Murat Sevinç
Murat Sevinç

Şekerim benim fıtratım böyle...

Salı, 7 Kasım, 2017
Orta yaşın üzerindeyim, en çekici zamanlarım, yakışıklıyım, her gören bayılıyor yalan mı? Arkadaşlarına benden söz ediyorlar öyle değil mi? Sevmeseler katlanırlar mı? Ama şekerim şunu da söyleyeyim, güzellik başa bela! Bazen insanlar beni güzelliğim için mi yoksa kişiliğim nedeniyle mi seviyor, anlamakta zorlanıyorum. Aman neyse ne. Güzel olduğum kadar aksiyim de, farkındayım. Gülü seven dikenine katlanır...

Agresif olduğum söyleniyor. Kızgınmışım, bazen konukları taciz ediyormuşum, benden çekindiği için yaşadığım eve gelmekten çekinenler oluyormuş. Bakışlarımı beğenmiyorlarmış. Ha bir de sağa sola, kanepelere işiyormuşum. Oh ne ala memleket. Eleştiri eleştiri, başka bir şey bildikleri de beni anlama dertleri de yok. Varsa yoksa öbürsüleştime, bir sinir, bir tavır, bir şikâyet. Kabul ediyorum biraz sinir var bende ama bir sor bakalım, neden?

12 yaşındayım. Malum bizim cinsimizde 12 yaş az buz değil. Görmüş geçirmişim anlayacağınız. Adımı söylemek istemiyorum, yerli ve milli bir isim vermişler; amacım şöhret olmak değil, bir derdim var. Aslen Ankaralıyım. Muhtemelen annem de (İran kökenli) bir Ankaralı, ne kadar uzaklaşmış olabilir ki! Babamı tanımıyorum, nasıl biridir bilmiyorum, zaten önüne geleni… Neyse şimdi ağır konuşacağım, boş verin! Bir emlakçının dükkanında, kutunun içinde, kardeşlerimle birlikte yaşarken bizi sağa sola verme ihtiyacı hissetmiş emlakçı arkadaş. O emlakçıyla münasebetimiz nedir ne değildir, neden oradaymışız, tam bilmiyorum. Zahmet edip bir açıklama ihtiyacı da hissetmediler. Annemizin başına geleni bilmiyorum; tek bildiğim çok kısa süre emzirebilmiş beni ve kardeşlerimi. Ne oldu, alıp götürdüler mi, bir arabanın altında mı kaldı, sorumsuzun biri miydi, başkasıyla mı kaçtı, hiç bilemedik. Sonrasında bendeki bazı hastalıkların filan temelinde hep o beslenme yetersizliği varmış. On yaşından sonra dizlerim de ağrımaya başladı, muhtemelen aynı nedenden. Ama anlatamazsın işte bunlara. Benim bebekliğim travma kardeşim, sizin gibi değilim ki. Hayata zor başlamışım. Hatırlasana Küçük Emrah’ın o ilk çıktığı zamanlardaki yüz ifadesini, o kaşları filan. Hatta bana bakın, kadının biri beni sahiplenirken bile bir gariplik olmuş biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz, benimki de soru. Kardeşlerim uslu görünüyormuş; artık hakikaten öyleler miydi yoksa biri alsın diye numara mı yapıyorlardı bilemem. İlk gelenler onları alıp beni bırakmış. Neymiş efendim, sürekli kutuya tırmanıyormuşum, yaramazlık yapıyormuşum. Yahu benim insan versiyonum olsa, “Maşallah yerinde duramıyor, ne zeki çocuk” demezler mi? Ama yok, bizde işler öyle yürümüyor işte. Efendi duracaksın ki maşallah desinler. Benim öyle göze girme gibi bir derdim hiç olmadı. Natürelim hayatım, canım nasıl isterse öyle davranıyorum.

 

.

 

Her neyse… Beni bir kadın aldı, akşam vaktiydi hatırlıyorum. Uzunca biri. Avucuna alınca yalan olmasın ben de biraz kırıttım hani. Zaten sona kalmışım, bari bu kadın beni alsın istedim, göz süzmeler, patileri saklamalar filan fıstık. Bizim muhitin klişe hareketleri ama o bilmiyor tabii. Aman ne tatlıymış filan deyip eve götürdü beni. İşte onunla maceram da böyle başladı. Eve gelenler gidenler, arkadaş eş dost, idare etmeye çalışıyorum. Fakat sürekli bir huzur ihtiyacım da var. Öyle ses, kahkaha istemiyorum çevremde. Benimle kalsın, sarılıp uyuyalım, yemeğimi suyumu eksik etmesin istiyorum. Arada bir oynamak da istiyorum haliyle. Aslında bazı oyunların biraz uyduruk olduğunun, bana yakışmadığının farkındayım ama kadının hoşuna gidiyor diye sanki tat alıyormuşum gibi davranıyorum. Biraz numaradan kim ölmüş! Misal, bir topu ya da kurdeleyi sağa sola attığında hemen peşinden koşup onunla yerlerde yuvarlanmam çok hoşuna gidiyor diye her seferinde uzatıyorum. İnsanlar çok basit şeylere gülüyorlar, ben de kırmak istemiyorum işin doğrusu. Yoksa deli miyim, ne diye bir ipin ucunu yakalamak için o kadar debeleneyim; hayır, bana ne faydası var siz söyleyin. Böyle böyle yıllar geçirdim Ankara’da. İyidir güzeldir Ankara. Güvenlik’in köşesinde ikinci kattaydı bizim ev. Balkonun kenarına çıkıp dışarıyı seyrediyordum, gelip geçen arabalara, tanışlara tıslıyorum, öyle akşamı ediyordum.

Sonra dört beş yıl önce günlerden bir gün bir telaş, bir hareketlenme, hiç sorma. Evde sevdiğim, yerini ezberlediğim ne kadar eşya varsa kaldırıp paketliyorlar. Allak bullak oldum bir anda. Nasıl telaşlandım, nasıl canım sıkıldı anlatamam. Tabii soran eden yok. Gitmek ister misin, eşyaları toplayalım mı, taşınalım mı, hey yavrum hey. İnsan değiliz ya, ne hissettiğimizin önemi var mı? Yok tabii ki. Benim kadın İstanbul’da iş mi bulmuş nedir, taşınıyormuş, beni de götürecekmiş. Önce telaşlandım, ya bırakırsa diye. Bizim arkadaşlardan çok terk edilen oldu böyle. Şımarıklar önce almışlar çocukları eğlensin diye, sonra vay efendim biz buna bakamıyoruz. Komşuda fıstık gibi bir kız vardı mesela, adı Felis. Havalı bir şey. Sahipleri de öyleydi herhalde, baksana verdikleri isme. Adam Viyanalı sarışın bir tipti; Türk kadınla evlenmiş. Resmen sokağa bıraktılar Felis’i. Kardeşim o mu dedi sana “Beni al” diye, madem aldın neden terk ediyorsun, eşya mıyız lan biz, canlıyız canlı. Alışkanlıklarımız, bağlarımız var. Ne halt etsin şimdi Felis sokakta, yol bilmez iz bilmez, vızır vızır araba her yer. Çocuğun uyumadığında sokağa atıyor musun da Felis’e bunu bunu yaptın a kel herif. Ama cürmümüz ne ki, kızdığımla kaldım haliyle. Bir ara bizim eve alayım, birlikte takılırız dedim ama o da olmadı. Neyse, sonuçta benim kadın beni bırakmadı Allah’tan.

Ama ne taşınmaydı o, hiç sorma. Sen tut, güzelim Ankara’dan İstanbul’a taşın. Ben ne yapacağım şimdi o kalabalıkta? Ay nasıl sinirim bozuldu ama belli etmemeye, uyumlu görünmeye çalışıyorum. Beni önce plastik bir kafese koydular, tabii soran eden yok oraya girmek ister miyim diye. Dev gibi bir şeye bindirdiler. Bir saat filan sürdü yolculuk, bende ne kulak kaldı ne bir şey. Geldik İstanbul’a. Gelmez olaydım. Havası bir tuhaf, nemli, yazı, kışı, olacak gibi değil. Üstelik gürültülü. Boğaz filan var diyorlar ama bana faydası yok. Yine girdim evin içine, bambaşka bir dünya. Eşyaların yerini bulamıyorum. Çok affedersiniz tuvaletim geliyor, nereye gideceğimi anlamıyorum. Benimki zaten gergin, bu şehir çok stresliymiş, trafik felaketmiş, herkes kaba sabaymış, taksiciler ne biçim tiplermiş. Gerginliğini bana yansıtma güzelim, ben mi dedim İstanbul’a taşın diye. Derdim başımdan aşkın. Her şikayete başladığında kendimi balkona atıyorum. Duvara oturup gelip geçene bakıyorum. Karşıda bir apartman var, manzara bu. Şehirde Boğaz varmış, sohbetler hep böyle. Eziyeti çekip çekip “Olsun ama Boğaz var diyorlar.” Vallahi bana pek akıllı değillermiş gibi geliyor ama eleştirecek durumda değilim. Bana ne o Boğaz’dan, benim gördüğüm gri bir apartman. Bahçede bizden birileri de var ama İstanbullu hemcinslerim de bir garip. Daha bir havalılar sanki. Hal tavır biraz bohem, onlar da Boğaz’ın etkisinde sanırım. Ankara’daki bir kediden daha itibarlı görüyorlar kendilerini iyi mi? Bir tek, ayaklarında şu renkli bağcıklı camper pabuçlardan eksik, ondan da giyip Moda’ya takılsalar, tafralarından geçilmeyecek. Ankara’nın kedisi biraz sıkıcıymış, aman efendim havaları griymiş, akşam sekizden sonra kediler bile yuvalarına çekilirmiş vesaire. Hey Allah’ım ya bu şehrin kedileri bile matrak. Sor bakalım, bir bürokratın kedisine takılmışlar mı, bir büyükelçiyle aynı evde yaşamışlar mı. Yok canım, nerede öyle atmosfer. Bizim Ankara’daki evde neler neler tartışılırdı oysa! Aman efendim Boğaz varmış. Peh. Kedisin sen kedi, sana ne Boğaz’dan. Neyse bak yine sinirleniyorum.

.

Tabii ben İstanbul’daki yeni evde huzursuz olunca olmadık işler yapmaya başladım. Yaş da geçiyor, artık onun etkisiyle mi bilmem, her gerildiğimde kanepeye işiyorum. Deliriyor bizimkiler. Germeyin o zaman siz de. Ha bu arada, bizimkiler diyorum çünkü mart ayı gibi biri daha geldi eve. Bir herif. Nasıl kıl bir şey anlatamam. Benim tüylerimden rahatsızmış iyi mi! Şu yaşıma geldim böyle saçmalık ne gördüm ne duydum. Baktım herif eve gelince koltukta oturmuyor, üzerine tüy yapışırmış. Deli herhalde diye düşündüm, fazla bulaşmadım. Ne yaptılar biliyor musunuz; bir gün aynı plastik kafese koyup beyaz önlüklü bir adama teslim ettiler ve o adam gözümün içine baka baka tüylerimi kesti. Çılgına döndüm tabii. Yıllarca muhitin en yakışıklısı olarak bilsinler, tüylerini rüzgara bırakıp salın, seni en sevmeyen bile “yakışıklı çocuk” desin; sonra hıyarın biri rahatsız oluyor diye cıscıbıl yapsınlar. Ben senin tüylerine karışıyor muyum kardeşim, bu yaptığınız iş mi? Benim bedenim benim kararım, size ne oluyor allasen. Günlerce aynaya bakamadım. Balkona çıkamadım. Dışarıdan seslendiklerinde perde arkasından sohbet etmek zorunda kaldım. Yalanmanın bile bir zevki kalmadı. Neyse ki bir süre sonra yine uzadı da insan içine çıkabildim. Aylar içinde o son gelen huysuzla da iyi kötü bir muhabbet oldu aramızda ama. Aslında kötü biri değil de, biraz kıl işte. Baktım gideceği yok, mecburen diyalog geliştirmek zorunda kalıyorsunuz. Çok samimi olmadım ama arada bir gülümsüyorum, ne bileyim yanına gidip patilerimi yalayıp başıma sürüyorum filan. Yani bak çok temizim, hijyen önemli mesajları veriyorum, anladınız mı! Bilgisayarın başına oturunca bazen gidip masaya çıkıyorum, yanında takılıyorum. Pek yüz vermese de nelerden hoşlandığı anladım aslında, oyunu kuralına göre oynuyorum. Gel gör ki yaş mama konusunda anlaşamıyoruz. Bak anacım, ya hiç vermezsin, ya da veriyorsan istikrarlı olursun. İstikrar önemli! Ben o mamanın hastasıyım. Bunu da biliyorlar, bir gün verip ertesi gün isteyince kızıyorlar. Ya sen benim yerinde olsan hangisini yersin, hadi bir cevap ver. Katır kutur olanı mı, diğerini mi. Bir kez tadını alınca gece gündüz yaş mama hayali kurmaya başladım, elim ayağım titriyor. Yiyemeyince asaplarım bozuluyor, anlayın beni ne olur. Vermedin mi? Eh o zaman ben de kanepenize işerim kardeşim. Kusura bakmayın benim fıtratım bu. Nasıl bir protesto şekli önerirsiniz acaba, pankart mı taşıyayım, Kadıköy meydanına gidip slogan mı atayım? Yapabildiğim bu, ne bekliyorsunuz. Kızdırmayacaksınız o zaman. Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Birileri söylemiş, ben işeyecek yer bulamayayım diye, evde ne kadar sandalye sehpa var, hepsini ters çevirip üzerini muşamba ile örttükleri kanepelere koyuyorlar! Çatlak bunlar yeminlen. Ben de bazen sırf kafa bulmak için, arada bir nokta bulup oraya isabet ettiriyorum. Bir görseniz yüzlerini…

Orta yaşın üzerindeyim, en çekici zamanlarım, yakışıklıyım, her gören bayılıyor yalan mı? Arkadaşlarına benden söz ediyorlar öyle değil mi? Sevmeseler katlanırlar mı? Ama şekerim şunu da söyleyeyim, güzellik başa bela! Bazen insanlar beni güzelliğim için mi yoksa kişiliğim nedeniyle mi seviyor, anlamakta zorlanıyorum. Aman neyse ne. Güzel olduğum kadar aksiyim de, farkındayım. Gülü seven dikenine katlanır. Gelmişim 12 yaşına, geçen gün ömrümüzden. Bu saatten sonra birbirimizi kırmayalım…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI