Çocuğunu öldüren babalar

Cuma, 24 Kasım, 2017
Son bir ay içinde medyada art arda çocuklarını öldüren babalara dair haberler okuduk. Bu babaların, biri hariç ortak özellikleri eşlerine şiddet uygulayan kişiler olmaları ve çocuklarını da eşlerini cezalandırmak için öldürmüş olduklarını düşündüren ifadeler vermeleriydi. Bu adamlar, kadınların canını en fazla yakacak şeyin evlatlarını kaybetmek olacağını biliyorlardı.

Birkaç yıl önce Gölcük’te, bayram tatilinde bebeğini evde bırakıp şehir dışına aile ziyaretine giden ve bebeğin açlık ve susuzluktan ölümüne sebep olan bir “kırmızı pantolonlu kadın” vardı, hatırlar mısınız? Bu olay üzerine çok tartışıldı. Kutsal annelik, kadını manen linç etmeye girişenlerin en etkili silahıydı. Bir anne bebeğini nasıl yalnız bırakıp giderdi? Bu olay vicdansızlığın ötesinde, annelik becerisinden/içgüdüsel sayılan annelik tavrından yoksunluk olarak nitelendiriliyordu.

Bir bebeğin ölüme terk edilmesini mazur görmemekle birlikte, olayın yaşanmasına sebep olan etkenleri alt alta koyup, bunlar hakkında düşünmeye davet eden azınlığın gözleri – ki bu grup da linççilerin hücumuna maruz kaldı – bebeğin babasını aradı uzun süre. Nihayet, babanın bir polis memuru olduğu ve bebeğin evlilik dışı, kaza eseri dünyaya geldiği ortaya çıktı. Olayın geçmişini biraz daha eşeledikçe, bu süreçte annenin yaşadığı travmalar bir bir ortaya döküldü. Evlilik vaadiyle başlayan ilişkinin hüsranla bitmesi, hamileliğin farkına varıldığında kürtaj için geç kalınmış olması, hamileliğin hem aileden, hem de öğretmenlik yapılan okuldaki çalışma arkadaşlarından ve öğrencilerden saklanması zorunluluğu, nihayetinde bayram tatilinde kızlarını ısrarla yanlarına çağıran baskıcı bir ailenin yarattığı korku. Üstelik anne, gitmeden önce bebeğini bir arkadaşına emanet ettiğini söylüyordu.

Haber medyada bu tür olaylarda hep olduğu gibi ahlakçı bir söylemle yer aldı haftalarca. Bir zamanlar sevgilisi olmuş kadını, yeni doğmuş bebeğiyle kaderine terk eden baba, neredeyse hiç suçlanmadı. Haberlerde nadir olarak belirdiği zamanlarda ise “Başkalarıyla da ilişkileri olmuştur, bebeğin benden olduğu ne malum?” diyerek, “genel ahlak”ın onayına sığındı. DNA testi bebeğin ona ait olduğunu kanıtlayana kadar… Sonra sus pus oldu. Hiçbir haberci de onun kapısını aşındırmadı. Bunda polis olmasının dayattığı dokunulmazlık kadar, zaten medyanın elinde evirip çevirebileceği, kitlesel histerinin önüne atabileceği bir “canavar anne” malzemesi bulunmasının da etkisi vardı. “Kırmızı pantolonlu kadın” nitelemesiyle haberlere konu edilen anne, bebeğin kaybından doğan travmayı, kötü şöhreti ve cezai yaptırımı tek başına üstlenmek zorunda kaldı. Anneyi, kırmızı pantolonu ve sarı saçıyla gizemli bir cinsel objeye dönüştürmenin yanı sıra, evlilik dışı ilişkiye girmiş ve öz evladının ölümüne sebep olmuş bu kadının frapanlığına da gönderme yapıyordu olayı konu edinen haberler. Haberlerde en sık kullanılan fotoğraf polislerin arasında yürüyen “canavar anne”nin parlak renklere bürünmüş şıklığı ve ışıltılı sarı saçlarıyla görüldüğü kareydi. Anne, daha sonra verdiği bir röportajda, cezaevinde de sarı saçları nedeniyle saldırıya uğradığını, bunun için saçının rengini giderek koyulaştırdığını söyleyecekti.

***

Kırmızı pantolonlu kadın” nitelemesiyle haberlere konu edilen anne, bebeğin kaybından doğan travmayı, kötü şöhreti ve cezai yaptırımı tek başına üstlenmek zorunda kaldı.

Ebeveynliğe, özellikle de anneliğe bir kutsiyet atfetmenin, ebeveyn olmuş kişileri ayrıcalıklı bir posta yerleştirmenin sağladığı itibar bir yana, yarattığı beklentiler, yüklediği roller, sorumluluklar ve bunlardan doğan sorunlar, baskılar, travmalar “canavar anne-baba” haberlerinde sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bir canlının yaşamına, bilinçli olarak ve hatta tasarlayarak son veren bir diğeri elbette cezalandırılmalıdır. Ama bu fiili işleyen kişi anne veya babaysa kamuoyunun idrak sınırları zorlanıyor. Neden? Çünkü ebeveynlik, özellikle de annelik insanüstü bir yaratık olmak anlamına geliyor kültürümüzde ve pek çok kültürde. Ayaklarının altına cennet serili bir annenin, değil evladına kıyabilmesi, onu ihmal etmesi bile düşünülemiyor.

Düşünülmeli. Bir kadın anne olunca dönüşüm geçirmiyor. Evet, ilk aylarda hormonal değişimler hal ve tavırlarına, duygu dünyasına ve sinir sistemine yansıyor. Halk arasında al basması vb. olarak anılan travmalar kadını farklı bir karaktere büründürüyor. Ama geçici olarak. Sonra kadın, anneliğinin yanında başka rollerini de sürdürmeye başlıyor. Kişilik özelliklerine, mizacına, inancına, kültürüne, sınıfına, en önemlisi de çocuğun babasıyla ve aile çevresiyle yaşadığı ilişkiye bağlı olarak kuruyor çocuğuyla ilişkisini. Kendisinden kutsal kişilik, mazbut bir insan, feraset ve fedakarlık abidesi olması bekleniyor. Çoğu kadın da bunun için çabalıyor ve kendini hep eksik hissediyor. Annelik toplumsal tazyikin de etkisiyle ortaya çıkan, çocuğa da zarar veren ve de bitmeyen bir vicdan azabı, bir yetersizlik hissi değil mi? Tek ve ideal bir annelik tarzı yok, babalık tarzı da…
***
Son bir ay içinde medyada art arda çocuklarını öldüren babalara dair haberler okuduk. Bu babaların, biri hariç ortak özellikleri eşlerine şiddet uygulayan kişiler olmaları ve çocuklarını da eşlerini cezalandırmak için öldürmüş olduklarını düşündüren ifadeler vermeleriydi. Bu adamlar, kadınların canını en fazla yakacak şeyin evlatlarını kaybetmek olacağını biliyorlardı. Gözlerini döndüren, öldürdükleri çocukların kendi çocukları olduğunu o an için unutturan saik, kendilerine ait olan çok daha kıymetli başka bir şeyin, kadının ellerinden kaçıyor veya kaçmış olmasıydı. Bunu bu kadar dert etmelerinin nedeni, söz konusu kadına duydukları aşk, tutku, bağlılık veya benzer bir duygudan ziyade toplumca dayatılan bir erkeklik onuruydu genellikle. Adeta kendisine zimmetlendiğini düşündüğü bir kadını elinden kaçırmak, erkeğin eksikliğine işaret gibi algılanıyordu. O da çareyi, kadını itham etmekte, aşağılamakta buluyordu. Üste çıkıyordu becerebilirse. Ki beceriyordu. Diyordu ki mesela, “aşığı vardı”, “telefonuna şüpheli mesajlar geliyordu”, “komşular hakkında dedikodu yapıyorlardı, kahvede kulağıma geliyordu”, “çocukların benden olmadığından şüpheleniyordum”, “açık saçık giyiniyordu”, “bana karılık edemiyordu”. Bütün bunlar şiddet uygulamasını, hatta öldürmesini meşrulaştırıyordu. Kanunen bile hafifletici sebeplerdi bunlar, bırakın ahlaki normları…

Her şeye rağmen, ne yaparsa yapsın gitmeyeceğini, yapılanları sineye çekeceğini düşündükleri kadın güçlenerek, cesaret bularak terk etmişti onları. Bununla da kalmamış, polise ihbar etmiş, mahkeme kapılarına, cezaevlerine düşmesine sebep olmuştu. Çocukları da alarak gitmişti üstelik bu kadınlar. Birçok erkek ayrılık durumunda çocukların velayetini kadını tehdit etmek için kullanıyordu. Yoksa, çocukları olmadan yaşayamayacağı, onları kendi evinde, yanında tutmak istediği için değil. Etrafınıza bir bakın, kazara çocuklar babada kalmışlarsa, babaanne veya hala yanında büyürler. Ayrıldığı karısını, “hayatına biri girerse çocukları elinden alırım” diye tehdit eden, çocuk bakmaktan ve sorumluluk almaktan bihaber birçok erkek de girer görüş alanınıza.

İşte bunlardan biri, yakın zamanda 9 yaşındaki oğlunu bıçaklayarak öldüren Nezir T. medyada zincirleme evlat katili babaların zuhur etmesine sebep oldu. Anaakım medya böyledir. Sıra dışı, kitlesel ilgi çeken bir haber, üstelik de hunharca işlenmiş bir cinayetse, anaakım medya benzerlerini arar etrafta. Bulur da. Belki hatırlarsınız, Cem Gariboğlu tarafından başı kesilip, cesedi gitar kutusuna koyularak çöpe atılan Münevver Karabulut cinayetinden sonra, benzer “kesik baş” cinayetleri, pornografik bir anlatım ve ürkütücü fotoğraflar eşliğinde gündeme yerleşmişti. Satışı, ratingi artırıyor diye seri halde haberleştirilen benzer olaylar, suça teşvik ve canavarca davranışları normalleştirme işlevi de görüyorlar. Ama medya sektöründeki acımasız rekabet, bir soluklanıp bu tür vicdan muhasebelerini yapmayı imkansızlaştırıyor.

Bu katil baba, Nezir T. oğlunu sebepsiz yere öldürmedi. Onun derdi, dövüp sövdüğü karısını eve geri döndürmekti. Çünkü bu kez şiddete maruz kalan kadın, ailesinden destek görüyordu. “Sığınabileceği” başka bir ev vardı. Belli ki bunu hazmedemeyen baba, karısına, onu öldürmekten çok daha ağır bir ceza vermeyi planladı. Ortak oğullarını öldürmek. Anlaşılan başlarda öldürmek konusunda kararlı değildi. Birkaç tehdit savurdu, çocuğu korkutup ağlatarak videoya çekip karısına gönderdi. Çocuk polis yardımıyla kurtarıldıktan sonra hiçbir ceza almamasına da güvenerek, küçük oğlanı tekrar kaçırdı. Bu kez bıçaklayarak öldürdü onu. “Nasıl kıydı?” sorusunun yanıtı bence, sahibi olduğunu düşündüğü kadına duyduğu öfkenin etkisiyle, olmalı. Anneye ait olduğu düşünülen çocuk, annenin elinden geri dönüşsüz biçimde alınarak kesildi ceza. Cinayeti işledikten sonra evden çıkarken komşulara “Çocuğu öldürdüm, annesine haber verin” demesi de çocuğuna ne kadar yabancılaştığını göstermiyor mu? Sanki canını aldığı kendi kanından biri değil. “Oğlumu öldürdüm, karıma haber verin” demiyor. Belki böyle yaparak evlat katili olduğu düşüncesini de kafasından uzaklaştırabilecekti.

Medyada cinayet haberi bir neşeli fotoğraf eşliğinde verildi. Babasıyla yanak yanağa, muhtemelen bir deniz kenarında çekilmiş fotoğrafta, babasının katlettiği o çocuk, onun tarafından seviliyor ve ilgi görüyor olmanın, en azından böyle hissetmenin keyfiyle gülümsüyor. Kırmızı pantolonlu kadının fotoğrafının aksine, bu fotoğraf kısa da sürmüş olsa bir baba-oğul ilişkisini, “mutlu günlerin” anısını yansıtıyor bize. Adından çok pantolonunun rengiyle anılan Müge öğretmen, polislerin arasında şaşkın, önüne bakarak yürürken çıkıyor karşımıza halbuki. Kutsal annelik vazifesini yerine getirememiş bir “canavar anne”, üstelik bir öğretmen, karısının cezasını kesmek için oğlunu kesen bir babadan daha ürkütücü ve lanetli. Bir kadın barışçıl, anaç olmalıdır çünkü. Canı pahasına yavrusunu koruyup kollamalıdır. Bir öğretmen şefkatli, anlayışlı olmalıdır. Bu liste böyle uzar gider. Bir erkek ise iktidarı sarsılınca canavarlaşabilir. Evde annelerden sık duyulan uyarılardan biri, “Aman babanızı sinirlendirmeyin”dir. Alışıldık bir şeydir bu. Öfkeleniriz, lanetleriz ama erkeğin saldırganlaşmasına çok şaşırmayız. Bir annenin kocasına kızıp çocuğunu öldürebileceğini ise düşünemeyiz asla.
***


Şimdi bir başka evlat katili babaya bakalım kısaca. Göksel Akşeker de, Nezir T. olayından kısa süre sonra iki küçük kızının katili olarak çıktı karşımıza. Nezir T.’nin yaptıkları onu cesaretlendirmiş midir? Mümkün. Türlü eziyet ettiği karısı evden kaçtıktan sonra, cezaevinden firar edip kızlarını kaçırmıştı Akşeker. Kızları kaçırırken de buna engel olmak isteyen karısını bacağından vurup birden fazla ameliyat geçirmesine sebep olmuştu. Karısı, oldukça ürkütücü bir karakter olarak tarif ettiği, “sapık” dediği Göksel Akşeker’den merhamet, anlayış beklemenin nafile olacağını bildiği için, kayınvalidesinin anlayışına sığınmış, ondan empati beklemişti. Maalesef onun da oğlunun işbirlikçisi olduğunu öğrendi. İşte ayaklarının altında cennet serili olmayan bir anne modeli daha. Ayaklarımız suya ermeli artık.

Göksel Akşeker, belki de karısını “öldürmeyi başaramadığını” öğrenince öfkelenip ona ölümden beter bir acı yaşatmak için küçücük kızlarını öldürmeye karar vermişti. Kızlar, tıpkı Nezir T.’nin oğlu gibi babalarının bakıp büyütmek, birlikte daha çok vakit geçirmek için yanında istediği evlatlar değil, annelerin cezalandırılması için birer araçtılar. Adeta birer rehineydiler. Karşılığında istenenler yerine getirilmeyince canlarından oldular. Bu kez, katil kendini de yok etti. Korkunç eyleminden hemen pişmanlık duyduğu için mi, yoksa onu cezasını kendi kendine kesmeye yönelten kibrinden dolayı mı yaptı bunu? Cevabı olmayan ama akla üşüşen sorular bunlar.
***
Yıllar önce, henüz annem hayattayken, yaşını başını almış, görmüş geçirmiş komşumuz Hacer Abla bana demişti ki: “Kızım babana bu kadar düşkünsün de, annen olmazsa o adam senin baban olmaktan çıkar”. Bu söz beni hem biraz öfkelendirdi, hem de babalık hakkında düşündürdü yıllarca. Fakat annem ölünce babamla ilişkimiz mesafelendi. Paylaşacak daha az şeyimiz kaldığını gördüm. Bizim kültürümüzde baba, çocuklar büyürlerken kurumsal bir kimlik, bir otorite figürü olarak bir kenarda duruyordu genellikle. Hatta çoğu baba, çocukları hakkında çok az şey biliyordu. Daha önce de söylediğim gibi, çocuk anneye aitti. Anne ölünce babayla mesafeleniyor, ayrılık söz konusu olunca anneyle birlikte gidiyorlardı. İki taraf da birbirlerini cezalandırmak için çocukları kullanabiliyorlardı. Ama yukarıda andığım örneklerde görüldüğü gibi, kimi babalar aile birliği dağılınca baba olmaktan çıkıyorlardı anlaşılan.

Aile/özel alan hep müşfik ve kollayıcı değil. Bazen bir karanlık arka bahçe. İlk bakışta görülmüyor karanlık yüzü. Ebeveynler her zaman çocuklarına karşı sonsuz sevgi, anlayış ve sorumlulukla dolu bireyler değiller. Çünkü sadece ebeveyn değiller ve ebeveynlerin de herhangi bir kutsiyetleri, insan üstü özellikleri yok. Nefret dolu, intikamcı, kötücül, saldırgan ve bencil olabiliyorlar. Ama yetişkin olana kadar bakmakla yükümlü oldukları çocukların hakları, onların da çocuklarına karşı yükümlülükleri var. Bu haklar ve yükümlülükler kültürümüze sirayet edebilse bu kadar travmatik olay yaşanmayabilir belki.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI