Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

‘Atatürk sevilecekse onu da biz severiz’

Pazartesi, 13 Kasım, 2017

AKP, “olmasaydın da olurduk” çizgisinden “Atatürkçü olunacaksa onu da biz oluruz” çizgisine nasıl geldi? Çok değil, bundan birkaç yıl önce, AKP’ye yakın işadamı Eyüp Gökhan Özekin, Atatürk’ün ölümünün 75. yılında Akit gazetesine tam sayfa “Olmasaydın da Olurduk” ilanını vermişti. Üzerinden birkaç ay geçmişti ki, 7 Haziran seçimlerinde Özekin Uşak’ta ikinci sıradan AKP milletvekili adayı gösterildi. Seçimi kazanamayıp da partinin Uşak’taki milletvekili sayısı ikiden bire düşünce 1 Kasım’da yeniden aday gösterilmedi.

AKP Gençlik Kolları başkanı Abdurrahim Boynukalın, 19 Ağustos 2014’te twitter’dan yaptığı paylaşımda “Hazır Lice’dekine el atmışken, hızınızı alamayıp bütün Atatürk heykellerini yıksanız ne hoş olur, pek de güzel olur.” diyordu. 7 Haziran genel seçimlerinde AKP milletvekili oldu; 1 Kasım’da yeniden aday gösterilmese de teselli ikramiyesi olarak Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı yapıldı.

10 Kasım 2014’te resmi Facebook sayfasında “10 Kasım’da saat 09:05’te kenefe (tuvalete) gidin” yazısını paylaşan İslamcı yazar Kadir Mısıroğlu, 18 Ağustos 2015’te Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki yemekli toplantıya davet edilmiş, CHP’li milletvekilleri buna tepki göstermişti.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Mayıs 2013 tarihli parti grup toplantısında yapmış olduğu konuşmada “Hangi din olursa olsun bir din yanlışı değil doğruyu emrediyor. Doğruyu emrediyorsa, bunu din emrediyor diye karşısında mı duracaksınız? İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasanın sizin için neden reddedilmesi gerekiyor?” demişti. Erdoğan’ın bu sözleri nedeniyle CHP milletvekilleri tepki göstermiş, Muharrem İnce “iki ayyaş” ifadesi ile Atatürk ve İnönü’nün kastedildiğini ileri sürmüştü. Daha sonra, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, Erdoğan’ın adaylığına karşı çıkarken “Mustafa Kemal’e ayyaş diyen, katliamcı yaftası vurma teşebbüsünde bulunan birisinden Gazi’nin emanetine liyakat istense de görülemez” demişti.

Örnekler çoğaltılabilir. Belki de parti ileri gelenleri son günlerde muhalefetle ‘en öz hakiki Atatürkçü biziz’ kavgasına tutuşmasaydı, bir 10 Kasım daha “minnetle anıyoruz” mesajları ve Anıtkabir ziyaretleriyle geçip gidecek; hükümete yakın gazetelerin birinci sayfasında küçük bir resim ve yazı ile geçiştirilecekti. Oysa bu 10 Kasım farklı yaşandı. Daha birkaç ay önce ders kitaplarından ve müfredattan Atatürk’le ilgili bazı kısımları çıkaran AKP, bu sefer İstanbul ilçe teşkilatlarından Anıtkabir’e otobüsler kaldırdı. Yandaş basın da bu sene Atatürk’ü anma konusunda geçen yıla göre daha istekliydi. Örneğin geçen sene gazetenin isminin yanına küçük bir Atatürk resmi ve “saygıyla anıyoruz” yazısı yerleştiren Güneş, bu sefer tam sayfayı “Rahat Uyu Atam” manşetine ayırmıştı. Manşetin altında şöyle yazıyordu: “7 düvel bir oldu, içerideki hainlerden destek alıp Türkiye’nin muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasını engellemeye kalktı. Terör örgütü PKK’ya silah hibe edenler, yerli savunma sanayiimize saldırdı. Ama bu ülke, tüm kumpaslara rağmen kendi silahını, helikopterini, İHA’sını üretiyor.” Sayfanın devamında AKP’nin projeleri ve icraatları “Milli Gemiler Denizlerde”, “Yerli Otomobil Yola Çıkıyor”, “Uzaya Türk İmzası”, “Ticarette Enerjide Ulaşımda” ve “Anayurdu Demir Ağlarla Ördük” başlıkları altında anlatılıyordu. Bir gazetenin birinci sayfasından çok hükümetin yayınladığı bir bülteni ya da tam sayfa bir seçim ilanını andıran bu 10 Kasım sayfasında verilmek istenen mesaj, “bu ülkeyi muasır medeniyet seviyesine biz çıkardık” idi.

 

Burada, AKP’nin muasır medeniyetten ne anladığı malum. İslamcı siyasetin muasır medeniyetle kurduğu ilişkinin batının bilimini ve teknolojisini almaktan ibaret olduğu bilinen bir gerçek. Çok sayıda nitelikli öğretim üyesini ihraç eden, etmediklerine de nefes aldırmadığı için yurtdışındaki prestijli üniversitelere kaçırtan AKP’nin “muasır medeniyet” tahayyülünde “bilim”in de pek yerinin olduğu söylenemez. Elde kalan teknolojinin ise ne ölçüde “muasır” olduğu tartışmalı. Diğer yandan, Atatürk’ün “muasır medeniyet” anlayışının merkezinde batılı bir kültürün, bu kültürün gerektirdiği laiklik anlayışının, ‘fikri hür vicdanı hür’ nesiller yetiştirecek ilerici bir eğitimin ve nihayetinde bu kültürden ayrılamayacağı için ulaşılması gereken bir demokrasi ereğinin bulunduğu gerçeği ortada. Temel mesele de burada. Avrupa Birliği’nden ve batının eşitlik, özgürlük, demokrasi standartlarından uzaklaştıkça, Batı karşıtlığını birtakım komplo teorileriyle seçmenine pazarlıyor. Bu nedenle, içinde laiklik ve batının evrensel değerlerine bağlılık olmayan, içeriği boşaltılmış bir ‘ulusal bağımsızlık’ ilkesine sığdırılan bir Atatürkçülük yaratmak zorunda. Böylelikle bir taşla iki kuş vurulmuş olacak: Bir yandan batı karşıtlığı için bir kılıf uydurulurken, diğer yandan muhalefetin Atatürkçülük ekseninde bir araya gelmesi engellenecek. Tek başına komplo teorileri ya da anti-emperyalistimsi çıkışlar, içerideki gerilimi, özellikle de yaşam tarzlarının tehdit altında olduğunu ve batıdan uzaklaştıkça bu tehdidin daha da arttığını hisseden toplum kesimlerini sakinleştirmeye yeterli değil. Muhalefetin her türlüsünü susturmaya, susturamadığını etkisiz kılmaya meyilli yeni siyaset anlayışında, AKP, müftülere verilen nikâh kıyma yetkisi gibi uygulamalarıyla kamuoyunda laiklik karşıtı adımlarına karşı oluşan tepkinin büyümesinden ve muhalif kesimlerin Atatürkçülük ortak paydasında birleşmesinden endişe ediyor. Rejim değişikliğinden ve laik yaşam tarzının kaybından endişe duyan muhalif çevreleri bir araya getirme potansiyelini ortadan kaldırmak için de kendini ‘en hakiki Atatürkçü’ ilan ediyor.

Bu nedenle, AKP’nin ‘Atatürk’ü CHP’den kurtarma’ girişimini, sadece seçim hesapları ile açıklamak doğru değil. Nitekim, AKP Milletvekili Metin Külünk, Batı karşıtlığını haklılaştırmak için başvurduğu komplo teorilerine, 10 Kasım’ın hemen ardından bir yenisini ekleyerek Atatürk’ü de bu komplo teorilerinin içine yerleştirdi ve Atatürk’ün ‘Batı ittifakı’ tarafından zehirlendiğini ileri sürdü: “Gazi’yi zehirledikten sonra Batı ittifakının Türkiye’yi teslim almıştır, ta ki Recep Tayyip Erdoğan’lı Türkiye’yle buluşuncaya kadar. Abdülaziz, Abdulhamit, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Menderes, Özal, Erbakan, Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu tasfiye edilmiştir”

Külünk’ün bu sözlerini, yalnızca Atatürk’ü sağ siyaset içinde bir figür olarak göstermeye çalışan bir zihniyet ile açıklamak yeterli değil. AKP, Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit’le başlayıp Atatürk, Menderes, Özal, Yazıcıoğlu ile devam eden bir siyaset ereğinin Erdoğan’la nihai hedefine eriştiğini ileri sürüyor. Bu iddia aracılığıyla aynı zamanda bugüne kadar İslami bir siyaset anlayışına göre toplumu yeniden dizayn etme projesinin karşısında bir engel olarak gördüğü Atatürkçülüğü CHP’den ayırarak kendi siyasal söylemi içine çekiyor. Atatürkçülük adına muhalefet eden kesimleri ‘otoriterlikle’, Atatürk’ü istismar etmekle ve yanlış anlamakla suçlayarak etkisizleştirmeye çalışıyor. Bu yolla ‘ulusalcı teyzelerin ve amcaların’, anti-emperyalizmi komplo teorileri üzerinden düşmanlık üretmek sanan, ‘biz’i sütten çıkmış ak kaşık, ‘öteki’ni her şeyin sorumlusu olarak gören ve bunu solculuk adına yaptığını sananların tam desteğini alamasa bile onları ‘ulusal çıkarlar’ adına susturabileceğini düşünüyor.

Kemalizmin özündeki muasır medeniyet seviyesine erişme idealini “yol, gemi ve yerli araba yapmaya, kendi silahını ve İHA’sını üretme”ye indirgeyen AKP’nin ‘Atatürk açılımı’, görünen o ki, ince hesaplanmış bir strateji. Batının evrensel değerlerinden uzaklaştıkça, CHP dâhil her türlü muhalefeti gayr-ı meşru kılma yolunda attığı adımların bir yenisi. Atatürkçülük adına yöneltilecek her türlü eleştiriyi ‘biz sizden daha Atatürkçüyüz’ diyerek bertaraf etmenin bir yolu.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI