Kadın karşıtı kardeşlik: Din, bilim ve iktidar - II

Çarşamba, 25 Ekim, 2017
Eskiden görünmezliğe mahkum edilen, görünmezlik perdesini yırtabildiği zaman şaşkınlık yaratmıştı. Laik ataerkinin illüzyonuyla görünmez kılınan zihinlerde de yok sayılmıştı çünkü. Çok benzer biçimde dindar ataerki de şimdilerde Ak Parti iktidarında başörtüsünün özgür kalmasına dayanarak mücadelenin tamamlandığı fikriyle kadınlara kendi biçtiği rolü dayatmaya yelteniyor.

Laiklik ilkesiyle iktidarın, cumhuriyet tarihi boyunca dini ve asıl olarak da İslam’ı, toplum hayatında görünmez kılmayı amaçladığından söz etmiştim önceki yazımda. Bu görünmezlikte aslan payı kadınlara düşmüştü, malum. Dindar kadının, başörtüsü yasaklarıyla dayatılan kamusal alandan dışlanışı, laisizmin bizde İslam karşıtlığı olarak uygulanışını aynı anda kadın karşıtlığına da dönüştürmüş oldu.

Modernleşmeci devlet ideolojisiyle hemhal olmuş ataerki yüzünden bizde laiklik, kadın karşıtı bir yönetim anlayışına dönüştü. Başörtülü kadın karşıtlığıydı görünen ama şüphesiz temelinde yatan, kadına, cinsiyet rolü biçmekle, yön çizmekle maruf eril hegemonyaydı. Ataerki kadın karşıtlığını öyle ustaca gizledi ki bu modernleşmeci, laik, Kemalist ideoloji içinde dindar kadın, dindar ya da İslami kimliğiyle görünemez kılınırken, dayatılan normu kabul ederek kamusal alanda varlığını mümkün kılan kadın sayısı arttığı için sistem, kadın özgürlüğüyle özdeşleşti.

Connell, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar adıyla Türkçeye çevrilen eserinde evrensel bir yapı oluşturan ataerkilliğin, teknolojik gelişme sonrası modern iktidarlar eliyle sürdürülebilirliğini, kadınları ayrıştırma politikasına bağlar. Teknolojik gelişme ve endüstriyel üretimle birlikte kaçınılmaz olarak artan çalışma hayatına kadın katılımından kamu yönetimlerinin uzak kalması imkansızdı. Böyle olunca modern iktidarlar, devlet yönetimi dahil olmak üzere her alanda kadın katılımını, “kadını denetleyerek” gerçekleştirmeye yöneldi.

Tam olarak Kemalizmin gerçekleştirdiği de buydu işte. Bir biçim tahayyül edildi kadın görünümü üzerine. Prototip oluşturuldu. Kemalizmin “çağdaş kadın” adını verdiği bu prototip, kamusal hayata katılmak isteyen kadınlar tarafından özümsenmeliydi. Toplumsal evrimin geldiği bu aşamada ev içi üretimin değer yitirdiği oranda değersizleşen kadın emeği, doğal olarak kadınları emeklerinin karşılığını alabilecekleri kamusal alana yöneltti ve giderek arttı o prototip gereği yaşayan kadın sayısı. Cumhuriyet öncesine kıyaslanamayacak kadar yükselen kadın görünürlüğüyle de modern Kemalist rejim, kadını özgürleştiren yönetim tarzı olarak algılandı. Laiklik bu nedenledir ki cumhuriyet ideolojisinde kadın haklarıyla özdeşleştirilerek parsayı topladı. Dayatılan normu içselleştirip, çizilen role uyum sağlayan kadınlar, kendileri için biçilen bu cinsiyet rolüne uygun davranışı, duygu ve düşünceleri de geliştirerek sonraki nesillere aktardılar.

Yıllarca süren bu olguyla görünmezliğe mahkum edilmiş kadınlar, çoklarınca yok sayıldı. 60’ların ikinci yarısından itibaren yok sayılanların itirazı, isyanı çıktı karşımıza. Dayatılan normu benimsemeyip kendi İslami kimliğiyle kamusal alanda üniversitelerden başlayarak yer almaya çalıştıkları zaman bu isyankarlar, yine başlangıçta önemsenmedi. Görmezden gelindi ya da 68 kuşağının özgürlükçü ruhu içinde bir iki aykırı örnek olarak algılandı. Ama isyan ateşi çabuk yayılır malum. Hem devletin laik ataerkil iktidarına hem toplumun ve ailelerinin dindar ataerkil iktidarına karşı aynı anda mücadele vererek 70’leri aşan dindar kadın isyancıların başörtüleriyle aldıkları yol bir hayli ilerleyip görmezden gelinemeyecek sayıya ulaştığında 12 Eylül, diğer özgürlükler gibi başörtülü özgürlüğü de yasakladı. Adı türbana dönüşerek bir süre devam eden yasaklara rağmen üniversiteler bitirilip kamusal alanda görünürlüğü arttı başörtülü kadınların. Özgürlük ve eşitlik talepleri de arttı aynı oranda. Başörtüleriyle, özel sektörde olduğu gibi kamu sektöründe da çalışma şansını Özal döneminin kısmi özgürlükçü yönetim anlayışı sırasında yakaladı. Fakat 90’ların ikinci yarısı, unutulmaya yüz tutmuş handiyse evrim geçirdiği sanılan, ayrıştırıcı Kemalist ideolojinin yeniden sahne aldığı zamanlar oldu. 28 Şubat’ta Sincan’da caddelere çıkan tanklarla yetinmeyen darbe, başörtülü kadınlar üzerinden silindir gibi geçtiğinde okullardan atılıp kamudan ihraç edilen başörtülü kadınlar artık eğitimli, meslek sahibi özgür bireylerdi. Ataerkinin din içine ve devlet içine sızmış her türlü biçimine karşı direnç geliştirmişlerdi. Destek de almışlardı gerçi mücadele sürecinde erkeklerden. Gerçek şu ki, post modern darbe sürecinde ideolojik kamplaşma doğrultusunda çoğu dindarın desteklediği şey başörtülü kadının özgürlüğü değil sadece başörtüsünün yani İslami kimliğin özgürlüğüydü.

İşte bu yıllarda karşı kamptan yükselen sesler arasından çok duyulan sözlerden biriydi “nereden çıktı bunlar” sorusu. Eskiden görünmezliğe mahkum edilen, görünmezlik perdesini yırtabildiği zaman şaşkınlık yaratmıştı. Laik ataerkinin illüzyonuyla görünmez kılınan zihinlerde de yok sayılmıştı çünkü. Çok benzer biçimde dindar ataerki de şimdilerde Ak Parti iktidarında başörtüsünün özgür kalmasına dayanarak mücadelenin tamamlandığı fikriyle kadınlara kendi biçtiği rolü dayatmaya yelteniyor. Başörtüsü yasaklarına direnişin özündeki kadın özgürlük mücadelesini görmediklerinden, uzun kadın mücadelesinin sonunda Ak Partili yıllarda gelen başörtüsü serbestisini, bu defa kadınlara biçilecek yeni rolün aracı kılmaya çalışıyorlar. Önce başörtülü kadınları hizaya sokarak “yeni” prototip üretme denemelerine girişmiş haldeler. Madem artık başörtüsü serbest o halde kadınlar tam da onların istediği biçime girmeli. Evde, sokakta, işte kadın kıyafetine, davranışına, iş hayatındaki konumuna hatta kariyer çabasına karşı annelik rolüyle dayatılan yeni “ayrıştır-tabi kıl” taktiği. Her vaaz kürsüsünden, gazete köşesinden fışkıran da ataerki. Falan parti filan ideoloji, din, kültür değil her zaman hepsinin içine sızabilen, girdiği kabın şeklini alan su gibi her kılığa bürünen eril hegemonya bu. Kadınları ayrıştırarak bir kısmını tabi kılan modern iktidarların yaptığı aynıyla devam ediyor. Zaten tüm politikalarıyla artık “yeşil Kemalizm” olmuş, geçmişten tanıdığımız bütün sağ partiler gibi devletçi kimliğe bürünmüş sıradan partilerden birine dönüşen Ak Parti eliyle.

Müftülüklere verilen nikah yetkisi de bir vakitler görünmez kılınan başörtülü kadının kamusal alana çıkışı nasıl şaşkınlık yarattıysa aynı şekilde hayret uyandırdı. Toplumda böyle bir ihtiyaç olmadığını söylüyor pek çok kişi, görünmez kılınanı yok saydığı için. Biraz da laik ataerkinin zihinlere kazıdığı tek tipçi dayatmayı eşitlik zannettiği için. Şüphesiz din kılığındaki atareki de boş durmuyor, durmayacak. Müftülük nikah yetkisini, geleneksel rollerin dayatılması için elverişli bir araç olarak kullanmaya çalışacak, tıpkı yakın geçmişte başörtüsünü kullandığı gibi. Neyse ki iktidar partisinin tekrar “gömlek değiştirme” vakti geldiğinden, İslamcı kimliği sıyırıp atmaya çalıştığı açık. Zaten kamu kurumu olan diyanetin yönetimindeki devlet memurları olan müftüler de iktidar partisinin devletçi-milliyetçi yeni kimliğiyle harekete mecbur. Din kılığındaki ataerkinin hevesi kursağında kalacaktır. Başka biçimleri berdevam kuşkusuz. Mücadele de…


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI