Buğday: Bir inanç ütopyası!

Cuma, 24 Kasım, 2017
Semih Kaplanoğlu’nun uzun süredir beklenen filmi “Buğday” vizyonda. Film, yakın gelecekte distopik bir dünyayı anlatarak başladığı yolculuğunu, yaşam sonrasına dair bir ütopik vaatle bitiriyor

Semih Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday” hakkında az çok bilgi sahibi olanlar, filmin konusunun bir distopya evreninde geçtiğinden haberdardır. Bu bilgiye sahip olanlar için başlık şaşırtıcı gelmiş olabilir. Ama öyle değil. Aşağıda sıralayacağımız nedenlerle, film distopik bir evrende geçse de yönetmeninin imkânsız ütopyasına bizi ikna etmek için kurulmuş her şey.

Kaplanoğlu, 2010 yılında Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazandığı “Bal”dan yedi yıl sonra yeni filmiyle karşımızda. “Buğday” için iki farklı değerlendirme yapmak mümkün. İlki, bir film olarak “Buğday”ın yeterlilikleri ve yetersizlikleri üzerine söylenecekler; ikinci olarak da Semih Kaplanoğlu’nun hikayesinin ve söyleminin bize neler ifade ettiği gerçeği…

Filmin söylemine dair yorumlar, hayata bakışınız, politik tutumunuz, inanç düzeyinize göre farklılık gösterebilir. Eleştirenler olacağı gibi yere göğe koyamayanlar da olacaktır. Ancak “Buğday”ın bir film olarak çok ciddi sıkıntıları var. Buradan başlayalım. Yakın gelecek olarak tahmin ettiğimiz bir zaman diliminde iklim değişikliğinin ciddi sonuçları ortaya çıkmış, besin kaynakları tükenmiş, genetiğiyle oynanmış tohumların sürdürülebilirliği tehlikeye düşmüştür. Üstelik sınırlar yeniden tanımlanmış ve manyetik kalkanlarla korunan kentlere girebilen ‘seçilmişler’in dışındakiler çorak ve verimsiz arazilerde ölüme terk edilmiştir. Erol Erin tarafından geliştirilen yapay tohumlar insanlığa bir süre de olsa nefes aldırmış ancak onun tohumları da artık bozulmaya başlamıştır. Uzmanlar ve şirket yetkililerinin olduğu bir toplantıda bir dönem şirketin çalışanı olan genetik bilimci Cemil Akman’ın tezi ilgisini çekiyor Erol Erin’in. Akman, insanlığın hiçbir zaman saf bir tohum üretemeyeceğini öne sürmüş, bir süre sonra da kayıplara karışmıştır. Erol Erin ve birlikte çalıştığı Andrei, Cemil Akman’ı aramak ve ondan teorisini dinlemek için ‘Ölü Topraklar’a bir yolculuğa çıkmaya karar verirler. Akman ile buluşan Erin’in dünyaya bakışını değiştiren bir yolculuk olacaktır bu.

Öncelikle, Semih Kaplanoğlu özellikle filmin ilk yarım saatlik bölümünde her ne kadar görsel olarak tatmin edici bir dünya kurmayı başarsa da, hikaye olarak beklentileri karşılayamıyor. Dünyanın içinde bulunduğu durumu anlamakta, manyetik alanın içinde ve dışında olmanın hangi saiklerle gerçekleştiğini kavramakta zorlanıyoruz. Erol Erin’in de parçası olduğu şirketin (Örneğin Blade Runner’daki Tyrell şirketi gibi) tek hükümdar olup olmadığı, gücünün nereden geldiği gibi sorular havada kalıyor. Kaldı ki, dünyanın en iyi genetik bilimcilerinden birisi olduğunu anladığımız Erol Erin’in bir anda Cemil Akman’ı bu kadar kafaya takması ve onu bulmak için yoğun bir çaba içine girmesinin altında yatan motivasyon da bizi ikna etmiyor. Ölü Topraklar’a geçtikten sonra Andrei’nin bir anda hikayeden çıkması ve unutulması da hikayeyi akamete uğratan taraflardan. Şiddetli çatışmalara ve protestolara tanıklık ediyoruz ama ne için ve kime karşı sorularına cevap verilmiyor filmde.

Kaplanoğlu’nun Tarkovski hayranlığının sonucu olarak yönetmenin “İz Sürücü” (Stalker) filmiyle kurduğu görsel bağı, “Nostalgia”ya saygı duruşunu anlayabiliyoruz. Ama bu görselliğin hikayenin bütününe katkısının beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bütün bunlar, Semih Kaplanoğlu’nun hikaye anlatısını üzerine kurduğu dinsel metne sadık kalma çabalarının yan etkisi olarak ortaya çıkıyor daha çok.

‘KUTSAL KİTAP’DAN ALINAN İLHAM

Kaplanoğlu’nun hikayesi ilhamını Kuran’daki Musa ve Hızır peygamberlerin yolculuğu kıssasından alıyor. Kehf suresinde anlatılan bu kıssada Musa’nın genç bir arkadaşıyla yaptığı yolculuk anlatılır. Yolculuk sırasında Musa, Hızır peygamberle karşılaşır ve yola onunla birlikte devam etmek ister. Ancak, Hızır peygamber bu yolculuğa dayanamayacağını söyleyerek onu vazgeçirmek ister. Musa’nın ısrarları karşısında “O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” der ve birlikte yola çıkarlar. Yolculuklarının ilk aşamalarında Hızır bindikleri bir gemiyi batırır, Musa buna itiraz eder. Bir süre sonra Hızır bir çocuğu öldürdüğünde, karşı çıkar ve fena bir şey yaptığını söyler. Hızır’ın cevabı “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?” şeklinde olur. Finalde ise yıkılmış bir duvarı onaran Hızır’a “isteseydin bir ücret alırdın” diye seslenir. Kıssanın sonunda Hızır, Musa’ya yaptıklarının amacını tek tek anlatır ve hepsinin Allah’ın istekleri olduğunu söyler.

Bu kıssadan yukarıda yaptığımız kısa özetin hemen bütün aşamaları Erol ile Cemil’in yolculuğunun ana eksinini oluşturuyor filmde. Cemil, yolculukta kendisine eşlik etmek isteyen Erol’a ‘bu zorlu sürece katlanamayacağını’ söyleyerek karşı çıkıyor. Erol’un ısrarı üzerine hiçbir soru sormamasını ve ne derse yapmasını istiyor. Kıssanın ana hattından farklı olarak burada, tıpkı Musa gibi suya bırakılmış bir çocuk buluyorlar. İkilinin yolculuğu kıssadaki ana akışı takip ederken, tasavvufun insan ve doğaya dair anlatıları sohbetlerin de ana konusu oluyor. Cemil’in insan ve doğa arasındaki ilişki, insan egosunun yıkıcı sonuçlarına dair fikirleri, yaşam ve ölüme dair düşünceleri Erol üzerinde etkisini göstermeye başlıyor. Ancak, anlatıya bu bağlılık, filmin kuruluşundaki motivasyonu tamamen göz ardı eden bir sonuç doğuruyor. Erol’un filmin başındaki motivasyonunun bir anda kaybolmasını, önemli bir bilim adamı olarak ‘bilimsel’ bir cevap arayışından bu kadar çabuk vazgeçişini anlamak zorlaşıyor. Cemil’in “Hepimiz bir rüyadayız, ölünce uyanacağız” cümlesindeki dünyaya dair vazgeçişin Erol için de hızla anlam kazanması filmin ‘çatışma’ unsurunu da ortadan kaldırıyor ve tek taraflı bir anlatı ile bizi baş başa bırakıyor. Bir noktadan sonra Cemil’in dünyayı anlama biçimiyle (ve tabii filmin yaratıcılarının) baş başa kalıyoruz. Karakter çatışması, hikaye devamlığı ortadan kalkınca da tıpkı kutsal metinlerde olduğu gibi seyirciye tebliğ edilen ve herhangi bir çelişkiye açık kapı bırakmayan söylencelerle baş başa buluyoruz kendimizi.

‘SAFLIĞINI YİTİREN’ İNANCIN SUÇLUSU KİM?

İnancın bozulduğuna, amacından saptığına dair bir anlatı öncelikli olarak ‘inananlara’ yönelik olmak zorunda. Bir inancın saflığını kaybetmesi söz konusuysa bu en çok da inananların eylemleri ve davranışları sonucudur, inanmayanların değil! Ancak Semih Kaplanoğlu, hikayesinde insanoğlunun geldiği noktadaki eksikliği inancın yokluğuna bağlarken, inananları bundan muaf tutmaya özen gösteriyor ve parmaklarını ‘modernizme’, bilime doğru sallamayı tercih ediyor. Cemil karakterinde ‘pür’ bir hakikat ve saflık sunarken seyirciye, kurtuluşun da ancak Erol gibilerin bu hakikate inanmasıyla gerçekleşebileceğini anlatmaya çalışıyor. Cemil’in rüyadan uyanmak için kendisini öldürecek birisini arayışını erdem gibi sunarken; Erol’un safiyane dünyayı kurtarma çabalarını beyhude olarak kodluyor.

“Buğday”, insan eylemlerinin bir sonucu olarak yok olmak üzere bir dünya tasvir edecek açtığı perdesini, kurtuluşun ancak ölümle mümkün olabileceğini salık veren bir inanç ütopyasıyla kapatıyor.

ORİJİNAL ADI: Grain
YÖNETMEN: Semih Kaplanoğlu
OYUNCULAR: Jean-Marc Barr, Ermin Bravo, Grigoriy Dobrygin, Cristina Flutur, Lubna Azabal
YAPIM: Türkiye 2017
SÜRE: 128

YAZARIN DİĞER YAZILARI