlamda uluslararası suç kapsamında değerlendirilebilir?

“Uluslararası suçlar” kavramı ile, uluslararası hukukta suç olarak kabul edilen suçlar ve uluslararası sözleşmelerle kovuşturulması kabul edilen suçlar kastedilir. Ancak uluslararası suçlar da kendi içinde iki kategoriye ayrılabilir. Birincisine “uluslararası hukuk suçları”, ikinci kategoriye “diğer uluslararası suçlar” diyelim. “Uluslararası hukuka karşı suçlar” kavramı ile doğrudan uluslararası hukuka göre cezai sorumluluğu gerektiren fiiller kastedilir. Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü çerçevesinde konuşursak uluslararası hukukun öngördüğü suçlar olarak soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı savaşı, yani saldırganlık suçu olarak dört grup suç kabul ediliyor. Bu suçlar, uluslararası toplumun tamamını ilgilendiren en ağır suçlardır. Uluslararası Ceza Mahkemesi devletleri değil kişileri yargılar. ABD, Türkiye bu sözleşmenin tarafı değiller. Bunlar dışında uyuşturucu ticareti veya uluslararası terörizm gibi diğer bazı uluslararası suçların da uluslararası hukuka göre doğrudan cezai sorumluluğu gerektirip gerektirmediği ise tartışmalı. Çünkü böylesi bir genel düzenleme mevcut değil. “Diğer uluslararası suçlar” için ise doğrudan uluslararası hukuka göre cezai sorumluluk öngörülmüyor Özellikle ikili/bölgesel antlaşmalarla devletlere bu fiillerin cezalandırılmasını sağlama yükümlülüğü getirilir. Bu çerçevede, diğer uluslararası suçların kovuşturulması ve cezalandırılmasının temelini uluslararası hukuk değil de daha çok iç hukuka dahil edilen ve kuvvetini oradan alan uluslararası sözleşmeler oluşturur.

Doç. Dr. Reşat Volkan Günel

“Diğer uluslararası suçlar”dan kastınız nedir?

Hava veya deniz ulaşımına karşı suçlar, uyuşturucu madde suçlarının belli bazı şekilleri, terör suçları, paralarda sahtecilik, kara para aklama, terörün finansmanına ilişkin suçlar, insan ticareti, gibi suçlar gösterilebilir.

Zarrab’ınki “diğer uluslararası suçlar” kapsamına mı giriyor?

Zarrab davası ABD mahkemelerinde devam ediyor. Aksini öngören bir uluslararası hukuk kuralı bulunmadıkça devlet, yetkilerini ülkesi dışında kullanamaz. Ancak yetkinin ülkeselliği ilkesi, devletin ülkesi dışında bulunan kişi ve eylemlere bir düzen getirmesini, mahkemelerini bu konuda yetkili kılmasını yasaklamaz. Devlet kural olarak bu düzeni ülkesi dışında uygulayamaz fakat bu kişiler herhangi bir zamanda kendi ülkesinde bulunuyorsa, Zarrab davasında şahsın ABD’ye gitmesi gibi, öngördüğü hukuk düzenini uygulamaya geçirebilir. Bu açıdan bu suçlar sınıraşan (transnational) suçlar olarak değerlendirilebilir. Çünkü Zarrab hakkında iddia edilen suçları kapsamına alan bölgesel veya ikili anlaşmalar da vardır. Ancak Zarrab davası çerçevesinde aslolan ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarıdır. Bu yaptırımlar ABD’de kanun olarak yürürlüktedir. Konuyu uluslararası yapan ABD kanunlarının uluslararası içeriğidir. Yani ülkesi dışında işlenen ihlalleri de yetkisine dahil etmesidir. Diğer ifadeyle BM Güvenlik Konseyi kararlarının öngördüğü İran yaptırımlarını değil, ABD’nin uluslararası çıkarlarını koruyan İran yaptırımlarını konuşuyoruz. Ayrıca Türkiye ve ABD arasında Zarrab’ın davasına benzer fiiller açısından diğer ifadeyle İran yaptırımlarına ilişkin olarak yükümlülük doğuran bir uluslararası antlaşma var mıdır, ona da bakmak gerekir.

Bu anlaşmanın yapılmış olup olmamasının şu anki yargılamadaki önemi nedir?

Çünkü ancak böyle bir mesela yardımlaşma anlaşması varsa Türkiye’nin devlet olarak sorumluluğundan söz edebiliriz. Eğer bir anlaşma yoksa, “Reza Zarrab ve çevresi böyle bir suç işlemiş, cezasını çeksin, bana ne” de diyebilirsiniz.

‘TÜRK YETKİLİLER ABD HUKUKUNA KARŞI BAĞIŞIKLIK SAHİBİ’

Türkiye’nin ABD’yle böyle bir anlaşması olup olmadığını neden bilmiyoruz?

Bizim Anayasa’nın 90. Maddesi, uluslararası anlaşmaların iç hukukta uygun bulma işlemine ilişkindir. Uluslararası bir anlaşmanın 90. Madde kapsamında TBMM’de “uygun bulma kanunu” çıkması gerekiyor. Ondan sonra Bakanlar Kurulu Kararnamesi ve son olarak cumhurbaşkanı tarafından imzalanır. Kural bu olmakla beraber, Anayasa’nın 90. Maddesi’nin ikinci ve üçüncü paragrafında istisnalardan bahsediliyor. Bunlar öyle istisnalardır ki, Meclis pas geçilerek de mesela uygulama anlaşması yapılabiliyor. Örneğin siz NATO’yla kurucu bir anlaşma yapmışsınız, ondan sonraki uygulama anlaşmalarını Meclis’e sunmak zorunda kalmıyorsunuz. Dolayısıyla ABD ile Türkiye arasında bu çerçevede İran yaptırımlarıyla ilgili bir uygulama anlaşması olup olmadığını bilemeyebiliriz.

Diyelim ki böyle bir anlaşma var ve Zarrab davasında bu anlaşmanın ihlal edildiği karara bağlandı. Bunun Türkiye açısından müeyyidesi nedir?

Tazminat olabilir, “eski hale iade” istenebilir. Yani fiil işlenmeden önceki durum neyse, o hale geri getirmeniz istenebilir.

Türkiye’deki yöneticiler neden Zarrab davasını, kendileri yargılanıyormuş gibi algılıyor?

Zarrab’ın yem olduğu, asıl hedefin hükümet yetkilileri olduğu söyleniyor. Oysa ağır insan hakları ihlalleri olsa dahi, klasik uluslararası hukuk açısından devlet başkanı, başbakan veya dışişleri bakanı gibi kişilerin bir başka devletin ceza mahkemelerinden bağışıklıkları, dokunulmazlıkları var. Yani her halükârda bu kişilerin yargılanması mümkün değil. Meşhur örnek, Kongo Kararı’dır. Belçika, Kongo Dışişleri Bakanı hakkında tutuklama kararı çıkarttı. Kongo, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyleyince, Uluslararası Adalet Divanı’na gidelim dendi. Adalet Divanı da “Dışişleri bakanı, görevdeyken yaptığı işlerden dolayı ağır insan haklarına sebep olsa da başka bir devletin ceza mahkemesinde yargılanamaz” dedi.

Neden?

Bu insanların vicdanını zedelese de uluslararası hukuk açısından devletler birbirlerine egemen ve eşit. Dolayısıyla eşit, eşiti yargılayamaz. Aksi halde ABD gibi egemen devletler, kurgu davalarla bir çok devlet başkanını alt edebilecekti. Dolayısıyla bu tür davaların bir şekilde uluslararası mahkemelerin önüne gelmesi gerekiyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mi yani?

UCM aslında devrim niteliğinde bir mahkemedir. Ama büyük devletler taraf olmayınca, fiilen Afrika ceza mahkemesine dönüştü. Çünkü UCM şu ana kadar esas olarak Afrika’da işlenen uluslararası suçlar konusunda harekete geçti. İsrail’in, Amerika’nın veya Rusya’nın işlediği bir suçun UCM’ye taşındığını görmüyoruz, çünkü taraf değiller. Türkiye de taraf değil. Öte yandan uluslararası ceza mahkemesi ikincildir, yani tamamlayıcı yetkisi vardır. Taraf devlete der ki, “sende işlenen uluslararası suçları önce sen yargıla” der. Sen savsakladığın zaman UCM harekete geçer. Fakat bir devlet suçluları koruduğunda UCM’nin gidip onu yakalama kabiliyeti yok. Ancak teslim edilir veya yakalama kararı bulunan başka bir ülkede yakalanırsa yargılama söz konusu olabiliyor.

Peki bir devlet neden UCM’ye taraf olmak istesin?

Bazı Afrika devletleri de bunu sorgulamaya başladı zaten. Teorik açıdan baktığınızda hiçbir devlet “ben katil devletim, uluslararası hukuku ihlal ederim” diyerek sahneye çıkmıyor. Bazı devletler, “ben barışı güden, uyuşmazlıklarımı barışçıl yollarla çözen bir devletim, bunu da UCM’ye taraf olarak kanıtlıyorum” diyerek uluslararası ilişkilere giriyor. Yani bazı devletler için UCM’ye taraf olmak bir prestij kaynağı. UCM’ye taraf olan Avrupalı devletler de var ama çok Afrika merkezli faaliyet yürüttüğü için de eleştirilen bir mahkeme.

‘ABD’DEKİ BAZI KANUNLAR İMPARATORLUK KANUNU GİBİDİR’

Zarrab davasına dönelim. Yargılama uluslararası bir mahkemede yapılmıyor. Yargılanan da şu aşamada devlet veya yöneticileri değil, Zarrab, eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Hakan Atilla ile sanık statüsündeki eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan.

Az önce de söylediğim gibi, bu bağlamda uluslararası bir anlaşmaya taraf isek ancak, Türkiye devleti sorumlu tutulabilir. Devlet başkanı, başbakan, dışişleri bakanı konumundaki kişilerin zaten Amerika’ya gitseler de yargılanmaları söz konusu değil. Ayrıca Zafer Çağlayan da ABD’ye gitmediği sürece, ABD’nin kendisini yargılamak için Türkiye’den talep etmesi de mümkün değil. Çünkü uluslararası hukukta vatandaşın geri verilmemesi ilkesi var. Vatandaşını, yurtdışında işlediği suçtan dolayı bile suçu işlediği devlete vermeyebilirsin. Dolayısıyla tutuklu olanlar dışında, sanık konumundaki kişi veya kişiler ABD’ye gitmedikleri sürece, haklarındaki kararın uygulanması, cezalarının infaz edilmesi söz konusu görünmüyor. Bakın, Amerika’daki bazı kanunlar, imparatorluk kanunu gibidir. ABD’nin kendi ekonomik çıkarı için bütün dünyada etkili kanunlar çıkarması, onun hükümranlığıyla ilgili. Aslında aksini öngören uluslararası bir hukuk kuralı bulunmadıkça devlet, yetkilerini ülkesi dışında kullanamaz. Yani her devlet kendi ülkesinde yetki sahiptir. Fakat kişi herhangi bir dönemde kendi ülkesinde olduğu zaman, tıpkı Zarrab’da olduğu gibi, öngördüğü hukuk düzenini uygulamaya geçirebilir. Dolayısıyla Zarrab ABD’ye hiç gitmese, hakkında bir soruşturma belki yine yapılabilir ama teslim olmadığı sürece olası bir cezanın infazı mümkün olmazdı.

Peki hükümet neden bu davadan bu kadar çekiniyor? Neden AKP yetkilileri “Cumhurbaşkanımız hedefte” diyor?

Bir kere Türkiye, Arap Baharı’nda adı geçen ülkelerdeki gibi bir ekonomiye sahip değil. Özellikle 2001 krizinden sonra AKP hükümetiyle Türkiye, uluslararası piyasalara entegre oldu. Türkiye’nin bölge ülkelere göre kırılganlığı bu açıdan daha fazla. Yabancı sermaye içeri çekildi. En büyük 20 ekonomiden biri Türkiye. Peki uluslararası finans kapitalin merkezi neresi, ABD. Bu devletle girilecek herhangi bir ekonomik çatışmanın bedeli söz konusu. Öte yandan şunu unutmayalım ki Zarrab davası, ABD’nin İran yaptırımları bağlamında görülüyor. Yani ABD’nin uluslararası çıkarlarını ihlâl eden fiilleri inceliyor bu dava. ABD’nin Ortadoğu’daki Şii-Sünni ekseninde kendini konumlandırdığı ve bu çerçevede uluslararası ekonomik çıkarlarını şekillendirdiği bir pozisyon var. Ve sen o çerçevede koyduğu yaptırımları delerek, o çıkarlarına karşı çıkıyorsun. Bu, ABD merkezli ama Türkiye sonuçlu büyük ekonomik probleme yol açabilir.

ABD ‘BENDEN Mİ YANASIN İRAN’DAN MI’ DİYE SORUYOR

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, France 24’e verdiği mülakatta Zarrab davasıyla ilgili “Türkiye’de daha önce Gülenciler tarafından gündeme getirilen ve reddedilen bu dava çıkarılıyor. Şimdi birebir aynı suçlama alınıyor ve aynı yargılamayı ABD’de yapıyorlar” dedi. Zarrab davasına 17-25 Aralık’ın ABD’deki versiyonu denebilir mi?

Bir kere 17-25 Aralık davasının aynısının ABD’de yapılması mümkün değil. Zaten 17-25 Aralık, Türkiye’nin kamu düzenine ilişkin bir meseleydi. Yani ABD’nin İran yaptırımlarına ilişkin herhangi bir başlık yoktu o davada. ABD’deki dava ise Amerika’nın İran üzerindeki yaptırımlarını ihlal bağlamında yürütülüyor. ABD zaten Türkiye’deki dolandırıcılık, para aklama, rüşvet gibi davalarla ilgilenemez, yetkisi dışında. Öte yandan BM Güvenlik Konseyi’nin de İran’la silah ticareti, nükleer enerjiyi ilgilendiren teknolojinin satılması gibi konularda yaptırım kararı var ve işte Türkiye buna uymak zorunda. AB de bazı yaptırımlar öngördü ki, bu da AB üye devletleri açısından bağlayıcı. Ama AB, Türkiye’ye “benim bu tür yaptırım kararlarım var ve sen de kimin yanında olacağına karar ver” diyebilir. ABD de şu an Türkiye’yi sıkıştırırken aynı şeyi soruyor: “Benden mi yanasın, İran’dan mı?” Üstelik ABD’nin İran yaptırımları, insani yardımlar, bazı tarımsal ilaçlar haricinde neredeyse tüm ticareti yasaklıyor. O halde sen İran’la ticari bir ilişkiye girdiğinde, ABD’nin ne kadar yanında olduğun sorgulanır.

Aslında temel bir meseleye de dikkat çekerek soralım: ABD, neden İran’a bu kadar ağır yaptırımlar uyguluyor?

ABD, Jimmy Carter döneminden başlayarak yani İran Devrimi’nden beri genel olarak insan hakları ihlalleri üzerinden İran yaptırımları adı altında kanun ve uygulamalarını yürürlükte tutuyor. Peki aynı otoriter rejim olan Suudi Arabistan’la yıllardır yürütülen sıcak ilişkinin izahı nedir? Zarrab davası için “Türkiye’de işlemeyen adalet ABD’de işliyor” demek de bana doğru gelmiyor. Eğer ağır insan hakları ihlalleriyle ilgili bir kovuşturma söz konusu olsaydı, bunu söyleyebilirdik. Ama Zarrab davasında Amerikan adaleti insan haklarını değil, para aklama, dolandırıcılık, İran’la ticaret gibi, kendi ulusal çıkarını güttüğü ekonomik suçları inceliyor. Hatta bildiğimiz kadarıyla davada terörün finansmanı konusu da gündemde değil.

‘ABD’YLE GERİLİM ERDOĞAN’I GÜÇLENDİREBİLİR’

Dolayısıyla sizce Türkiye’deki muhalefet, Zarrab davasında nasıl bir pozisyon almalı?

17-25 Aralık operasyonlarında herkesin gözü önünde ortaya saçılan iddialar ABD’de tekrar gündeme gelince bunun iç siyasette ne kadar etkisi olabilir ki? Ayrıca zaten ABD’deki davada “şu şahıs, şuna şu kadar rüşvet verdi, yolsuzluk yaptı” gibi konular esas teşkil etmeyecek. Ancak rüşvet konusu mesela mahkemede, “şu yetkiliye, Amerika’nın İran yaptırımlarını delmek için verildi” denilerek gündeme gelebilir. Ben AKP’nin bunu da idare edemeyeceğini düşünmüyorum.

O halde bunca korku neden?

Savcılığın elinde ne tür bilgi ve belgeler olduğunu kimse kestiremiyor ama esas korku ekonomik felaket senaryosu tabii. ABD’yi ne kadar karşınıza alabileceksiniz? İbrahim Kalın, Erdoğan’ın hedef alındığını söylüyor. Türkiye’nin uluslararası piyasalara entegre olmuş hali sekteye uğrarsa, bu Türkiye’nin ekonomisine zarar verir. Türkiye ekonomisi sarsıldığında da Erdoğan bundan etkilenecektir. Önümüzde 2019 cumhurbaşkanlığı seçimleri var ve Erdoğan böyle bir senaryoyla seçimlere gitmek istemez. Öte yandan Korkut Boratav’ın dediği gibi, ekonomik kriz illa iktidarı devirir diye bir kural yok. Aksine, iktidar daha da sertleşebilir ki, Türkiye’de böyle bir ortam var. Dolayısıyla ABD’yle yaşanan gerilimin ekonomik bedelleri, Erdoğan’ın kendi kitlesini konsolide etmesine, güçlenmesine yardımcı olabilir. Dolar 4 lira olunca hükümet düşer diyemezsiniz. İran bunun en önemli örneği. ABD ambargosu İran’a büyük bedeller ödetti ama hakim yapıyı sarsmadı. Böylesi ekonomik krizler, zaten güven duyulmayan iktidarları götürür. Ama Erdoğan bu güven ihtiyacını, “ekonomik bedellerin müsebbibi ben değilim, iç ve dış mihraklar, beraber olursak atlatırız” söylemiyle gidermeye çalışacaktır.

Ki zaten bir süredir iktidarın söylemi o yönde…

Evet ama şu anda öncelikleri muhtemel ekonomik felaketi önlemek. Ama bu önlenemezse, iç siyasette bu dil daha fazla ağırlık kazanacak. Öte yandan şu ihtimali de bir yere not etmek lazım: AKP Zarrab davasını kasten büyütüyor da olabilir.

Nasıl yani?

Bir kere Zarrab davasına benzeyen çok sayıda dava daha önce de Amerikan mahkemelerine geldi. İran yaptırımlarını delen çok sayıda insan yargılandı, ceza aldı. Belki Zarrab davası da bunlardan biri kadar etkili olacak.

‘ZARRAB DAVASI EKONOMİDEKİ GİDİŞATIN BAHANESİ YAPILIYOR’

Ama lira her gün değer kaybediyor, dolar aldı başını gidiyor…

Bunların müsebbibi Zarrab davası mı, ekonominin kötü yönetilmesi mi? Zarrab davası yokken de ekonomi zaten kriz sinyali veriyordu. Aslında AKP tam da ekonomik krizin bir bahanesi olarak Zarrab davasını büyütüyor, sorumlu olarak ABD’yi göstermek istiyor da olabilir. AKP açısından, Zarrab davası üzerinden ekonomimize operasyon yapıldı demek mi daha iyi, ekonomiyi iyi yönetemediklerini itiraf etmek mi? Ayrıca Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşması, Suriye konusunda geldiği nokta da Türkiyeli düşünürlerin analizlerine yansımalı. Öte yandan ABD savcıları zaten bu gibi davaları büyütürler. Çünkü davayı büyütmek de, sanıklara ceza vermek de onların hanesine başarı olarak geçer, puan olarak yazılır. Şu ihtimali de gözardı edemeyiz: ABD çıkarları Zarrab’ın faaliyetlerinden o kadar büyük etkilenmiştir ki, bu Türkiye’yle siyasi ve ekonomik ilişkileri derinden etkilenebilir. Dolayısıyla iktidarda bu davayla ilgili bir korku varsa, bu hukuktan değil, siyasi ve ekonomik sebeplerden kaynaklanıyor.

Taha Akyol, “Zarrab davası” başlıklı yazısında şöyle diyor: “İran Zarrab’ı ve Zencani’yi yargılamış, faturayı eski yönetime keserek ellerini yıkamıştı. O yola gitmeyen Ankara’nın önünde iki seçenek var: Zarrab olayına ambargoyu delen bir işadamı ve çevresinin para ve altın trafiği olarak bakmak. Enerji Bakanı Berat Albayrak bu görüşteymiş. Doğrusu bu olurdu.” Son zamanlarda dile getirilen bu seçeneğe ne diyorsunuz?

Evet ama davanın ekonomik bağıntılarını bilmiyoruz. Yani siz “bu mesele bizi ilgilendirmez” diyerek kurtulamayabilirsiniz. Bakın, ABD’de başkana ekonomiyi yönlendirme yetkisi tanıyan Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Kanunu var. Eğer Zarrab’ın faaliyetleri ABD’nin ekonomik çıkarlarını ciddi manada etkilemişse, Türkiye’den bunun hesabı sorulmak istenebilir.

Peki AKP, ABD’nin Zarrab davası üzerinden Türkiye ekonomisini negatif etkilemesi ihtimalini bertaraf etmek için ilişkileri sıcak tutmak, uzlaşmaya çalışmak yerine neden bu gerilimi daha da tırmandıracak bir hamleyle Rusya’ya daha fazla yanaşıyor?

Türkiye’nin Rusya’yla yeni ilişkilerinin mahiyetini henüz bilmiyoruz ama kendisine biçtiği yeni rol, onu böyle bir hat çizmeye yönlendiriyor olabilir. Ayrıca AKP’nin en büyük düşmanı olan Fethullah Gülen’in ABD’de bulunmaya devam etmesi de önemli bir etken. ABD’nin Ortadoğu’da kendisini nereye konumlandırdığı belli. İran’la kırk yıllık bir gerilim, Suudi Arabistan’la yetmiş yıllık bir dostluk. Türkiye ise kendisini kısa vadeli çıkarlara göre konumlandırıyor. Suriye politikası buna en yakın örnektir. Bir devletin başka bir devletin ülkesinde operasyon yapması, operasyon yapılan devletin rızası yoksa, uluslararası hukuka aykırı. O yüzden Suriye rıza gösterince Rusya bir anda orada başat aktör haline geldi. Dolayısıyla Suriye’deki Rusya varlığı meşruyken, Amerika’nın varlığı gayrimeşru. Böylece Amerika kısmen de olsa Suriye’de geri adım atmaya başladı. Türkiye’nin yeni pozisyonunu da bu çerçevede okumak mümkün.

‘ABD HUKUKUNDA SANIK KURBANLIK KOYUN DEĞİL ETKİN BİR TARAFTIR’

Zarrab davası dolayısıyla Türkiye’de Amerikan hukuku da çok tartışılmaya başlandı. ABD’deki hukuk sistemiyle Türkiye’deki arasında nasıl bir fark var?

Türkiye, Kıta Avrupa’sı hukuku üzerine inşa edilmiş bir devlet. Amerika ise çok farklı ekonomik, sosyal, siyasi tarihe sahip ve bunun üzerine kurulmuş bir anglo-Amerikan sisteme tabi. Bizim hukukumuz kanunlara dayanır. Amerika’da ise kanun vardır ama ilke ve içtihatlarla hukuk yaratılır. Bizde içtihatla hukuk yaratılmaz. Kanun vardır ve mahkemeler onu yorumlar. Dolayısıyla ABD, sanığı ve savunmayı yargılama sürecinin içine çekiyor. Bizde sanık kurbanlık koyundur ama ABD sisteminde yargılamanın aktif bir tarafıdır. Türkiye’de “al bunları al al al” deyip otuz kişiyi yakalar, mahkemenin önüne çıkarır ve derler ki, “masumlarsa zaten aklanırlar.” Amerika’da ise bir kişinin sanık sandalyesine oturması çok önemli delillerle mümkündür. Savcının getirdiği adam cezalandırılmazsa, Amerikan hukukunda bu, savcı açısından büyük bir başarısızlıktır. Amerika’da ceza bireysel ama suç toplumsal bir olgudur. Fransız hukukçu Jacques Vergès, “her suç topluma verilmiş bir mesajdır” der. Amerikan hukukunda suçlunun suç işlerkenki ilişkileri en açık ve kesin haliyle ortaya konduğunda, adaletin daha iyi tecelli ettiği düşünülür. O yüzden sanığa “suçunu itiraf et ve sen de yargılamaya katıl” hakkı veriliyor. Yargılamadaki en büyük amaç, suçun ikrarı. Ama bunu öyle bir Oyun Teorisi’yle kurguluyor ki, duruşmaya kadar sanığa “seni mahvedeceğim” diyerek onun yakayı sıyırmak için çabalamasının yolunu açıyor. Nitekim bunun sonucudur ki ABD’deki ceza davalarının yüzde 90’ı anlaşmayla sonuçlanıyor. Sanık aslında en önemli anayasal hakkından, mahkemeye çıkıp masumsa masumiyetinin kanıtlanmasından, suçluysa da kendisini savunmaktan vazgeçiyor.

Zarrab davası savcıları hakkında Türkiye’de açılan bir soruşturma var. Bu soruşturmadan ne murad ediliyor olabilir?

Hukuki dayanaktan yoksun ve biraz da akılsızca bir yol bu. Bir kere savcı-sanık pazarlığı tamamen savcının kontrolünde. Dolayısıyla oradaki savcıları işkillendirmek onların daha da sertleşmesine sebep olur. Amerika’da eğer savcıyı ikna edemiyorsanız, ne sanığın ne de mahkemenin savcıyı zorlaması mümkün.

‘ZARRAB, BİLİNMEYENDEN KORKTUĞU İÇİN ANLAŞMAYA GİDEBİLİR’

Pazarlık hangi çerçevede yapılıyor peki?

Üç aşamada yapılıyor pazarlık. Birincisi suçun pazarlığı. Yani sanık, pazarlık sırasında savcıya “nitelikli dolandırıcılıktan değil de dolandırıcılıktan ceza ver” diyebilir. İkincisi, suçlama sayısının pazarlığı yapılır. “Kara para akladın, dolandırıcılık yaptın, yaptırımları delmek için şu yolları denedin” gibi suçlamalar var Zarrab’a. Zarrab da pazarlıkta örneğin beş değil üç suçlamadan ceza verilmesini isteyebilir. Amerikan hukukunda suçlar toplanıp belli bir ceza verilmez. Suçlar teker teker toplanır ve ceza ona göre verilir. Bu ilk iki ayak bittikten sonra pazarlığın üçüncü aşaması olarak da ceza pazarlığı yapılır. Savcılar bazen blöf yaparak sanığın büyük bir ceza aldığı yanılsaması yapar ve indirimi de bunun üzerinden yapar. Dolayısıyla Zarrab gibi büyük cezaları göze alamayacak özellikteki kişileri parmaklarında oynatırlar. Savcı bu davada hem ABD’nin zedelenen çıkarlarını telafi etmek hem de sanığa belli bir ceza vererek başarılı olmaya çalışacaktır. Amerika’daki davalar bazen bir sinema filmindeki kurgu kadar güçlü bir metodolojiye sahip. Savunma pazarlığı Amerikan hukukuna egemen bir uygulama. Ortaçağ’da işkence yapılarak sanıklara işlemedikleri suçlar kabul ettirilirdi. Amerikan yargı sistemi bunu çağrıştırıyor.

Peki Zarrab’ın mahkeme karşısına çıkması, yargılanma süreci neden bu kadar uzadı?

Çünkü Zarrab pazarlık yapmadan yırtabileceğini düşünüyordu. Ona bunu düşündüren de yine Amerika’daki ispat hukuku. Çünkü delilleri meşru yoldan elde etmemişsen, yargılama yapamazsın. Ayrıca Zarrab şunu diyebilirdi: “Türkiye’de bununla ilgili bir yargılama yapıldı ve ben takipsizlik aldım. Beni yargılayanlar da bir suç örgütü mensubuydu ve şu an hapisteler. Dolayısıyla onların topladıkları delilleri sen burada bana karşı kullanamazsın.” Zarrab’ın avukatları, sanığın bu yolla yırtabileceğini düşünseler zaten anlaşma yerine dava yoluna giderdi. Çünkü senin ne bildiğin değil, neyi ispatladığın önemlidir. Ama savcı hangi delilleri nasıl topladığını sanıktan saklıyor ve onu anlaşmaya zorluyor. Bilinmeyen, insanı korkutur.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI