Gerçek gündem sizi çağırıyor

Perşembe, 2 Kasım, 2017
İktidar için, 2013'te "Gezi", 2015'te 7 Haziran Seçimi ve son olarak 2017'de 16 Nisan Referandumu gibi biraz da kendiliğinden gelişmiş olaylar, bu konudaki sıkıntılı hatıralar olarak not edildi. 2019'da bir yenisini yaşama riski hamleleri belirliyor. Dış politika ve AKP'ye dönük operasyonlar üzerinden dengenin "güç" kısmına hayli (hatta biraz fazla) yüklenildi. Fakat araştırmalar bu yüklenmenin "destek" tarafına aktarılmasında sıkıntı olduğunu gösteriyor.

Geçen hafta Büyükada tutuklularının, iki gün önce de Özgür Gündem davasındaki son tutuklu sanıklar İnan Kızılkaya ve Kemal Sancılı’nın tahliye edilmesi artık periyodik hale gelen “yumuşama” söylentilerini yeniden dolaşıma soktu. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na hükümet çevrelerinin ve yandaş basının gösterdiği özel ilgi de, “değişim” laflarına zemin yapıldı. İktidarın en uç ideolojik – politik sembol ve refleksleri eş zamanlı kullanma becerisine ve iktidarda kalmaktan daha önemli bir tutarlılık tanımadığı için kolay koalisyon yapabilme / değiştirebilme kabiliyetine hâlâ “arayış” muamelesi yapanlar çıkıyor. Fakat Cumhuriyet gazetesi davasından yine tahliye çıkmaması, Osman Kavala’nın tutuklanması ve beklenen AKM’yi yıkma hamlesinin yürürlüğe konması, yine “Gezici” suçlamalarının hortlaması gibi işaretler, soluduğumuz siyasi havanın yakın zamanda pek değişmeyeceğini gösteriyor. Çok uzun bir süredir zehirli bir havanın hâkim olduğu bu atmosferde, giderek kronikleşen ama aynı zamanda da kabullenilen solunum yetmezliği de ağır hasarlar, kalıcı sakatlıklar vermeye devam ediyor.

Sınırlı oksijen bulunan alanlarda mümkün olduğunca az ve yavaş hareket etmenin yaşamsal önemini dağcılar, madenciler, dalgıçlar, itfaiyeciler gibi böyle riskler konusunda deneyimli meslek erbabı çok iyi bilir. Şartlar değişene veya bir kurtarıcı gelene kadar mümkün olduğunca hareketsiz kalmak ve durumu korumak tek çaredir. Çünkü söz konusu alanlarda camı kırarak, havalandırma vanalarını açarak veya soluğunuzu kesenleri üzerinizden iterek durumu değiştiremezsiniz, beklemek ve olanla yetinmek zorunda olmak basit kurallara uymakla mümkündür. Ama herkesin gönüllü olarak veya – başka bir gönüllük hali olan kabullenmekle – içinde kalmaya devam ettiği siyasal ve sosyal atmosfer koşulları için durum böyle değil, olmamalı. Türkiye uzunca bir süredir çok önemli değişimlerin yaşanmadığı katı bir siyasi kilitlenme yaşıyor. Küçük (bazen belki biraz daha yüksek) dalgalanmalar yaşansa da, belirleyici dengeyi değiştirecek bir hareketlenme olmuyor. Pozisyonları korumak asıl öncelik olduğu için, durum aynı kalıyor.

Güvenilir araştırmalar neredeyse beş yıldır devam eden dengenin üç aşağı beş yukarı sürmekte olduğunu gösteriyor. Taze anketlere göre kabaca resim şöyle: AKP yüzde 43 – 48 bandında hareket ediyor. CHP yüzde 25 seviyesinin iki puan altı veya üstü aralığında sabitlenmiş gibi. MHP ve HDP 1 Kasım 2015 oranlarına yakın bir düzeyde direniyor. Meral Akşener’in İYİ Partisi denkleme dahil edildiğinde de, küçük esneme paylarından ve ağırlıklı kararsız oylardan geçişlerle sağladığı destek, denklemi değiştirecek bir düzeye ulaşamıyor. Türkiye’nin son beş yılında hepsi son derece sarsıcı bir sürü toplumsal, siyasal gelişmeye rağmen çok da değişmeyen bu tablonun aslında kararlı bir denge oluşturmadığı ve çokça söylendiği gibi güçlü bir konsolidasyon resmi vermediğine ve nedenlerine birazdan dönmek üzere, verilerin kısa vadeli sonuçları hakkında birkaç noktaya daha işaret koyalım.

AKP’nin ve Erdoğan’ın MHP’ye olan ihtiyacı hiç olmadığı kadar artmış ve bir mecburiyet halini almış görünüyor. AKP’den kaymalar parti tercihini değiştirmek yerine kararsız alana küçük ama düzenli geçişler biçiminde izleniyor. İktidar bloğuna dahil olarak ve olağanüstü kongre sürecini tasfiye operasyonuna döndürerek zorunlu ama riskli bir hamle yapan Bahçeli, iddiaların aksine “politik yolunu” tüketmemiş, bir “bekleme pozisyonu” sağlamış gibi. MHP, 1 Kasım 2015’de AKP’ye giden bir kısım oyun geri dönüşüyle Akşener’e rağmen baraj sınırının üzerinde tutanabilme şansını zorluyor. Bir başka önemli sonuç da, AKP’nin milliyetçi seçmeni temsil bakımından MHP’yi geçmiş olması. Bu haliyle, kağıt üzerinde “yeterli” oy desteğine sahip görünen iktidar bloğu, Erdoğan ve onun iktidar tahayyülü söz konusu olduğunda ise hâlâ kendisini “güvenilir” sınırda hissetmiyor. Tıpkı 16 Nisan’da görüldüğü gibi. Durumunu, pozisyonunu korumak konusunda iktidar partilerinden bile daha muhafazakâr tutum alan CHP’nin, hamle ve gündem oluşturma gücü neredeyse tamamen sınırlanmış HDP’nin, herhangi bir durum edinememiş olmasına rağmen peşinen “durum korumaya” yönelmiş İYİ Parti’nin oluşturduğu muhalefet alanı da fazlasıyla durağan. (Bir önemli not; her şeye rağmen HDP hâlâ en büyük Kürt partisi. AKP bir zamanlar sağladığı en çok Kürt oyunu alan parti ünvanını geri alamadı). Son olarak, muhalefet ve iktidar tarafında aktif politik aktörlerin tamamının küçük yüzdelik hareketler üzerinden ince matematik ve durum koruma dışında bir politik vizyon üretme enerjisi olmadığını da kaydedelim.

Peki, defalarca tekrarlanan bu tabloyu kararlı bir denge, iktidar açısından güvenilir bir konsolidasyon olmaktan çıkartan ne? Bu sorunun cevapları da yine araştırmaların ayrıntılarındaki bazı verilerde saklı. Her şeyden önce, pek değişmiyor görünen bu desteğin inanç, takdir ve güven kısmındaki aşınma giderek daha belirgin biçimde ölçülüyor. Güvenilir araştırmaların birbirini destekler biçimde ortaya koyduğu veriler, iktidara desteğini sürdüren kalabalığın hem kendileri, hem de ülke için daha parlak bir gelecek fikrinden uzaklaştığını, mevcut iktidarı “başarılı” buldukları başlıkların ve oranların istikrarlı biçimde azaldığını gösteriyor. Fakat büyük seçmen blokları, yukarıda aktardığım tablodaki politik aktörleri takip ve taklit ediyor. Pozisyonunu değiştirme riskine girmeyip, durumunu korumayı öne alıyor. Kendisinin açık biçimde hissettiği gerçek problemleri perdeleyen bahaneleri, inandığı için değil, kendi davranışını meşrulaştırmak için tekrar ediyor, besliyor. Ancak bütün çapraz sorularda, aslında sorunun farkında olduğunu gizleyemiyor. Kaybetme endişesiyle rehin alınmaya rızası devam ediyor olsa da, “gerçek gündeme” ilgisi giderek artıyor. Terör, dış tehdit, iç düşman gibi zorlama gündemlere karşı işsizlik, eğitim, sağlık gibi başlıkların sıralamadaki yeri yükseliyor.

Bu nabzı dikkatli biçimde tutan ve izleyen iktidar da bu tablonun kırılgan bir denge olduğunun farkında. Dava, parti, ideoloji, konjonktürel avantajlar, dış destek, başarı hikayesi, pozitif beklentiler, sorun çözme kapasitesi, geniş konsensus ve benzeri imkanları birer birer kaybetmiş iktidarın, içeride ve dışarıda gücünün kaynağı olarak öne sürebileceği tek şey, her şeye rağmen çoğunluk oyunu kaybetmiyor olmak. Bu çoğunluk oyunun devamı da, gücünü koruduğu konusundaki inandırıcılıkla ilişkili. Güçlü olduğu için destek sürüyor, destek sürdüğü iddiasıyla gücünü koruyor. Ancak dengenin her iki tarafında da, anlamlı bir değişim, en küçük bir gerileme işaretine bile tahammül payı yok. İktidar için, 2013’te “Gezi”, 2015’te 7 Haziran Seçimi ve son olarak 2017’de 16 Nisan Referandumu gibi biraz da kendiliğinden gelişmiş olaylar bu konudaki sıkıntılı hatıralar olarak not edildi. 2019’da bir yenisini yaşama riski hamleleri belirliyor. Dış politika ve AKP’ye dönük operasyonlar üzerinden dengenin “güç” kısmına hayli (hatta biraz fazla) yüklenildi. Fakat araştırmalar bu yüklenmenin “destek” tarafına aktarılmasında sıkıntı olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu yüklenme şimdilik dinamizm değil, belirsizlik nedeniyle durgunluk üretiyor. Bu örtülü sıkışma, muhalefet radikal hamlelerin uzağında durmaya devam ettikçe ve gündem kontrol edilebildikçe kolay yönetiliyor. Ama zaman bu kolaylık lehinde akmıyor olabilir. Veya bu atmosfere tahammül göstermeyip daha fazla hava almak için camları açma önerisi beklenenden fazla destek bulabilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI