Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Politik bir eylem olarak ‘hatırlama'

Pazartesi, 20 Kasım, 2017
"Hatırlama” yalnızca soykırım, katliam, savaş gibi büyük felaketlerin sağ kalanları ve tarafları için bir yüzleşme ve mümkünse yeniden bir arada yaşamı inşa etme yordamı olmaktan ibaret sayılmamalı. Gündelik hayatlarımızın içinde de, politik alanı yeniden inşa edebilmek için hatırlamalı ve hatırlatmalıyız.

“Bilirim herkes payına düşeni yaşar ve her yeni günde değişir hep bir şeyler… “ 15. yaşıma Sezen Aksu’nun “beni unutma” şarkısını dinleyerek girdiğim 1986 yazında sanırım bu sözler âşık olunan veya olunacak bir sevgiliye kalpten yapılan bir çağrıdan ötesini ifade etmiyordu benim için. Sezen Aksu ile Onno Tunç aşkını anlatan bir şarkı olduğunu çok sonradan öğrendim. Kaseti defalarca başa sararak dinlerdik; dışarıya arkadaşlarla buluşmaya çıktığımızda ise walkman’de yine Sezen Aksu vardı. Muhteşem sesiyle “sen de kendi payına bir hatıra seç ve o ben olayım ne olur, beni unutma” diyordu… Daha sonra vahim bir kazada hayatını kaybedecek olan Onno, sadece sevgilisinin kendisini unutmamasını değil, “kendi payından bir hatıra” seçmesini, “hatırlamasını” da istiyordu.

Unutmak, acı ya da utanç veren bir anıyı, kalp kıran bir sözü, gönülsüzce yapılan bir işi, pek ısınılamayan bir kimseyi, geçmişte kalması istenen bir sevgiliyi… Üzerine bir tül perde çekmek… Bulanık, titrek bir gölgeye dönüştürmek; bir gün yeniden çıkarmak üzere geçmişin dehlizlerinde yitirmek ya da isteyerek veya istemeden bazen tümüyle silmek; hiç yaşanmamış, hiç yokmuş gibi… Kimi zaman insanın ruhsal bütünlüğünü koruyabilmek adına başvurduğu bir yol unutmak. Bildiğim kadarıyla travma tedavilerinde özellikle beynin kimi kötü anıları silmesi ya da beyni bu anılara karşı duyarsızlaştırma üzerine çalışmalar yürütülüyor; epeyce başarılı olan teknikler var; hatta bu amaç için kimi ilaçlar geliştirilmiş. Ancak Onno Tunç’un şarkısında sevgiliden talep ettiği “hatırlanma” unutmanın karşıtı olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Hatırlama, bir yönüyle bilinçli bir çabayı, bir yeniden inşa sürecini gerektiriyor. Jeffrey K. Olick, “Kolektif Bellek: İki Farklı Kültür” adlı makalesinde, bellek üzerine yürütülen nörolojik çalışmalardan söz ederken “belleğin ileri bir tarihte toptan hatırlanacak tutarlı birimler olarak depolanan bölünmez bütünler olmadığı”nı belirtiyor. Yani hatırladığımız bir deneyim, aslında beynin farklı yerlere yönlendirdiği ve farklı şekillerde depoladığı küçük parçacıkların yeniden bir araya getirilmesinden oluşuyor. Bu nedenle de hatırlama, “deneyimin asıl haliyle yeniden görünmesi ya da yeniden üretilmesi değil, ‘yeni’ bir hatıranın devşirilmesi.” (2014:190) Bilişsel psikologların ortaya koyduğu bir diğer gerçek ise, insanların belirli olayların ne kadar önemli olduğunu düşünürlerse, bu anları o kadar belirleyici nitelikte hatırlama eğiliminde olduğu (191). Yani hatırlama sürecinde ‘yeni hatıralarımızı’ oluştururken hangi olaylara ne derecede önem atfettiğimiz belirleyici oluyor. Son olarak yazar, kolektif bellek yaklaşımından söz ederken farklı bilişsel-nörolojik depolama işlemlerinin tetiklenmesinde grup aidiyetlerinin önemini vurguluyor. Geçmiş, şimdiki zamanda ve bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden kurgulanıyor. Bu nedenle bellek, yalnızca kişiye özgü değil, zihinlerin bir arada işlemesiyle, toplum içinde ve onunla birlikte oluşuyor. Halbwachs’ın belirttiği gibi, “bireylerin, içinde bulundukları grupların belirlediği bağlam dışında, tutarlı ve sürekli bir yolla hatırlamaları” mümkün değil (akt. Olick, 2014, s. 178).

Olick’in bu oldukça zihin açıcı makalesi, ‘hatırlama’nın toplumsal ve dolayısıyla politik bir edim olarak ele alınmasının önemini gösteriyor bize. Kolektif bellek çalışmalarının altını çizdiği noktalardan birisi de bu: Geçmişin travmalarını hatırlamak, aynı zamanda onlarla yüzleşmek, af dilenmek, bağışlamak ve karşılıklı kabul açısından önemli bir adım. Ancak “hatırlama”nın yalnızca soykırım, katliam, savaş gibi büyük felaketlerin sağ kalanları ve tarafları için bir yüzleşme ve mümkünse yeniden bir arada yaşamı inşa etme yordamı olmaktan ibaret sayılmaması gerektiğini ileri süreceğim. Gündelik hayatlarımızın içinde de, politik alanı yeniden inşa edebilmek için hatırlamalı ve hatırlatmalıyız. Demokrasiyi istasyona varana kadar binilecek bir tren, iktidarın el değiştirebilmesi için başvurulan bir teknik olarak görenlerle baş edebilmek için hatırlamalıyız. Aristoteles’in deyimiyle bizi ‘zoon-politicus’ (politik/toplumsal olan ya da logos yetisine sahip/düşünen hayvan) kılan şeyi, bir var olma biçimi, kendi hayatlarımız üzerine söz söyleyebilme gücü olarak politikayı yeniden kurabilmek için hatırlamalı ve hatırlatmalıyız. Sağ pragmatizmin siyaseten her şeyin mümkün olduğunu, siyasetçiden herhangi bir tutarlılık, sadakat beklemenin anlamsız ve gereksiz olduğunu vurgulamak üzere başvurduğu ‘hafızasızlık siyaseti’ bizzat ‘politik olanı’ ortadan kaldırmaya talip olduğu için hatırlamalıyız. Demirel’in kendinden sonra gelen siyasetçiler tarafından bir nimetmişçesine benimsenen “dün dündür, bugün bugündür” söylemi politikanın içini boşalttığı için hatırlamalıyız. Ülkeyi yönetenlerin ve yönetmeye aday olanların, gündelik hesaplar, küçük işbirlikleri peşinde değersizleştirdiklerei ‘politik söz’ün dünyayı dönüştürücü gücünü yeniden hayata geçirebilmek için hatırlamalı ve hatırlatmalıyız. Bu nedenle, 2019 yılında ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini tam manasıyla tesis etmek maksadıyla” AKP ile sonuna kadar birlikte ve yan yana hareket edeceğini açıklayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin daha bundan iki yıl önce, 7 Haziran Genel Seçimleri öncesinde söylemiş olduğu şu sözleri hatırlamalıyız:

“Parlamenter sistemin suyu mu çıkmıştır? Erdoğan’a göre sistem arıza vermekte, teklemekte, patinaj yapmaktadır. Aslında arızalı kendi fikriyatı, patinaj yapan kendi anlayışıdır. Diyor ki, başkanlık sistemi gelirse Türkiye çok başlılıktan kurtulacak; birden bire, sanki sihirli el değişmişçesine siyasi rahatlığa, ekonomik refaha kavuşacakmış. Yalanın bu kadarına pes doğrusu denir. Erdoğan iyi ve olumlu ne varsa başkanlık sistemine atfetmekte; kötü ve sorunlu ne görüyorsa parlamenter sistemin hanesine yazmaktadır. Başkanlık sistemi sanki yeryüzü cennetinin siyasi ve idari yapılanmasıdır. Parlamenter sistem ise sanki kâbusun diğer ismi, krizin diğer yüzü gibi gösterilmektedir. Bu yorum ve değerlendirmelerin somut belge ve bilgiye dayalı makul ve mantıklı hiçbir yanı yoktur. … Erdoğan kendi adına paye arayışındadır. Kişisel kariyer kaygısındadır. Başkan olamazsa, sistemi yıkamazsa sonunun iyi olmayacağını bilmektedir. Erdoğan başkanlık sistemini Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini garantiye almak maksadıyla istediğini söylemektedir. Bu zihniyet; tek başına 78 milyona dayatmayla, tezvirat ve gıybetle diktatörlük aşısı yapmaya çalışmaktadır”  (Devlet Bahçeli, 6 Mayıs 2015, Kastamonu mitingi)

Bahçeli’nin bu 180 derecelik dönüşünü yalnızca Barış Süreci’nin sonlandırılmasıyla, açıklamak mümkün mü? O zaman Erdoğan’ın çok uzak değil, daha 2014 Temmuzunda söylediği şu sözlerini hatırlamak da yine bize düşüyor:

Silahların değil siyasetin konuştuğu bir Türkiye inşa ediyoruz. Kanın değil gözyaşının değil sıkılı yumrukların değil fikirlerin konuştuğu bir Türkiye inşa ediyoruz. Herkesin birbirini anlamaya çalıştığı, geçmişin yaralarını sardığı, umutla geleceği aydınlık bir Türkiye inşa ediyoruz. Kardeşlerim, terör yıllarca bu ülkede bir bahane olarak bir perde  olarak bir vasıta olarak kullanıldı. Terörün varlığı üzerinden birileri güç devşiriyordu. Kardeşlerim terörle bölünme korkusuyla millet  olağanüstü şartlara mahkûm ediliyordu. Terör bahaneydi. Faili meçhullerin üzeri örtülüyordu, çetelerin üzeri örtülüyordu. Çarpık, eksik bir demokrasiye milletin rıza göstermesi isteniyordu. Kardeşlerim terör bahanesinin arkasına saklanarak devlet içindeki çeteler rutinin dışına çıkıyor hukuksuzluk yapıyor, cinayetler işliyorlardı. Hiçbir silah demokrasi içinde, hukuk içinde savrulan meşru talepten daha güçlü değildir. Hiçbir silah, hiçbir kurşun haklı bir fikirden etkili değildir. Şunu unutmayın kardeşlerim yıllarca bu ülkenin efendisi sahibi gibi davrananlar Türkiye demokratikleştikçe kaybettikleri hissine kapılıyorlar. Çözüm süreci ilerledikçe kardeşlik pekiştikçe bazıları ellerindeki imtiyazların kaybolup gittiğini anlıyorlar. Şunu herkes bilsin biz bu çözüm yoluna başımızı koyduk, bedenimizi koyduk, canımızı koyduk.” (Recep Tayyip Erdoğan, 26 Temmuz 2014, Diyarbakır Mitingi).

Barış umudunun çok uzak olmadığı o günleri hatırlayalım. Çünkü hatırlama, politik bir edimdir.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI