Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Sertab sihirli telomerler diyarında

Salı, 31 Ekim, 2017
Bir gün gideceğimiz gerçeğini kabullenmektense ya hayatı kandırmaya ya da o bizi öldürmeden biz kendimizi öldürmeye çalışıyoruz. Düşününce, ikisi de birbirinden delice.

Sertab Erener 100 yaşına kadar yaşama hedefiyle telomer tedavisi görüyormuş. Bu amaçla her gün bir hap alıyormuş. 100 yaşında hâlâ sahnede olmak, konser vermek istiyormuş. Pazar günkü Ayşe Arman röportajında söylediği bu sözler iki gündür epeyce konuşuluyor.

Uzun zamandır hayatımızda olup da fiziken pek değişmeyengillerden, Sertab Erener. Çok sevdiğim Lal albümünde “Bir duru sözle gönül alana/Bir kuru dalda çiçekle gelene/Gitti gidiyor yaralı yüreğiiim” diyordu. Son albümü Kırık Kalpler Albümü’ndeyse “Bir gülü kurutur, kurursa unuturum” diyor. Sonraki albümlerinin hiçbirinden o gürül gürüllüğüne tezat mayhoşluktaki Lal tadını alamadım. Kendisine dair belirgin bir duygum yok ama sesini hep sevdim.

İnsan röportajı okuyunca, hâliyle, düşünüyor. Yüz yaşına kadar yaşamak ister miyim? Bu soruya verebildiğim cevap, doğal yollarla mümkünse ve zihnen, bedenen çalışır vaziyetteysem, niye olmasın? Ama o kısım zor işte. Doğal yollarla yüz yaşını devirenler rekorlar kitabına giriyor ya da Okinawa adası gibi bir tık sonra masal diyarı diyebileceğimiz yerlerde yaşıyor. Hayatları kendinden meditasyonlu. Bizim çoktan dert seçmeli kaotik hayatlarımızdan o yüzlük çıkmıyor, çıkmaz. Az çok sağlıklı bir 70-80 görmek, tamamen bize bağlı olmayan iyi senaryo gibi görünüyor.

Doğal yollardan çok fazla uzaklaşıp bu telomer hadisesinde olduğu gibi bilimkurgusal bir vaziyet alınca işler, iticileşiyor. Sertab Erener bu gençlik sektörünü en yakından kovalayanlardan. Kök hücre mi çıktı, ilk onun yüzünde görüyoruz. Yıllar geçse de yanakları hep ambalajından yeni çıkmış gibi. Bu son telomer olayı kendi sözleriyle şöyle:

“Son 10 yılda, genetik alanında çok acayip şeyler oldu. Olmaya da devam ediyor. Ben de manyak gibi takip ediyorum. Hücrelerin kromozomlarının ucunda, telomer adı verilen sarmal bir şey var. Bir ayakkabı bağının ucundaki koruyucu lastik gibi bir şey. İşte o telomerler, doğduğumuz günden ölene kadar azalmaya başlıyor, yani kısalıyor. Herkeste kısalması farklı hızda oluyor. Bir fark ediyorlar ki, kısalan telomerleri uzatabilirsen daha fazla yaşıyorsun. Çok hızlı kısalırsa da ömrün azalıyor. Bunu araştıran bir bilim insanı var, Bill Andrews. Telomer biliminin geldiği son noktayı anlatan bir kitap yazdı. Ben deli olduğum için o kitabı okudum.”

.

Baştan merak ettiysem de, “ayakkabı bağının ucundaki koruyucu lastik”e gelince bir koptum ben. Birkaç yıl önce, çok güzel bulduğum ellili yaşlarda bir spikere sırrını sorup “Yüzüme her gece koyun plasentası maskesi sürüyorum,” cevabını aldığımda da öyle olmuştum. Doğallık, tazelik vaat eden bir şey bu denli grotesk bir yolla elde edilmemeli gibi geliyor insana. İşin içine plasenta falan girince masallarda, fantastik-korku edebiyatında bakire kanı içenler, cenin yiyenler, ölümsüzlük peşinde canavarlaşan kötü kahramanlar geliyor akla. Bırrr. Hayatı aşkla sevmekle hayatın etine tırnak geçirip sızan kanı yalamaya çalışmak arasında çok da ince olmayan bir çizgi var galiba.

“40’lar yeni 30’lar, 30’lar yeni 20’ler” söylemleri gümbür gümbür. Hayatımızı kuşatan, kozmetik devlerinden eğlence sektörüne uzanan dev ağın katkısıyla gençlik güzelce bir uzadı, evet. Bedenle ruh arasındaki makas açılırsa da durum çok hoş olmayacağı için bu gençlik sevdasını bir dereceye kadar paylaşıp destekliyorum. Elbette yediğin içtiğin, kaç adım attığın önemli. Yine de gençliğin öncelikle zihinsel gençliğe bağlı olduğuna inanıyorum. Bu da hayal ve heyecanı kaybetmemekle ilgili. Geçen yazımda da söylemiştim: Tanıdığım “yaşsız” insanların çoğu dünya yıkılsa bir yerlerde kendi bahçesini sulayanlar. Yıkılan dünyayı da görmezden gelmeden, ama. Öyle üç maymun oynayarak da iyilik, güzellik olmuyor çünkü. Her şeyin esası denge, onu da kuran, kuruyor.

Ayşe Arman röportajın bir yerinde sormuş: “Sertab, sen genç kocan olduğu için mi bu meselelere kafayı taktın?” Elli iki yaşındaki Sertab Erener, iki yıl önce kendisinden 20 yaş kadar küçük müzisyen sevgilisiyle evlenmişti. İkilinin o zaman yaptığı röportajı da bu yazıyı yazarken okudum. Erener’in oradaki cevapları bana bu son röportaja oranla daha samimi geldi açıkçası. Evet yirmi yaş kallavi bir fark. Erkekler bunu her zaman yapıyor, kadın yapınca “auww” demeye gerek yok tabii ama esas mesele bu da değil. Bana göre yaşça birbirine yakın insanların birbirini belli açılardan anlama ihtimali daha yüksek, normal koşullarda. Ne ki koşullar pek normal değil ve son yıllarda bu kuşaklararası ilişkiler çok arttı. Sebepleri, var. Bu konuyu daha sonra ayrıca yazacağım. “Aşkın yaşı olmaz” ya da “kimin kimi hangi yaşında tutturacağı belli olmuyor, büyük konuşmamak lazım” gibi güvenli bir noktada bırakayım şimdilik.

Bu gençlik fetişinin, ölümsüzlük çabasının öteki ucunda da bir özyıkım hikâyesi var. Hele şöyle ya da böyle sanatla ilişkili, tutkulu ve hayattan/kendinden beklentileri yüksek ruhlar için bu büyük risk. Aşırı sigara, alkol tüketimi, uykusuzluk, her şeyi uç noktalarda yaşarken kendindeki potansiyeli gerçekleşmekten kaçmak da, madalyonun öbür yüzü. Kendi adıma çocukluktan beri her iki uca da yakın biri olarak dengede durmaya çalıştım. Bazı konularda başardım, bazı konularda pek olmadı ama deniyorum hep. Gördüğümse şu: Her iki uç da aslında hayatı çok fazla, belki lüzumundan fazla sevmekten kaynaklanıyor. Bir gün gideceğimiz gerçeğini kabullenmektense ya hayatı kandırmaya ya da o bizi öldürmeden biz kendimizi öldürmeye çalışıyoruz. Düşününce, ikisi de birbirinden delice. Telomer diyarları ve yirmi beşinci sigara bir noktada birleşiyor. Hayata çelme takmaya çalışırken, kendimizi kandırıp duruyoruz.

Oldukça insanız, şimdi buradayız ve hepimiz bir gün öleceğiz, kesin bilgi bu. Bunu ne hızlandırmaya ne de çok yavaşlatmaya çabalamadan, elimizden geleni yapıp kendimizi hayata bırakmak en güzeli galiba.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI