Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

İstanbul kitap fuarına neden gitmemeliyiz?

Cumartesi, 4 Kasım, 2017
Bir zamanlar insanlar gerçekten birilerinin dinlemek için gidermiş fuarlara. Doğrudur, internet yok, posta adresini bulmak zor, yazarla yahut her kimse muhatabın, onunla iletişim kurmak gerçek bir zorluk. Ha illa iletişim kurmana, onu ne kadar çok sevdiğini falan söylemeye gerek var mı, ondan da emin değilim.

a. Uzak. Aşırı uzak. İmza gününe yetişmek için Avcılar’da insanların üzerine balıklama atlayan gördüm. İnsan denizinin üstüne. Metrobüsün içindeydiler. Metrobüs diye bir şey neden var?

b. İndirim falan yok. Yani en azından umulduğu kadar yok. Bir zamanlar varmış, bazı yayıncılar yüzde elli falan indirim yaparmış. Tepebaşı günleri işte, nostalji, yürüyerek fuara gitmek, iki elin dolu müthiş kitaplar almak, Adam Yayınları, işte ne bileyim Aziz Nesin imzası. Ama artık yok. Yüzde yirmi, en kabadayısı yüzde otuz. Onun için de o kadar yol tepmeye değer mi, bilmiyorum. İnternet kullanabilen herkes, aynı indirimle kitap alabilir.

c. İmza günleri çok sıkıcı. İki türlüsü de sıkıcı; kalabalık olan manasız zaten. Sıraya gir, mümkünse imza sayfasını açmış ol elinle, adını söyle, jenerik bir şeyler imzalasın yazar, selfie çek, sıranı sav, başka uzun imza kuyruğuna gir. Ne manası var? açıkçası hiç bilmiyorum. Öteki türlüsü de çok sıkıcı; bekleyen, etrafına bakan, sıkıntıdan kendi yazdığı kitabı okuyan yazarlar. Gelip geçene bakıp dururlar. Sen de her an onlardan biri olabilirsin.

ç. Ç çok güzel bir harf. Çınlama, çın, çın, çın.

d. Çok kalabalık. Aşırı. Bir yanda stant stant gezip ayraç toplayanlar. Öte yanda talebelerini fuara getirmiş öğretmen tedirginliği, pişmanlığı ve telaşı. Çocuklu, çocuk arabalı aileler. Her an birine takılıp onlardan özür dilemen için bekliyor gibilerdir. Vicdan azabı istasyonu, adeta. Çarparsın, çok özür dilersin, vicdan azabı çekersin. Ve üniversite öğrencileri. Kalın paltolar, büyük cepli mantolar giymişlerdir.

e. Eskiden bir zamanmış, o zamanlar nadirkitap.com yokmuş, bazı yayınevlerinin bütün kitaplarını yan yana görebilirmişsin, işte kataloğuna bakıp sahibiyle, o esnada orada olan editörüyle falan konuşabilirmişsin ilanihaye. Şimdi ara ki bulasın o yayınevinin bütün kitaplarını yan yana. Hatta ara ki bulasın bir yazarın bütün kitaplarını yan yana –çok satıyorsa ayrı tabii. Bir de bir adet kitabı varsa, elbette.

f. Uğultu. Sadece uğultu, dinmeyen uğultu. Ayvalık ilinin Cunda ilçesinin Patriça Koyu’nda kesintisiz 23 buçuk yıl geçirmişsin, elektrik iki sene önce falan gelmiş de seni bir traktör römorkuna bindirip cumartesi Taksim’ine atmışlar gibi. Müthiş uğultu. Bir süre sonra bağırmaya başlarsın sen de, herkes gibi. Akşama sesin kısılmış olur. Olur öyle.

g. Salonlar giderek büyüyor ve çoğalıyor. Bu sene yeni bir salon daha eklenmiş. Dışarıya çıkıp döndün, bin kere de gitsen karıştırırsın. Hangi salon nereye açılıyor, ayakyolu neredeydi, hangi pizzacı kazıkçı değildi… Bunlar esasta çok mühim sorulardır. Dışarıdan lahmacun istemek güzel de, yemek de eziyettir. Açlık normale döner. Çünkü her yerde insanlar, her yerde uğultu.

ğ. Yüksek eyvanlarda yatmış uyumuş, o ela gözleri uyku bürümüş, evvel küçük idi şimdi büyümüş.

ı. Çok uzak, çok uğultulu, çok kalabalık.

i. Bir zamanlar insanlar gerçekten birilerinin dinlemek için gidermiş fuarlara. Doğrudur, internet yok, posta adresini bulmak zor, yazarla yahut her kimse muhatabın, onunla iletişim kurmak gerçek bir zorluk. Ha illa iletişim kurmana, onu ne kadar çok sevdiğini falan söylemeye gerek var mı, ondan da emin değilim. Ama diyelim ki muhtaçsınmış bir zaman görmeye, gidip görebilirmişsin buralarda. Söyleşilerini dinleyebilirmişsin. Şimdi? Söyleşiler, ödül törenleri, kutlamalar, lansmanlar, onlar bunlar şunlar hepsi yan yana, üst üste, sırt sırta [ve hepsi üst katta, asansörler, merdivenler, bulmak gayretleri]. Tam bir rabarba, kimi zaman (mübalağa etmiyorum) kıyamet atmosferi. O şarabı içmezse ölecekmiş hastalığına tutulanlarla, o kitabı yeteri kadar tanıtamazsa ölecek hastalığına tutulanların amansız cengi. Mağluptur bu cenkte galip olan.

j. Ne yandasın sürmeli kekliğim, ne yanda.

k. köylü -biraz sessizlik- ne tuhaf bir kelime.

l. Kalabalık, uzak, uğultulu, üstelik indirim de yok. Üstelik aradığın her şey de yok. Eskidenmiş onlar. Eskiden de var mıymış, bilemiyoruz. Yakın geçmiş nostaljisi olarak Tepebaşı fuarı.

m. Metrobüs, biraz sessizlik, ne korkunç taşıt.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI