Hiçbir seçim son seçim değildir

Perşembe, 9 Kasım, 2017
Mevcut iktidar hâlâ "seçim" başlığına duyarlı, operasyonel olarak sonuç elde etme konusunda imkânları sonsuz değil, seçmenin gerçek gündeme açık hale gelmesinden tedirgin, kutuplaştırma dahil şapkadan çıkan ideolojik tavşanlar artık daha az iş yapıyor ve bütün bunları dengelemek için "seçim gündemi" konusundaki kontrolü erkenden ele geçirmek istiyor.

2017 yılına “Cumhurbaşkanlığı sistemi” üzerinden yeni siyasi mimariyi tartışarak girdik. Özellikle seçim sırasında yaşananlar ile YSK’nın tuhaf uygulamaları, referandum sürecinde yeni sistemin içeriği üzerine yapılan tartışmaları daha ileri bir noktaya taşıdı. Şimdi de, siyasi tablonun fazla değişmiyor görünmesinden kaynaklı olarak tartışma tazeleniyor. Bazen “aşırı” gerçekçilik, bazen yoğun karamsarlık şeklinde ortaya çıkan bir yaklaşım bu: Türkiye’de seçimler üzerinden (veya üzerine) siyasi analizler yapmanın artık bir anlamı var mı? Partilerin alacağı seçim sonuçlarının bir önemi olacak mı? Bu konuda çeşitli yaklaşımlar mevcut. İktidarın hem güç konsolidasyonu, hem de edindiği yasal zırhlar nedeniyle artık seçimlere ihtiyacının kalmadığı veya seçimlerin iyice sembolik hale geldiği / geleceği en sık dile getirilen argüman.

“Seçimle gideceklerine inanıyor musunuz?” sorusu da bu bağlamda sıklıkla kullanılıyor. Devlet imkânlarının siyasi amaçlarla kullanılmasındaki fütursuzluk seviyesi de “seçimlerin manasızlığı” tezlerine dayanak yapılıyor. İddiaları daha ileri götürerek, artık seçim olmayabileceğini ileri sürenlere bile rastlanıyor. Diğer bir kanatta ise olaya güç dengeleri değil, siyasal kilitlenme tarafından bakan başka tür bir pesimizm var. Muhalefetin güçsüzlüğü, iktidarın arkasındaki destek potansiyelinin çok katı olması, yükselen bir yeni trendin emarelerinin görülmemesi gibi bir dizi argüman, seçimler ve daha ileri giderek siyaset hakkında umutsuz ve beklentisiz bir alan oluşmasına neden oluyor.

Bu tartışmaların, yaklaşımların ciddiye alınması gereken tarafları olduğuna hiç şüphe yok. Belki de tamamen haklılardır. Ama öyle olsa bile, hem izleyebildiğimiz düzeyde, hem de öngörülebilen gelecekte “seçim” üzerine kafa yormayı bırakmanın, seçimi merkeze alan siyasi analizlerden vazgeçmenin gerekçesi olamaz. Bu ısrar, “temsili demokrasi” konusundaki sarsılmaz inançtan, demokrasi illüzyonuna sadakatten falan değil, tam tersi, iktidar stratejisi içinde “seçim” meselesinin özel bir önemi olmasından. Yani “seçim” meselesi, iktidar bunu fazlasıyla önemsediği ve temel dayanak haline getirdiği için önemli. İktidar içeride ve dışarıda gücünün kaynağı olarak “milli iradeyi” işaret etmeye devam ettiği ve böylece kendisini de bir mecburiyete hapsettiği sürece “seçim” önemli olacak.

Rekabetçi otoriteryanizm, totaliter rejim -özellikle Arendt’in ayırt edici tanımlamasıyla- Baas tipi Ortadoğu otoriterliği veya başka isimler ve tanımların ortak yönü, güç kaynağı olarak siyasi desteğin ve onun tecelli ettiği alan olarak -göstermelik bile olsa- seçimlerin belirleyici olduğu bir siyasi vasatı işaret ediyor. Diğer taraftan, iktidarın son zamanlarda iyice belirginleşmeye başlayan güncel reel siyasi hamle ve operasyonları, kulislere yayılan bilgiler de seçime dönük hazırlık ve endişelerin pratikteki ağırlığını ortaya koyuyor. İktidar, seçim hiç önemli değilmiş gibi davranmıyor, hatta tuhaf biçimde seçim gündemini muhalefetten de yüksek tutarak, konuşulur olmasını sağlıyor. Kendi siyasi makinesini çalışır halde tutmak için bile buna ihtiyaç duyuyor.

Geçen haftaki “duvar yazısında” başladığımız tartışmadan devam edersek; “gerçek gündemin” (ekonomi başta olmak üzere, eğitim, sağlık gibi meselelerin) giderek önem kazanması, seçmenin ilgi ve konuşma menziline giderek daha fazla sokulması iktidar mahfillerinde endişeye neden olurken, “seçim gündemi” hâkimiyetini de acilleştiriyor. Bu hâkimiyet, seçim başlığı altında nelerin konuşulacağına kimin karar vereceği, kimin kontrol edeceğiyle ilgili. Eğitim meselesinde “nitelikli okullar, niteliksiz okullar” ayrımı gibi siyasi iletişim kazası sayılamayacak büyüklükte çam devirmeler, önemli politik aktörlerin vergi açısından yerli ve milli sayılamayacak işleri muhalefet tarafından gündeme yeterince taşınamıyor, medya havaya bakarak ıslık çalmayı sürdürüyor olsa da, bu konular gündelik sohbetlere hızla sızıyor. Kapı kapı aranan kurtarıcı kaynak, “sıcak para” akışı ile bir geçici rahatlama sağlanamadıkça da devam edecek gibi.

“Gerçek gündem” baskısı yanında, iktidarın ideolojik kalkanları da eskisi kadar güçlü görünmüyor. En sert çözülme milliyetçi cenahta. Kendisini milliyetçi olarak tarif eden çevrenin bu yılın başlarında AKP’ye kayan desteği zayıflıyor, bu alandaki hassasiyetlere ilişkin manipülasyonların inandırıcılığı da -medya ayağında doz giderek artırılsa da- azalıyor. Kendilerini savunacak mecali kalmamış İslamcıların ve liberallerin iktidara kalkan olmaya devam edebilmesi zaten pek mümkün değil. Dindarların iktidara dair desteği devam ediyor olabilir ama artık gerekçesi dindarlıkla daha az ilişkili. Cumhuriyet Bayramı ataklığı ve Atatürk’ü hatırlamakla bir “çevrenin” etkilenebileceğini hesap etmek de, “bidon kafa”, “göbeğini kaşıyan adam” adresinin değişmesi anlamına geliyor. Bu köşede daha önce de dile getirdiğim üzere, iktidar bloğunda ideolojik nedenlerle bir çözülme beklentisi gerçekçi olmasa da, “gerçek gündemi” ideolojik bir okumayla perdeleme imkânları da artık daralıyor.

Siyaset aritmetiğinde de kararsız bir denge hali hâlâ geçerli. Dramatik oy kaymaları, önemli bir çözülme yaşanmıyor olsa da -ki iktidar bloğu açısından öyle duruyor- istenen ve zorlananın aksine çok (beş) partili meclisin “uzak ihtimal” haline getirilmesi mümkün olamıyor. Bu yüzden barajı indiren bir seçim sistemi değişikliğine bir türlü cesaret edilemiyor. Bu noktada bir parantez açarak seçim güvenliği meselesine değinmek gerek. Devlet imkânlarını kullanarak istenen sonucun alınması girişimlerinin, yine o imkânların kullanılması dolasıyla fazla mahrem bir alanda tutulamayacak olması önemli bir dezavantaj. Kabul sınırlarını zorlayacak ve gereğinden fazla kişinin bildiği müdahalelerle elde edilmiş “oy desteği”, “güç kabul ettirme” yeteneğini çok zayıflatır. Bu yüzden, iktidardan sadece operasyon yeteneğine güvenen ve “sahici” desteği önemsemeyen bir tavır beklemek gerçekçi değil.

Toparlarsak, mevcut iktidar hâlâ “seçim” başlığına duyarlı, operasyonel olarak sonuç elde etme konusunda imkânları sonsuz değil, seçmenin gerçek gündeme açık hale gelmesinden tedirgin, kutuplaştırma dahil şapkadan çıkan ideolojik tavşanlar artık daha az iş yapıyor ve bütün bunları dengelemek için “seçim gündemi” konusundaki kontrolü erkenden ele geçirmek istiyor. Önümüzdeki günlerde bu konuda, kendi içine dönük başlattığı hamleleri dışarıya doğru artıracağını beklemek gerekir. Bu yüzden, sağlayacağı mucizevi çözüm için değil, iktidarın onu kullanma biçimini değiştirmek için seçimle ilişkiyi yeniden düşünmek gerek. Mevcut iktidarın “seçime” ve siyasete yaptığı muamele kendi imalatı değil belki ama özgün katkıları olduğu da inkar edilemez. Ama “seçim kazanma” veya “kazanılamayan seçiminin bir işe yaramadığı” fikri üzerine kurgulanan her düşünme biçimi bu yaklaşımı besliyor.

AKP’nin hikâyesinin bittiğini, Erdoğan iktidarının beş yıldır savunma pozisyonunda olduğunu, iktidarın giderek daha çok güç kullanmak zorunda kaldığı ama daha zor yönettiğini, çok ciddi çözülme dinamiklerini beslediğini yazıp söyleyince mesnetsiz bir iyimserlikle suçlanmak mümkün. Çünkü, beş yıldır, dört seçim ve bir referandumdan “galibiyetle” çıkan ve yapılan araştırmalarda hâlâ oy oranını önemli ölçüde koruyor görünen bir iktidar söz konusu. Karşısında, yükselen veya ona denk bir siyasi aktörün ortaya çıkmıyor olması da cabası. Fakat, siyaseti her seçim dönemi için girilen bir ihale gibi düşünmenin dışına çıkınca başka türlü bir resmin silüeti belirebilir. Zira, seçimi kısa dönemli ve taktik bir mesele olarak ele almak, hele önemsizleştirmek, gündem kontrolünü tamamen iktidarın emrine vermek demek. Bu pencereden bakınca, muhalefet açısından “kim devirecek” sorusunun doğru cevabını aramak, sorunun yanlışlığından dolayı boş bir çaba. Belki soruyu tersine çevirip “iktidarı zayıflatan nedir” diye sormaya başlamak daha anlamlı. Ve galiba bu açıdan hiçbir seçim son seçim değil.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI