Sizi gidi sinsiler sizi!

Cuma, 17 Kasım, 2017
Şimdi epeyce eski bir film üzerine yazmak nereden çıktı diyeceksiniz? Şuradan: The Prowler’ın içerdiği pek çok sinemasal özelliğinin yanı sıra dikkate değer bulduğum tarafı, Webb karakteri özelinde, neredeyse, en yetkin örneklerine Georg Simmel’in çalışmalarında rastladığımız toplumsal tipleri hatırlatan bir biçimde sinsi karakterinin incelikle örülmüş olması.

Türkiye’de zamanında Mücrim Gönüller adıyla gösterime girmiş olan Joseph Losey’in 1951 tarihli The Prowler adlı bir filmi vardır, Türkçe Sinsi karşılığı uygun gibi. Film noir türünde olan filmde, olayların ana eksenini polis memuru Webb ile zengin ve evli Susan arasındaki ilişki oluşturuyor. Çoğumuzun Troçki’nin katlini konu alan Meksika’da Cinayet (The Assasination of Trotsky) filmiyle hatırlayabileceğimiz Losey, filmlerinde sevgi, nefret, kıskançlık dizgesi içindeki duygusal akışların sergilediği gerilimleri çokça ele alan bir yönetmen. Gerilimlere kaynaklık eden ve dolayısıyla onları güçlendiren sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bağlamı hissettirerek kişiler arası ilişkilerin panoramasını önümüze seriyor. Bu film de bu özelliklerden payını çokça almış: Alt sınıftan gelen ve her ne olursa olsun zengin olmayı kafaya koymuş, dolayısıyla işini istemeye istemeye hatta nefret ederek yapan bir polisin, karşısına çıkan ya da belki de yarattığı bir fırsatı polisliğin de verdiği imkânlarla hedefine ulaşmak için nasıl kullandığını anlatıyor. Susan’ın bir gece pencereden birinin kendisini gözetlediğini polise ihbar etmesi ile Webb’in aradığı, beklediği fırsat çıkıyor. Hoş polis olmak güçle donanmış olarak pek çok fırsatı yakalamak demek zaten. Zengin bir hayata karşın mutsuz evliliği içinde tutuklu kalmış olan Susan ise tatmin edilmemiş ve yaşamakta olduğu hayat içinde edilmesi pek de mümkün görünmeyen arzularıyla başa çıkmaya çalışan bir kadın. Radyoda program yapan, kendinden epeyce yaşlı olduğunu sezinlediğimiz kocasının her gece programının sonunda “görüşeceğiz Susan” cümlesiyle mutlu olduğuna kendisini ikna etme çabasında sanki. Kısa bir süre içinde Susan’ın aktardıklarından bu cümlenin aslında bir sevgi ifadesi değil, baya baya onu kendisi için kapatmış kıskanç bir kocanın tehdidi olduğunu anlıyoruz. Nihayetinde Susan’ın yaşadığı tedirginliği fırsat bilerek etrafı kolaçan etmek bahanesiyle her gece onu ziyarete gelen Webb’le Susan arasında bir aşk başlıyor, duygusal akışların sinsilik iskelesinde matrisine kavuştuğu, sonu kaçınılmaz olarak yıkım olan bir aşk.

Şimdi epeyce eski bir film üzerine yazmak nereden çıktı diyeceksiniz? Şuradan: The Prowler’ın içerdiği pek çok sinemasal özelliğinin yanı sıra dikkate değer bulduğum tarafı, Webb karakteri özelinde, neredeyse, en yetkin örneklerine Georg Simmel’in çalışmalarında rastladığımız toplumsal tipleri hatırlatan bir biçimde sinsi karakterinin incelikle örülmüş olması. Bu filmi hatırlamamın nedeni bu, ancak hatırlamamı bu yönde asıl kışkırtan yaşamakta olduğumuz sosyopolitik iklim ve asli karakterlerinden biri olarak çekirdeğinde pekâlâ sinsiyi teşhis edebileceğimiz, gerek kurumsal gerekse kurumsal olmayan ilişkiler alanında neredeyse her köşe başında karşımıza çıkan fırsatçılığın/fırsatçıların kendisi. Bu nedenle de asıl derdim Webb’te tecessüs eden sinsi karakteri üzerinden bizdeki fırsatçıların elimden geldiğince eskizini çizme gayreti.

Webb, alt sınıftan gelmiş, okuduğu lisede zengin çocukların hayatlarına tanık olmuş, bu arada Susan’la aynı okulda okuduklarını ve fakat zengin bir ailenin kızı olan Susan’ın onu hiç fark etmediğini Webb’in kinayeli ifadelerinden öğreniyoruz, spor sayesinde kendini göstererek yırtmaya çalışmış ama başaramamış, en nihayetinde de polis olmak zorunda olmuş biri. O günün Amerika’sında başarı olarak pompalanan hedeflere karşılık –New Deal politikalarıyla hafifletilmeye çalışılsa da- toplumsal sınıflar arasındaki imkân eşitsizlikleriyle kaçınılmaz olarak yüz yüze gelen Webb, sistemin meşru addettiği hedeflerle uyumlu güç ve servet hedefine yine sistemin yarıklarının sağladığı fırsatları kullanarak ulaşmaya çalışıyor.

Webb’in attığı adımlar ve ikili arasındaki, toplumsal ardalanın kurucu unsur olduğu duygusal ilişkinin biçimleniş serüveni, bize, sinsi kimdir ve nasıl kurulurun yanıtlarını sunuyor. Üstelik sinsinin bir psikolojik karakter olmaktan daha fazla olarak bir toplumsal tipin sahip olduğu özelliklere yakın özellikler sergileyebileceğinin ciddi ipuçlarını veriyor.

Tip dediğimiz bir kere bir duygusal ilişkiler yumağıyla belirleniyor, dolayısıyla da tip, psikolojik bir kişilik tipine işaret eden tavır ve davranışlar toplamında somutlaşıyor öncelikle. Bu açıdan filmin sağladığı ipuçlarından da yararlanarak bir duygusal ilişkiler envanteriyle bir sinsi portresi çizilebiliyor pekâlâ: Her uygun durumda karşısındakilerde her daim bir sempati yaratma, dolayısıyla yandaş oluşturma gayreti içine girme, bunu yaparken en çok da kullanılan hikâyeyi duruma, karşıdaki kişiye göre uyarlama, sahip olunanla sunulan imgenin ciddi bir açı yapması, pek çok durumda mütevazılığı hiç kimseye bırakmama, ama satır aralarında hususiyetlerinden dem vurma, yeri geldiğinde hususiyetlerinin görülmezliğini, karşısındakinde suçluluk hissi yaratacak tarzda dillendirme, böylelikle borçluluk hissine meydan vererek o kişiden ve imkânlarından nemalanmanın yolunu açma, kimi kez mağduru oynayıp mağrurluğu da elden bırakmama, zaman zaman makam mevki sahibi olmanın nefret edilesiliğine işaret ederken makam ve mevki sahipleriyle bir araya gelmekten ya da onlara kendisini göstermekten, hatırlatmaktan hiç geri durmama, bu minvalde aşağılık kompleksini özgüven kılıfıyla maskeleme, kıvam arttırıcı olarak övgüden hiç vazgeçmeme, sanki adım adım her bir girişimde karşısındakinde kendisinin ihtiyaç duyulan bir nevi maymuncuk olduğu hissiyatını kaşıma, hatta kendisine ihtiyaç yaratmanın taktiklerine girişme. Epeyce tanıdık geldi değil mi? Dahası var, devam edelim.

Sinsinin sanki bir toplumsal tipmiş gibi özellikler sergilemesi derken de toplumsal tiplerin şu önemli özelliğini kastediyorum: Her toplumsal tipin, toplumsal ilişkiler ve iktidar yatırımları ağının içinde vücut buluyor, dolayısıyla özgül bir toplumsallığın ürünü olarak karşımıza çıkıyor oluşu. Toplumun yapısal diyebileceğimiz düzeneklerince, toplumsal ilişkiler alanında yaygın kabul gören değerler, hal ve tavırlar tarafından, yukarıda sayılanlar hem mümkün kılınıyor hem de çokça karşılık bulduğu için güçlendiriliyor. Ve söz konusu düzenekler ve kabul görmüş değerler aynı zamanda iktidar yatırımları için bir tür patika vazifesi görüyor. Öylelikle de karşımıza sinsi dediğimiz tip çıkıyor. Mesela Webb’in sinsiliği, kabaca bakıldığında, efendiliğiyle üstü başının düzgünlüğüyle saygı ve nezaketi elden bırakmamaya gayret etmesiyle sistemce mağdur edilmişliğiyle, ama sistem içi kalma gayretiyle mesleğinin toplumsal saygınlığının düşüklüğüne karşılık sahip olduğu güçle hem korkuyla karışık olsa da saygıya mahzar olmasıyla hem de sistemin kendinden esirgediğinin fazlasını alma imkânı sunmasıyla hedeflerinin sistemce meşru görülmesiyle vücut buluyor.

Uzatmadan gelelim bizdeki fırsatçıların sinsilik damarlarına kan pompalayan toplumsal ilişkiler ve iktidar yatırımları ağının düğümlerine. Bu sadece bir eskiz girişimi dediğim gibi, epey boşluk içeriyor ister istemez: Hanım hanımcık, efendi olma, sesini yükseltmeme, sabırlı olma, alçakgönüllülük gibi tavırların itibar görmesi, mağduriyet karşısındaki hassasiyet, dolayısıyla mazlumun yanında olma, hele de melodram tadındaysa kişisel hikâyelere neredeyse koşulsuzcasına itibar etme, -çokça şekilcilik içerse de- otoriteyi tanıma gibi toplumsal ilişki bileşenleri. Yapısal nitelikli toplumsal düzeneklere gelince makam ve mevkilerin gerektirdiği vasıflara sahip kişilerce değil, çoğunlukla toplumsal sermaye sahiplerince yani ‘dayısı’ olanlarca doldurulması, dolayısıyla yeteneklerin değirmen misali kolayca öğütülmesi, takdirin asimetrik niteliği, güce tapma, hiyerarşik ilişkilerin her şey olduğu bir toplumsallık hali. Tabii bunlara toplumsal sınıflar ve tabakalar arasındaki uçurum halindeki güç ve servet eşitsizliklerini eklemeyi unutmadan.

The Prowler üzerinden bizdeki sinsinin bir toplumsal tipe benzer özellikler sergilemesinin ek göstergeleri de ayrıca yok değil gibi geliyor bana ki bunu da diğer söylediklerimi esinleyen Simmel’e borçlu olduğumu belirtmeliyim. Hepimiz demesek bile çoğumuz tarafından görselleştirilebilir, anlaşılabilir olması, içinde bulunduğumuz ortam hesaba katıldığında sosyopolitik ortamdan neredeyse ayırt edilemezliği, bu nedenle de kolayca analitik olarak belirgin hale gelmiş olması ve tabii bir de çoğumuzca görülmesi anlamında bir ‘imaj’ olması. Ne kadar çok yüz gözünüzün önüne geldi değil mi? Evet, maalesef çoklar!


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI