Özcan Deniz ve vahşi cazibesi

Cuma, 10 Kasım, 2017
İstanbullu Gelin, Reşat Nuri'nin Bir Kadın Düşmanı romanını çağrıştırdı bana bir tarafıyla. Medeniyetten kopup taşraya, geleneğin, ataerkinin ve muhafazakarlığın hükmündeki cemaat türü ilişkilerin içine düşen bir "beyaz kadın". Ve o kadını, özgür ruhuna, hayallerine rağmen kendinden ödün vermeye mecbur eden, vahşi cazibesiyle baştan çıkaran, aşka küsmüş eşraftan bir erkek, bir tür Homongolos...

Asmalı Konak dizisinin ortalığı toz duman ettiği dönemde bir gün, arkadaşımız olan bir çifti ağırlamıştık. O akşam Asmalı Konak’ın yeni bölümü yayınlanacaktı ve kadın arkadaşımız çok heyecanlıydı. Kocası, hafif sitemle takıldı ona: “Ne bu halin? Bu Özcan Deniz de neymiş yahu!” “Hiç kusura bakma” diye diklendi karısı, “karşıma çıksa ‘hayır’ diyemeyebilirim.” Şaşkınlıkla bu diyalogu takip ederken gözümün önüne ilk tanıştıkları günler geldi. Özcan Deniz’in tam zıddı bir karakter olan erkek arkadaşımız çok tutkundu sevgilisine ve “Nasıl biri?” diye soranlara, “Tam aşık olunacak kadın” diye mukabele ediyordu her seferinde. İşte bu tutkuyla aşık olunan, üzerine titrenen, okur-yazar, şehirli orta sınıfa mensup ve muhtemelen hayatında ona benzer bir erkekle hiç karşılaşmamış kadını kendine hayran bırakan Özcan Deniz, Asmalı Konak’tan sonra ufak kıpırdanışlarla geçen uzun durgunluk dönemini aynı konseptte ama bu kez turistik bir taşra kasabasından orta büyüklükte bir sanayi şehrine, Bursa’ya terfi etmiş dizi setiyle bozdu: İstanbullu Gelin. Seymen Ağa, Ürgüp’ten Bursa’ya Faruk karakterine bürünerek gelirken yanına deli dolu, atak Bahar karakterini canlandıran Nurgül Yeşilçay yerine, onun iddialarını ve parıltısını taşıması mümkün olmayan, masum yüzlü, iyimser ama mücadeleci Süreyya’yı canlandıran Aslı Enver’i almıştı. Nurgül orta yaşlarını sürüyordu ve bir aktris için “aşık olunacak kadın” yaşını çoktan geçmişti. Özcan da yaş almıştı tabii ama karizmatik erkek yaşlanmıyordu belli ki. Üstelik partnerleri giderek gençleşiyorlardı.

İstanbullu Gelin “gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır”, iddiasına rağmen eski, popüler diziden uyarlanmış olduğunu açıkça beyan eden ögelere sahipti. Farklı sınıf ve kültürlerden gelen bir çift, sürekli sınanan bir aşk hikayesi. Sınayanlar ise başta kendine hanım ağa/hanım sultan muamelesi yapılan bir kaynana olmak üzere, adeta kadın kadının kurdudur dedirtmek için hikayeye eklenmiş rekabetçi eltiler, dünürler ve eski sevgililerden müteşekkil bir ordu. Bu arada, sabık Özcan Deniz dizisini anımsatır biçimde, mutfakta ve ev hizmetinde çalışan, ana karakterlerden daha sahici, daha eğlenceli ve oyunculukta daha yetenekli bir alt kadro. Dikkat ederseniz, her dizinin bir yukarıdakiler/aşağıdakiler dengesi var son yıllarda. Romantizmin, fantazinin, hülyanın ayarı kaçmasın, ayaklarımız biraz da yere, ıslak zemine bassın diye bir kahya, bir aşçı, onun yamağı, temizlik işleriyle uğraşırken bir yandan da hanenin bilumum dedikodusuna vakıf olabilen bir grup kadın ve hem şoförlük, hem de vekilharçlık yapan, aslında ailenin karakutusu da olan bir erkek karakter. Yani Vasıf Öngören’in Zengin Mutfağı, her popüler dizinin rating başarısını garantilemek için yan hikayelerle yeniden kuruluyor dizi setlerinde. İzleyici çoğunluğunun hayatında daha fazla yeri olan hikayeler çünkü orada yaşananlar.

Senaristlerin Sezen Aksu şarkıları başta olmak üzere, Nazan Öncel, Ezginin Günlüğü albümlerinde yer alan, dinleyeni can evinden vuran şarkılarla, best seller olmayan kitaplarla, Nahid Sırrı Örik’in Eve Düşen Yıldırım‘ına yaptıkları gibi güzel göndermelerle, Şükrü Erbaş şiirleriyle süsledikleri dizinin, her haftayı bir sonrakine teyelleyen, merak uyandırıcı bir olayla kapandığını, izlemeyenler için ekleyeyim. Ama bu merak uyandırıcı ve gerilimli olaylar silsilesinin Yeşilçam filmlerinin vazgeçilmezi olan yanlış anlamalar ve bundan doğan felaketlerle örülü olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. Bir diziyi izlenir kılabilir bu felaketler ama fazlası da inandırıcı olmaktan çıkarıyor. Ha, inanmayı kim istiyor, o da ayrı soru!

***

İstanbullu Gelin, Reşat Nuri’nin Bir Kadın Düşmanı romanını çağrıştırdı bana bir tarafıyla. Medeniyetten kopup taşraya, geleneğin, ataerkinin ve muhafazakarlığın hükmündeki cemaat türü ilişkilerin içine düşen bir “beyaz kadın”. Ve o kadını, özgür ruhuna, hayallerine rağmen kendinden ödün vermeye mecbur eden, vahşi cazibesiyle baştan çıkaran, aşka küsmüş eşraftan bir erkek, bir tür Homongolos. Taşralı ve kontrolsüz bir Batı dışı figür gibi sunulan bu erkek aynı zamanda fantazi nesnesine dönüşme potansiyeli taşır. Modern görünüşünün, şehirli yaşam tarzının ve romantizminin yanında, maskülen bir tiptir. Pederşahi bir ailenin, Boran Ailesi’nin başına geçmiştir. Hadi biraz ileri gidelim, bu aile bir sultanlıktır. Diziyi, kendisine Esma Sultan denilen anne karakteri sürüklemektedir zira. Geçen yazılardan birinde bahsettiğim ekber ve erşed kadındır o. Sultanlığı yöneten Esma, Asmalı Konak’taki Hanım Ağa Sümbül gibi hane halkını ve en çok da oğullarını yönetmektedir. Ardından da ulufe dağıttığı Bursa halkını. Oğullar, ergenlik dönemini aşamamış, aile değerlerini korumak adına kendilerinden ödün vermeye razı ve bu değerlere saygı göstermeyenlerle mücadele etmeye hazır karakterlerdir.

 

.

 

İşte, hanedanlıkvari bu aileye gelin gelen Süreyya’ya, öksüz ve yetim bir genç kadın olarak, koruyup kolladığı, güven telkin ettiği ve müşfik olduğu iddia edilen aile değerleri empoze edilmektedir biteviye. Hatta empoze edilmekle kalmayıp dayatılmaktadır. Ailesizliği ve sözde köksüzlüğü, geleneksel bilgiden yoksunluk, itaatsizlik olarak tariflenen görgü eksikliğinin sebebi olarak çıkarılmaktadır karşısına. Bu büyük ve güçlü ailenin sultası altında yaşamakta inat eden Süreyya’nın amacı da, daha ilk günden kendi ailesini kurmaktır. Faruk karakteriyle izleyiciye telkin edilen şedit ve mütehakkim olmasına rağmen sadık, romantik ve korumacı bir geleneksel erkek ideali iken, Süreyya karakteri ile telkin edilen ise hayatiyetini aile sınırları içinde yaşaması beklenen, heyecan ve kararlılıkla başlayan kariyer planları öfkeli itirazlarla karşılaşıp, her denemede evlilik yatağında sönümlenen bir kadın idealidir. Baştan çıkarıcı taşralı erkek, metropol kadınını arzuların karşı konulamazlığıyla ve sonsuz aşk vaadiyle tavlar her seferinde. İlerleyen bölümlerde, ailenin en entelektüel, halim-selim oğlu Osman’a tutulacak olan İstanbullu avukat Burcu, kendisini “sahil kasabasına yerleşip domates yetiştirmek isteyen İstanbullu” olarak tanımlayacaktır.

Metropolden bir aşk uğruna kaçıp “domates yetiştirmeye” heves edenlerin hep kadınlar olarak gösterilmesine şaşırmıyoruz haliyle. Süreyya’nın en yakın arkadaşı, barlarda şarkı söyleyerek hayatını kazanan, cinsel özgürlüğe inanan, hararetli bir sosyal hayatı olan Dilara’nın kendisine sürekli şiddet uygulayan, gizemli, marazi bir karakter olan Adem’e sevdalanıp nikahlanarak Bursa’da müzik okulu açmasına da öyle… Dilara da ailesiz bir kadındır ve evlenir evlenmez kendisini kaynana-gelin çekişmesinin içinde bulur. Anne-oğlun koyun koyuna yatmasına itiraz etmeye kalktığında ise kocasından aldığı cevap: “Üç gündür buradasın, bizim 40 yıllık ilişkimizle ilgili ahmak kesme”dir! Görüleceği üzere, dizinin kadın karakterleri, hayata çeşitli dezavantajlarla başlamış olmalarına, yoksulluk ve yoksunluklarına rağmen daha güçlü karakterlerdir. Ama sonunda aşka, daha doğrusu bilinmezlerle dolu, tutku ve aile vaad eden bir erkeğe ve kocalarını kaybedip, oğullarını o kocanın yerine koymuş annelerine göre şekillendirirler hayatlarını.

***

İstanbullu Gelin, farklı erkeklik performanslarının da sergilendiği bir dizi. Bu performanslar arasında Faruk’unki her zaman diğerlerine üstün gelmesine rağmen, onda saygı uyandıran performans sadece babasının da ahbabı olan ihtiyar çay bahçesi sahibidir. Kendisine rakip olamayacak, rindmeşrep, babayı temsil eden bir erkek (ki yine hemen hemen her dizide bunlardan bir tane karşımıza çıkıyor ve bilgece olduğunu düşündükleri sözler sarf ediyorlar), bir ayağı İstanbul’da olmasına rağmen küçük şehir dokusunun parçası olan Faruk’un akıl hocası olabilmektedir. Diğerleri, sürekli kendisini ispat edip rekabet ederek otoritesini pekiştirmek zorunda kaldığı erkeklik sahnesinde sergilenen oyunun yan rollerini paylaşmaktadırlar. Onların varlıkları ve performansları Faruk’un erkekliğini güçlendirmektedir. Bu performansa, güce tapan ve celladına aşık olan kadınlar da katılınca, fallosentrik bir dünya kurulur konakta.

***
Annelerimizin, kocalarından şikayet edenlere “İçkisi-kumarı yok, karı-kıza gitmiyor, daha ne olsun?” retorik sorusuyla telkin ettikleri yetinme ve idare etme kültürüyle büyüdük biz. Genç kuşağın kayda değer bir kısmı için ise partnerleri “Romantik ve tutkulu olsun, biraz maço olsa da sıkıntı yok.” Romantizm ve tutkunun kaçınılmaz tükenişiyle birlikte maçoluk baki kalıyor. Hal böyle olunca da, annelerin yetinme ve idare etme kültürü yine karşımıza dikiliyor. Ama modern hayat o kadar hızlı ve yalnızlaştırıcı, rekabet o kadar acımasız ve güçten düşürücü ki, taşraya kaçıp domates yetiştirmek arzusu gibi, kendisine güç vehmeden, cinsel cazibesi olan, hayatı çekip çeviren bir erkeğe teslim olmak arzusu da başta bahsettiğim gibi şehirli-orta sınıf-okur yazar kadınları baştan çıkarabiliyor. İktidar, arzu, fantazya üçgeninde cinsiyet performanslarının nasıl sergilendiği, cinsiyet kimliklerini nasıl kurulduğu ve yıkıldığı, bu kimliklerin geçişkenlikleri de ayrı bir yazı konusu olsun.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI