AKP'nin Atatürk'ü: Hayaller, gerçekler; beklenenler, gerçekleşenler

Perşembe, 16 Kasım, 2017
2007'deki Cumhuriyet Mitingleri'nde AKP karşıtlığının simgesi olan bayrağın 15 Temmuz itibariyle iktidarın sembolü haline gelmesi, "kalpaklı Atatürk" için tekrar edilecek mi? Oy düşüşüne çare diye bu formülü bulanların mı, bu hamleyle tercihini değiştirenlerin mi zekası, siyasi olgunluğu tartışılacak?

Aylardır gündem kuramamaktan dertli, koca bir referandum kampanyasında akılda kalan iki slogan üretemeyen iktidar, son bir haftadır neredeyse elini kıpırdatmadan gürültülü bir gündemin zirvesinde oturuyor. Kelimenin gerçek anlamıyla elini kıpırdatmadan sadece iki üç laf edilerek; alkışçısı, takdir edeni, eleştireni, yorumlayanı, gizemini çözeni derken bir anda devasa bir hadise yaratıldığını izliyoruz. Meseleye dahil olanlar çeşitlendikçe kavramlar -sıkça anlam ve bağlamından tamamen kopuk olarak- havada uçuşuyor; çok önemseyen de, hiç takmıyor görünen de aynı havuza su taşıyor. Mahrem kulis haberleri, derin komplo teorileri üretiliyor. Kapsamlı analizler, kuvvetli ideolojik tartışmalar yaşanıyor. Sırf bu yüzden tartışmaların dışında kalmak belki en iyisi ama mevzu öylesine çekici ki, birkaç söz etmeden geçilecek gibi değil. Neredeyse, Bahçeli’nin robota vatandaşlık veren Suudi yönetimi hakkında açtığı önemli tartışmadan bile daha çekici.

Bu gündem doldurma işi (elbette gerekçenin sadece bu olduğunu söylemiyorum) belediye başkanları operasyonuyla başlamıştı. Peşinden çok garipsenen özeleştiri lafları geldi: “Biz de ihanet ettik, şehirleri mahvettik, dikey mimarinin Allah belasını versin.” Cam film yasağına sert müdahale ile bir halkı çok çocuk üreten teröristler olarak etiketleme gibi çıkışlar da gördük. Ama hiçbiri Atatürk “çıkışı” kadar ses getirmedi. Bir zamanlama başarısı mı, yoksa zeminin çok hazır olması mı, gündemin boşluk sevmemesinden mi ya da medya için risksiz başlık olmasından mı? Belki de hepsi. Diğer gündem hamlelerinin rüzgarı kısa sürmüştü. En uzunu belediye başkanları meselesi, onun uzun sürmesinin sebebi de Melih Gökçek’in “yavaş hareket etmesi.” Özeleştirilerin altından da “camileri cehape zihniyeti yıktı” (Erdoğan’ın Fatih Belediyesi töreninde yaptığı konuşma) açıklamaları ve haberleri çıktı. Cam filmi işi daha uzun sürse zaten biraz garip olurdu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Kasım konuşmasında gayet açık ifade ediyor: “Birileri çıkmış, Atatürk’e ‘Atatürk’ dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor (…) Söylemi Marksist, faşist çevrelerin tekeline mi bırakacağız? CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz.” Bu açıklamanın yanında yöresinde başka açıklamalar ve haberler de yer aldı. AKP Beşiktaş örgütünün Anıtkabir’e otobüs kaldırması (O otobüs kalktı mı, kaç kişi gitti bilmiyoruz); Başbakan Binali Yıldırım’ın “biz Anıtkabir’e hep gideriz” sözleri; ama özellikle iktidara yakın gazetelerin 10 Kasım manşetlerindeki dikkat çekici farklar ve yine bu yayın organlarındaki yorumcuların Atatürk şovları, İzmir marşı söylemeler; aynı günlerde AKP Milletvekili Metin Külünk’ten “Atatürk’ü İnönü zehirletti” iddiası. İcraat şimdilik bu sınırda, rüzgarı ise artarak devam ediyor.

Çeşitli dozlarda muhalif ve yine değişik oranda iktidar yandaşı olan birçok isim bu gelişme üzerine kafa yordu, kalem oynattı. Çok kabaca iki tarafta da destekçileri olan ana ayrım, “bu önemli bir durum” ile “büyütülecek bir şey yok” arasında. Fakat olay bu iki görüşle sınırlı kalmıyor. “Önemli” diyenlerin de “kulak asmayın” diyenlerin de içinde, “çok inanmasan bile al cebine at” yaklaşımından “sahte algı operasyonu” uyarısına, “Ergenekon geri geldi” komplosundan “ideolojik sızma” endişesine kadar ciddi bir yorum çeşitliliği var. Oy hesaplarından yeni güç koalisyonlarına; Avrasyacılık için zemin yaratmaktan anti-emparyalizmi sulandırmaya; imaj çalışmasından gündem saptırmaya kadar değişik hedeflerden bahsediliyor. Önemli-önemsiz meselesindeki asıl ayrışma da, bu hedeflere ulaşılıp ulaşılamayacağıyla ilgili öngörülere göre oluşuyor. Önemli bulanlar, muhalifler negatif, yandaşlar pozitif yönde olmak üzere, işe yarayabileceğini; “büyütmeyinciler” de boş atış olacağı fikrindeler.

Tartışmanın AKP ve Erdoğan “bunu neden yaptı”, “mecbur mu kaldı, hinlik peşinde mi” soruları yanında, “bunu kim yaptırdı, kim zorladı” tarafı da var. Gelişmeye pozitif bakanlar (muhalif veya yandaş taraf fark etmiyor), devlet içindeki cumhuriyetçi-ilerici güçlerden toplumda yükselen Atatürkçü dalgaya, AKP’nin sağduyulu akıl hocalarından Avrasyacı (Batıcı diyen de var) güç merkezlerine kadar değişik adresler veriliyor. Olayı endişe ile izleyenler için de aktörler benzer olsa da, isimlendirmeler değişiyor; “Ergenekoncular, derin devlet, emperyalistler, İYİ Parti endişesi.” Bu, “kim yaptırdı” tartışmasına “önemli değil” diyenler de, benzer adresleri kullanarak “sonuçsuz olacak oyun” şerhiyle dahil oluyor. Bir küçük not: “Birileri yaptırdı” ve “mecbur kaldı” değerlendirmelerinin, “geç muhalif liberaller” ile “taze yandaş ulusalcılarda” daha ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Galiba bu yaklaşım olayla değil daha çok kendileriyle ilgili.

Birbirlerini kötü niyetlilikten müşkülpesentliğe, aptallıktan hainliğe kadar uzanan geniş bir yelpazede hırpalayan bu farklı görüşlerin hepsinin haklı olması mümkün değil elbette. Ama bütün yanlış analizlerde olacağı gibi, hepsinin kullandıkları ciddi argümanlar, doğru çıkış noktaları ve dikkat çektikleri önemli noktalar var. Hadisenin kökeni hakkındaki karanlık noktaları belki öğreniriz, belki hiç bilemeyiz ama nereye doğru gideceğini izleyip göreceğiz. 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri’nde AKP karşıtlığının simgesi olan bayrağın 15 Temmuz itibariyle iktidarın sembolü haline gelmesi, “kalpaklı Atatürk” için tekrar edilecek mi? Oy düşüşüne çare diye bu formülü bulanların mı, bu hamleyle tercihini değiştirenlerin mi zekası, siyasi olgunluğu tartışılacak? Olup bitene “politika değişikliği” demeyi gerçekten mümkün kılacak başka adımlar gelecek mi? “Bunu yaptıran” başka bir irade varsa beklentisine karşılık bulacak mı? Çoğu için dramatik değişiklikler beklemediğim ihtimallere dair soruları daha da çeşitlendirmek mümkün ama biraz da “gerçekleşen” sonuçlara bakalım.

“AKP’nin Atatürk’ü” tartışmasında “gerçekleşen sonuçların” en önünde, yazının başında değindiğimiz gündem belirleme ve hatta esir alma işlevi var. Tartışmaların erken seyri açısından en az onun kadar önemli bir başka sonuç, siyasi gündemin yine “milliyetçiliğin versiyonları” arasına sıkıştırılması. (Bahçeli’nin açık destek açıklamasıyla birlikte düşünürsek) Maniple edilmiş anti-emperyalist demagoji üzerinden milliyetçiliğin başına Türk, İslam, Atatürk sözlerinin yerleştirilmesi ve sanki zorunlu bir siyasi zeminmiş gibi “doğru milliyetçilik” tartışmasının tek başlık haline getirilmesi. Bir başka önemli “gerçekleşen sonuç” da, ister “bizim çizgimize geldi” sıcaklığında, ister “anladılar düzeliyorlar” ılıklığında olsun iktidara sokulmalarına meşruiyet arayanların hayatını kolaylaştırması. Son olarak kafama takılan bir soruyu da şuraya bırakayım: “Eğer iktidarı kontrol eden veya zorlayabilen birileri varsa, iktidar eliyle çoğunluğu oyalayıp bunun nimetlerinden faydalanmak varken, niye sembolik bir etki uğruna bunu açık etmeyi seçerler? Merak işte?


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI