Otomobil uçar gider…

Pazar, 5 Kasım, 2017
Otomobilin sirayet ettiği ilk şarkılar, kantolar. Udî Kadri Şençalar’ın bestelediği ve Bayan Şükran’la birlikte seslendirdiği “Otuz Altı Modeli”, şeytan icadına gönderme yapan şarkılardan. En bilinen otomobil şarkısı, sözlerini Vecdi Gönül’ün yazdığı Münir Nurettin Selçuk bestesi: “Otomobil uçar gider / Gönlüm gibi geçer gider / Ben talihin peşindeyim / Talih benden kaçar gider…” 

İki gündür dillerde dolanan şu: İlk yerli otomobili yapacağız. Cumhurbaşkanı bu lafı etti ve üretilen ilk otomobili bizzat kendisinin alacağını söyledi. Sonrasında Devrim’den Anadol’a “yerli” otomobillerin tarihi ortaya dökülür, yeni bir tartışma çıkar diye çok bekledim ama kimse bunlardan söz etmedi. Şüphesiz birileri bu cümleyi kurana bu otomobillerden söz etmiş olmalı ama hiç de öyle görünmüyor. Bir kere daha belleksizliğimizin üzerinden ilerliyor ve iş, bir kere daha “ben yaptım oldu”ya geliyor. Cumhurbaşkanının Anadol’u biliyor olduğunu düşünelim… Hadi ona “samandan” dedi, “tasarımını İngilizler yaptı” bahanesini buldu, “motoru Ford’dan alındı” diye itiraz etti diyelim… Peki ya Devrim? Adıyla sanıyla ilk otomobilimiz? Onu görmemek olası mı?

Bakmayın böyle girdiğime… Bugün siyasetten değil şarkılardan söz edeceğim –ki burada yazma sebebim aslında bu. Ancak memleket o kadar acayip ki, gündem sürekli değişiyor ve değiştikçe yeni kanallar açılıyor. Otomobilli şarkılar geçidine başlamadan önce, kısaca, otomobilin memleket topraklarındaki seyrinden söz edeyim.

ŞEYTAN İCADI!

Otomobil görece yeni bir şey. Öncesinde araba var. Araba dediğim, atlı araba. Faruk Nafiz Çamlıbel şiirindeki gibi: “Yağız atlar kişnedi meşin kırbaç şakladı / Bir dakika araba yerinde durakladı” dizeleri ulaşımı sağlayan arabaları işaret eder. Halkın arabalara binişi, Tanzimat sonrasında. Öncesinde, devlet adamlarının bir kısmı atlarla yolculuk yapabilirken halk her dem yaya olmak durumundaydı. Sonrasında hızla yayılan atlı arabalara (padişah dışında) binebilenler, kazaskerler ve şeyhülislamlar. II. Mahmud döneminde, diğer devlet büyüklerine de izin çıktı. Tanzimat sonrasında serbest kalınca arabalar hızla yayıldı, çeşitlendi. Recaizade Mahmut Ekrem, 1896 tarihli “Araba Sevdası”nda bu dönemi anlattı. Yazar, romanında, baba parası yiyen, “sevmiyorum şu kaba Türkçeyi” diyerek laflarının arasına bilip bilmeden Frenkçe sözcükler sokuşturan Bihruz Bey’i anlatır. Kahramanımız, Çamlıca Parkı’nda gördüğü Perives Hanım’a arabası var diye tutulmuştur.

Otomobilin memlekete girişiyle birlikte, direksiyon bambaşka bir yere kırıldı ve bu yeni alet, bir statü simgesi olarak yerini aldı. Tarih, ilk motorlu arabanın İstanbul sokaklarında 1902 yılında göründüğünü yazar. Getirenler enteresan: Gösteri yapmak üzere şehre gelen bir at cambazı kumpanyası! Halk arasında “şeytan icadı” olarak nitelendirilen otomobilin sokaklara yayılması, İkinci Meşrutiyet sonrasına denk geliyor. Sadece otomobil değil, tank da o dönemde karşımıza çıkıyor: Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın özel olarak ısmarladığı silahlı dört arabanın memlekete girdiği yıl, 1910. Kulelerinde mitralyöz olan bu arabalar yazık ki işe yaramamış: Paşa, 11 Haziran 1913’te düzenlenen bir suikast sonucu öldürülmüş. Kaderin kötü bir cilvesi, otomobilinin içindeyken!

‘20’li yıllar, otomobilin memleket sathına yayıldığı yıllar. Cevheri gören Ford, 1929’dan itibaren üretime başlıyor. Yerli iştirakçiler de durmuyor elbette… Reşat Nuri Güntekin, 1936 yılında kitaplaşan “Anadolu Notları”nda, yolları dolduran kamyonlardan dem vurarak şu satırları yazıyor: “Besbelli bu kamyonların yalnız makineleri Avrupa’dan getiriliyor da karoser kısımları yerli arabacılara yaptırılıyor.” Bu noktada fırsatı değerlendiren Vehbi Koç oluyor ve 1946 yılında Ford’un mümessilliğini alıyor. Anadol’a uzanan süreç, böyle başlıyor. Marshall yardımının da etkisiyle traktör ve ziraat makineleri pazara giriyor, cipler ve kamyonetler memlekette üretilmeye başlıyor. 1955’te ilk “yerli” kamyon, 1963’te otobüslerin babası Magirus piyasaya çıkıyor.

DEVRİM’DEN ANADOL’A

“Yerli” otomobil sevdası, 27 Mayıs sonrasında alevleniyor. 1961 yılının 16 Haziran günü, TCDD mühendislerine bir görev veriliyor: Cumhuriyet Bayramı’nda Cemal Gürsel’in Ankara’da halkı selamlayacağı, tümüyle yerli parçalardan imal edilmiş bir otomobil… Kısıtlı zamana rağmen bu görev, Eskişehir’deki Cer Atölyesi’nde başarıyla yerine getiriliyor ve dört motor, üç otomobil üretiliyor ve biri siyah diğeri beyaz iki otomobil törene yetişebiliyor. Mühendisler, Gürsel’in beyaz otomobile binmesini istiyor ancak o, siyahı seçiyor. Talihsizlik o ki, otomobil yerinden kıpırdamıyor. Kimileri “benzin konulmadığı için” der ancak rivayet muhtelif. Halkı selamlamak üzere otomobile binen Cemal Gürsel’in şu cümleyi kurduğu kayıtlara geçmiş: “Batı kafası ile otomobil yapıyorsunuz ama Doğu kafası ile benzin koymayı unutuyorsunuz…”

Anadol, 1966 yılında seri olarak üretilen ilk otomobilimiz. Aslına bakarsanız yüzde 53’ü yerli. Akabinde Bursa’da kurulan Tofaş, FIAT lisansıyla Murat adlı arabaları üretirken OYAK, Fransız Renault’yu memlekete sokuyor. Yıllar ilerledikçe memlekette üretilen parçaların sayısı artıyor ancak hâlâ yüzde 100 yerli diyebileceğimiz tek otomobil, Devrim. Gürsel’i yolda bırakan iki araba, yazık ki o dönemde yok edilmiş. Elde kalan tek örnek, Eskişehir’de Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii AŞ Müzesi’nde sergileniyor. Devrim’in hikâyesini anlatan Tolga Örnek filmi “Devrim Arabaları” için üretilen replika Devrim ise ODTÜ’de meraklısını bekliyor.

ŞARKILARDA OTOMOBİL

“Han Duvarları”ndaki araba, pek çok şarkıya ve türküye girmiş ama mevzu otomobil, oradan ilerleyeyim… Otomobilin sirayet ettiği ilk şarkılar, kantolar. Udî Kadri Şençalar’ın bestelediği ve Bayan Şükran’la birlikte seslendirdiği “Otuz Altı Modeli”, şeytan icadına gönderme yapan şarkılardan. En bilinen otomobil şarkısı, sözlerini Vecdi Gönül’ün yazdığı Münir Nurettin Selçuk bestesi: “Otomobil uçar gider / Gönlüm gibi geçer gider / Ben talihin peşindeyim / Talih benden kaçar gider…” Bir taş plakta Safiye Ayla tarafından seslendirilen bu şarkı, başta Nesrin Sipahi ve Timur Selçuk olmak üzere pek çok sanatçı tarafından yorumlandı. Ekseriyetle iki kıtası yorumlanan şarkının, Safiye Ayla’nın plağında karşımıza çıkan, pek bilinmeyen kıtası şöyle: “Yol göründü şen gönüle / Atladım otomobile / Yarışırlar o yâr ile / Güzel yolcu güle güle…” Taş plaklarda rastladığımız az sayıda örnekten biri, Elazığlı Süslüzade Hafız Ahmet Bey’in “Otomobil Şarkısı”. O da neşeyle söylenen emsallerinin aksine bir ağıt.

Bir dönem zenginlik simgesi olan otomobilin yaygınlaşması sonrası, iki otomobili olanlar zengin kabul edilmiş. 1933 tarihli Rey Kardeşler opereti “Lüküs Hayat”ın en bilinen şarkısında karşımıza çıkan dizeler, bunun ispatı: “İki tane otomobil / Biri açık biri değil…”

Kudret Şandra imzalı “Çapkın Şoför”, geç dönem kanto örneklerinden: “Arabası Playmouth / Rakı içmiş olmuş dut / Ben de çakırım ağabey / Emirgan yolunu tut” diye başlar ve işi eğlenceye döndürür, çapkınlığa vurur: “Mambo, twist, bossa-nova, rock / Sarışın kız çok oynak / Al yatır kucağına / El sürme dalgana bak” Şarkı şu sözlerle biter: “Güle güle şoför abi, yolun açık olsun… Helal sana yollar, helal!”

Şoför şarkısı çok. Önemli bir bölümü, ikili ilişkiler üzerine kurulu. Adı “Çapkın Şoför” olan bir başka şarkı, Erol Solak imzalı… Solak, “konuşmalı” plağında bir taksi şoförünü canlandırıyor: “Ayağında maksi var / İçinde minisi var / Şimdi kanat açarız / Altımızda taksi var…” Asuman Arsan tarafından canlandırılan işveli bir hanım taksiyi durduruyor, biniyor ve hadise başlıyor. Solak, diğer şarkıdaki gibi rotayı Emirgan’a çeviriyor: “Bir Emirgan yapalım / Seninle dolaşalım / Senden başka kimseyi / Gözlerim görmez cânım…” Hanım bu teklife temkinli yaklaşıyor: “Ben kulak asmam öyle / Şatrafilli laflara / Şoförler racon keser / Çok racon kesme bana…” Şarkının sonlarına doğru, “Âşık olmak günah mı / Vallahi sevdim seni” diyen şoförün aldığı cevap, hadiseyi “mutlu son”a ulaştırıyor: “Evlenirim seninle / Sen beni seviyorsan!” Aynı minvalde ilerleyen Âşık Z. Divani imzalı şarkının adı, “Yolda Kaldım Arabana Alır mısın Şoför Abi”. Dilber tarafından seslendirilen şarkıda yoldan binen hanım kızımız otomobili kenara çektiriyor ve şoförü baştan çıkartıyor: “Seviyorum şoför seni / Gıdıklama okşa beni / Benim cilvelerim yeni / Bilir misin şoför abi // Erkeğimsin sen erimsin / Kaderimsin şoför abi…” Hadise, evde ve yatakta bitiyor.

ÂŞIKSAN VUR SAZA, ŞOFÖRSEN BAS GAZA

Ara başlıktaki, bir kamyon arkası yazısı. Şoförlü plaklar bahsine yaraşır. Örnekleri artırayım: Bir taş plakta Bayan Semiha tarafından seslendirilen “Kadın Şoför”, Adnan Şenses’in sesinden bize ulaşan “Avare Şoför”, Aysel Saygı ve Osman Bayşu’nun birlikte söylediği “Şoför” ve Bergen’in aynı adlı şarkısı, bu hattan yazıya sızanlar. Bu bahiste, Erol Evgin’in seslendirdiği “Şoför Mehmet”i unutmak olmaz: “Şoför Mehmet gider gider / Gece demez gündüz demez / Virajları döner döner / Gözüne hiç uyku girmez // Şoför Mehmet deyip geçme / Onun da bir kalbi vardır / Yarasını sakın deşme / Elbet bir sevdiği vardır” Sosyal sorunlara değinen 1975 tarihli bu şarkının sözlerini Çiğdem Talu yazmış. Bestecisi enteresan: Orhan Pamuk’un babası Gündüz Pamuk!

Adnan Şeker’den alınma “Şoför Şarkısı”, ‘60’lı yıllarda yapılmış sazlı cazlı örneklerden. İçinde enfes bir klarnet taksimi olan şarkıyı seslendiren, Nurinnisa Toksöz: “Arabamız çekmiyor / Yokuşlarda tekliyor / Şu İstanbul kızları / Şoför diye ölüyor // Yandım imanım / Egzoz dumanım // Arabamız çalıştı / Spotlarım alıştı / Genç kızlara öğretirken / Şanzımanım karıştı…” Son örneği Aysel İpar’dan alayım. Kemanlı gazelli “Şoförün Şarkısı”, “Şoförüz nazımız geçmez ellere / Şöhretimiz destan dillere” diye başlıyor, şöyle devam ediyor: “Yollarla başbaşa kalmak ne hoştur / Başka türlü hayat bize bomboştur / Şoförler anadan doğma sarhoştur // Ömrümüz hep dertli kederli geçer / Yollarda geceler uykusuz geçer…”

“Şoför dostu” Er-Ka Balataları tarafından dağıtılan bir reklam plağı, var olan tüm markaların art arda sayıldığı şahane bir şarkıyı içeriyor. Gülayşe tarafından seslendirilen şarkının nakaratı çok eğlenceli: “Dur, dur, yol budur / Şoför abi burada dur / Araban durmuyorsa / Er-Ka Balata durdurur…” Bu plaktan bir süre önce yapılan Zeki Müren plağı “Şoför”, araba markalarının sayıldığı bir diğer plak. Onların yanına, Erkut Taçkın’ın ilk dönem plaklarından “Cadillac”ı koyabiliriz. Yıllar ilerledikçe zenginlik simgeleri değişiyor, tek otomobil – iki otomobil derken markalar devreye giriyor. Cadillac, bunlardan biri. İçinde Limousine geçen bir şarkı var mı bilmem ama yakın zamanlarda böyle bir örnekle karşılaşmak şaşırtıcı olmaz.

ARABANIN DÖNÜŞÜ

‘90’lı yıllar, araba sözcüğünün geri döndüğü yıllar… Anlamı değişiyor elbette: Artık kastedilen atlı arabalar değil, lüks arabalar. Müsebbibi de Mustafa Sandal: “Onun arabası var / Güzel mi güzel / Şoförü de var / Özel mi özel / Bastı mı gaza / Gider mi gider // Maalesef ruhu yok / Onun için hiçbir şansı yok…” Hepimizin bildiği bu şarkının yanına Ceza’dan Karakan’a, Erci E’den Ceynur’a uzanan arabalı şarkıları iliştireyim, Seden Gürel’in seslendirdiği “Bayandan Satılık Araba”yı hatırlatayım ve sözü, otomobil sözcüğünü şarkısında çok güzel kullanan Nazan Öncel’e vereyim: “Gel binelim benim otomobile / Geze geze gidiverelim gene / Ben şoförün olayım senin / Tıngır mıngır gidelim her yere // Ben keten helvalar isterim / Sen Yanık Ömer’im ol benim / Ayran içelim, çöp şiş yiyelim / Yan yana fotoğraf çektirelim…” Tek örnek değil elbette bu. 2009 yazının en iddialı şarkılarından biri olan Sibel Mirkelam’ın “Otomobil”i kontak sesiyle açılır ve “Üstüme gelme otomobilinle / Beni ezme kendi şeridinde” nakaratını barındırır. Kontak sesinden, aynı yaz “Bas Gaza” ile ortalığı karıştıran İsmail YK’ya geçebiliriz: “Sıfır km yeni bir araba alırım / Mahallede kızlara ben havamı atarım / Sağ çek sol çek bir caka atarım / Gözlüğümü takar birden gaza basarım…”

Taksi, dolmuş ve otobüs, otomobilin yanına koyacağımız vasıtalar. Toplu taşımda kullanıldıkları için şarkılarda kendilerine hemen yer bulmuşlar. Emrah’ın seslendirdiği “Amanın yandım taksi / Şu bayanlar ne aksi” nakaratını haiz şarkıyla Fatoş Balkır’ın seslendirdiği “Hey Taksi”, vatandaşın taksiciyle “kapışmasını” anlatan iki örnek. İkincisinin sözlerine göz atalım: “Yağmur yağıyor / Seller akıyor / Hay aksi // Ne bir dolmuş var / Ne bir otobüs / Hey taksi! // Her gün yolda aynı savaş / Durma yürü yavaş yavaş / Yok mu bir taksi ya da hususi? // Boş yok ne aksi / Ne olur al beni / Hey taksi!” Nasıl da tanıdık, değil mi?

Taksilerden söz etmişken Yeşilçam’ın en bilinen karakterlerinden “Şoför Nebahat”i ve şarkısını unutmayalım: “Haydi Nebahat abla / Dodge arabana atla / Dümenimiz yolunda / Gazla ablacığım gazla…” Kadınları şoför koltuğuna oturması başta yadırgansa da ‘30’lu yıllarda desteklenen bir şey hâline gelmiş. 10 Ocak 1934 tarihli Yedigün dergisinde yayımlanan bir makalede şu cümlelere rastlıyoruz: “Kadın eli acaba dünyada neye yaraşmaz? Bilhassa otomobil! Yirminci asrın bu en zevkli oyuncağı, kadın gibi hilkaten zarif ve güzel bir mahluk için en mükemmel dekordur. (…) Direksiyona hâkim olan, frenleri iradesine rameden, mesafeleri hiçe sayan bugünün kadını, dünkü ev kedisi değildir.”

OTOMOBİLİ TAMİRE GELDİ…

Sona yaklaşırken Cem Karaca’nın adını anayım ve pop tarihinde karşımıza çıkan en hazin otomobilli hikâyeyi hatırlatayım… “Tamirci Çırağı’nın hikâyesi bu: “Elleri ak yumuk yumuk, ojeli tırnakları”yla otomobilini tamire getiren kıza vurulan çırağın… “Ayağında uzun etek dalga dalga saçları” diyerek tarif eder bizim çırak ve avuçlarındaki nasırları nereye saklayacağını bilemez. Arabayı geri verecekleri gün heyecanlıdır; “cildi parlak, kağıt kaplı pahalı bir kitap”ta okuduğu hikâyenin gerçek olmasını dileyerek gelir işe. Tulumunu giymez, saçlarını “arkası kuşlu” aynasında tarar. Kızın kapıdan girişiyle yeni bir dönemin başladığına inanmaktadır. Lakin arabanın kapısını açtığında “hilal kaşlar” kalkar ve kızın dudaklarından o yıkıcı sözler dökülür: “Kim bu serseri?” Bizim çırak, gözündeki “tomurcuk yaşlar”ı saklamadan ağır ağır doğrulur. Ustası gelip sırtına vuracak, “unut romanları” diyecek ve ekleyecektir: “İşçisin sen, işçi kal! Giy tulumları…” Şarkının yıllar sonra yine Cem Karaca tarafından yapılmış bir başka versiyonu “Kâhya Yahya”. “Diskoteğin önünde” kâhya olarak çalışan ve “araba plakasından fallar” tutan bir başka emekçinin öyküsü. Bin ümitle şehre gelmiş, umduğunu bulamamış, son çare bu işe başlamıştır. İçeri giren kızlara bakar, onlarla ilgili hayaller kurar. Bu kez usta yoktur, şarkının sonunda kendi kendine verir öğüdünü: “Dur be oğlum Kahya Yahya, gel haddini bil / Sen kahyasın kahya gibi kahyalığını bil…”

Otomobil dediğin türlü türlü: Kimi uçar gider, kimi egzozunda insanı boğar. Taksi, dolmuş, otobüs, kamyon gibi motorlu taşıtlar, kaptıkaçtı gibi tarihe karışanlar ve velespitten bisiklete, faytona uzanan motorsuzlar her zaman şarkıların öznesi olmuş. Hayat onlarla kolay ve onca çilelerine rağmen her biri hep yanımızda. Kiminin aklı eskidedir, klasikleri sever; kimi son model arabasıyla gaza basar, kızlara caka satar. Kiminin parası, kullanılmışına yeter. Eski araba, dertleri de beraberinde getirir. Yazının başlarında “Otuz Altı Modeli”ni anmıştım, sözün sonunu “58 Model Araba”dan söz eden Rıza Konyalı ile getireyim. Sanatçı, plağında, başına dert olan otomobili anlatır. Kaportacı, tornacı, döşemeci, boyacı derken 7150 lirayı elden çıkartmak zorunda kalır; tavadan danaya evdeki her şeyi satar. En çok da “döşemeye ‘pambık’ doldurmak için” istenen 750 liraya acır… Otomobili anlatır dedim ama aslında lafı başka yere götürür. Şarkının sonunda ortaya çıkar bu: “Bu araba beni mahvetti / Paralarımın hepsi tamire gitti / Anamın kolundaki bilezikler de gitti // Nasihatim olsun size vatandaşlarım / Yaşlı karıynan yaşlı araba almayın!”

Yerli otomobil sevdasına düşenleri, içinden otomobil geçen şarkılarla selamladım. Şüphesiz örnekler artırılabilir ama bu kadarı yeter. Kim bilir, belki bir gün bir başka yazıda farklı hatlardan ilerlerim ve sözü otomobillerinin önünde fotoğraf çektirip plaklarının kapağına koyan şarkıcılardan alır, başrolünde otomobilin olduğu hadiseleri anlatan şarkılara getiririm. Şimdilik gaza basıp kaçıyorum, şarkıları size bırakıyorum…

 

 

 


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI