Trump'a tutunamamak

Pazartesi, 23 Ekim, 2017
Türkiye’deki bazı gözlemcilerle birlikte Erdoğan ve AKP çevreleri, bir yandan ne yaptıklarının farkında olmakla birlikte, Obama gidince ve onun devamcısı olacak H. Clinton seçimi kazanamayınca, yerine gelecek Trump yönetimiyle, bütün geçmişi silerek ilişkilerde yeni bir sayfa açmayı umut ettiler. Ama yanıldılar.

Türkiye’nin ABD ile yaklaşık 70 yıldır süren yakın ama sorunlu ve iniş çıkışlı ilişkisinde hiç böyle bir dönem yaşanmamıştı. Öyle ki, Türkiye’ye yönelik gerek ABD resmi açıklamaları, gerek düşünce kuruluşu raporları ve gerekse medya dili çok uzun süredir bu ölçüde olumsuz olmamıştı. Sonuçta ABD, Türkiye için kritik bir güç, o kadar ki, 2002’de AKP’nin iktidara gelmesinde en önemli dış desteği sağladı ve bunun farkında iktidar çevreleri de en çok da bu yüzden endişeli olmalı.

Bu yazıda ABD’nin bir dönem desteklediği, hatta umut bağladığı AKP’ye ve Erdoğan’a yönelik politika değişikliğinin nedenleri üzerinde duracağım. Şu anki tabloda sorunun, Trump yönetimi vs gibi etken ve aktörlerin çok ötesinde olduğu, en temelde sorunun kökeninde Erdoğan’ın 2000’lerin başında ABD ile yaptığı pazarlığı tek taraflı olarak bozmasının yattığını ileri süreceğim.

KEMALİZMİN TASFİYESİ OLARAK AKP

2000’lere gelindiğinde Türkiye’deki siyasal sistem birçok açıdan küreselleşme sürecine uyumsuzluk gösteriyordu. Hakim Kemalist anlayış, Soğuk Savaş döneminde muteber olan laikliği İslamcı kimliği, milliyetçiliği ise sol hareketi ve Kürt kimliğini baskılamak için kullanmış, (kritik özelleştirmelere karşı çıkarak) devletçilikten tam olarak vazgeçmek istememiş, ordunun siyasal sistem içindeki ağırlığını devam ettirmeye çamışmıştı. 2000’lere doğru artık bu siyaset bir tıkanma noktasına gelmiş, şu anda İslamcıların yaptığı hataya Kemalistler düşmüş, bir yandan Batı sistemi içinde yer alırken, öte yandan o sistemin dayattığı dönüşümlere ayak direme gibi bir yolu seçmişlerdi.

AKP tam da Kemalizm ile küreselleşme sürecinin gereklilikleri arasındaki gerilimin 2001 krizi gibi, bir ayağı dışarıda olan bir müdahaleyle dış vurulduğu bir bağlamda ortaya çıktı. Türkiye’de devlet yapılanmasının dönüştürülmesi gerekiyordu ve bunun Kemalist siyasetçiler ve kadrolarla yapılması imkanı olmadığı anlaşılmıştı.

İSLAMCILARIN BATI’YLA UZLAŞISI

Erbakan ile yolları ayıran “Yenilikçiler” ABD ve Avrupa çevreleriyle o dönemde sıkça gerçekleştirdikleri temaslarda şu üç alanda söz verdiler. Milli Görüş hareketinden farklı olarak iktisaden sanayileşme/kalkınma yerine neoliberalizme/tüketim ekonomisine tam bağlılık, siyaseten demokratik reformların yapılması ve dış politikada başta AB üyeliğinin istenmesi ve İsrail’e dönük çatışmacı üslubun terkedilerek Batı bağlantısının sürdürülmesi. Böylece, İslamcılar hem kendi siyasal duruşlarını, hem Türkiye’deki devlet aygıtını dönüştürecekler, bu dönüşümü de Ortadoğu’daki İslamcılara model olarak sunacaklardı.

Aslında bakılırsa, bu pazarlık 2002’den itibaren gayet iyi işledi. Türkiye bu “ılımlı İslamcılık” siyasetinin parlak bir örneği olarak hem ABD hem de Avrupa çevrelerinde büyük övgü aldı. Öyle ki, şimdi topa tutulan Amerikalı uzmanların uluslararası toplantılarda nasıl AKP savunuculuğu yaptığını bu tür toplantı ve platforlarmda bulunan herkes tanık olmuştur. 12 Eylül darbesinin kritik ismi Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabını AKP’ye yakın bir yayınevi yayınlıyor, dahası 2008’de AKP’ye, karşı hamleyle kapatma davası açıldığında, şimdi darbecilikle suçlanan Henri Barkey ve eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz Newsweek dergisinde “Yargıçların Darbesi” diye bir makale yayınlayarak tepki gösteriyorlardı.
Bu övgü ve destek kabaca 2011’e kadar devam etti ve bu tarihten itibaren dönüşmeye başladı. 2013’ten itibarense artık bunun yerini eleştiriler almaya başladı.

ARAP BAHARINI AKP BAHARI YAPMAK

ABD ile AKP arasındaki ilişki Arap Baharı sürecinde kırılmaya başladı. Laik otoriter rejimlerin ılımlı İslamcı hareketlerce tasfiye edildiği bir tarihsel dönemeçte, Erdoğan, muhtemelen Davutoğlu’nun da etkisiyle, bu tarihsel dönüşümü bir fırsata çevirerek Tunus’tan kuzey Irak’a uzanan bir hatta Yeni Osmanlıcı bir hayale kapılarak bölgesel bir hegemonya kurmak istedi. Bu noktada Erdoğan-Davutoğlu ikilisi tarihin önemli bir fırsat sunduğunu düşünerek Batı ile yaptıkları pazarlığı tek taraflı bozmaya çalıştılar. ABD/AB desteğiyle iktidarı devam ettirme yerine, Erdoğan’ın lider olacağı bölgesel bir hegemonyanın üzerine oturmayı tercih ettiler. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin İslamcı hareketi dönüştürüp Ortadoğu’ya “model” olması beklenirken, Erdoğan “lider” olmaya çalıştı.

Ne var ki, gerçekçi temele dayanmayan, hazırlıksız, bir siyasal program yerine hamaset üzerine kurulu bu maceracı deneme, çok iyi bilindiği gibi, büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Hem Ortadoğu’da İslamcılığın dönüşümü, hem de AKP’nin buna model olma deneyimi başarısız oldu. ABD, Erdoğan’ın yaptığı şeyi gördüğü için arasına mesafe koymaya başladı. Sonuçta, Erdoğan’a verilen desteğin arkasında on yıl önce yapılan bu pazarlık yatıyordu ve bunun koşulları ortadan kalktığında, ABD’nin artık Erdoğan’ı desteklemesinin bir gereği kalmamıştı. ABD’nin desteğinin kesilmesiyle birlikte Gülencilerin verdikleri destek de kesildi ve ilk mesaj 17-25 Aralıkta geldi. Erdoğan da bunun farkında olduğundan, ilk tepkisi içeriye yönelik oldu. Artık giderek yönetme kaygısından, iktidarda kalma kaygısına evrilen bir siyaset anlayışını benimsedi, Batı’nın bir şekilde kendisini tasfiye etmesinden çekinerek, her olayı kendisine yönelik olarak almaya başladı.

TRUMP ÇARE OLMAYINCA AVRASYACILIK

Türkiye’deki bazı gözlemcilerle birlikte Erdoğan ve AKP çevreleri, bir yandan ne yaptıklarının farkında olmakla birlikte, Obama gidince ve onun devamcısı olacak H. Clinton seçimi kazanamayınca, yerine gelecek Trump yönetimiyle, bütün bu geçmişi silerek ilişkilerde yeni bir sayfa açmayı umut ettiler. Ama yanıldılar. Sorun Amerikan yönetimlerinde değil, Erdoğan’ın temsil ettiği siyasetteydi, o siyasetin temelleri ortadan kalkmış, dahası pazarlık iki taraftan daha küçük ortak tarafından bozulmuştu.

Trump’ın beklenen karşılığı vermemesi üzerine, Erdoğan’ın buna tepkisi içeride baskıyı artırırken, dışarıda Avrasyacılık anlamına gelecek arayışlar içine girmek oldu. Bir yandan içeride Avrasyacı grupların desteğini aldı, öte yandan Rusya ve İran’a yaklaşmaya başladı. Dış politikada yeni bir özerk alan inşa etmeye çalıştı. Arap Baharı sırasında giriştiği dış politikada özerk bir alan yaratma denemesi kendi gücünü abartmasından kaynaklanırken, şu sıralar İran ve Rusya’ya dayalı özerklik arayışı ise kendisini zayıf hissetmesinden kaynaklanıyor. İlkinde bir liderlik arayışı söz konusuyken, şu anda çok daha savunmacı, iktidarda kalabilmeye dair bir kaygıyla hareket ediyor.

DIŞ POLİTİKADA ÖZERKLİK MÜMKÜN MÜ?

Bugünkü koşullarda karmaşık bir mesele olmakla birlikte, kestirmeden ifade etmek gerekirse, İslamcıların izledikleri siyaset açısından bunun mümkün olmadığı ortada. Bu noktada 70 yıldır Batıya birçok bakımdan bağımlı hale getirilmiş ekonomik, askeri ve güvenlik alanlarındaki bağımlılığın AKP eliyle daha da derinleştirildiğini belirtmek gerek. Öyle olmasaydı, bir yandan ABD’ye kafa tutuyor gibi görünüp, öte yandan doların yükselişinden endişe etmek gibi buraya özgü bir ABD/Batı karşıtlığı gelişmezdi. Yine de, tam bir kopuş olmasa da, dış politikada daha geniş bir özerk alan açmak mümkün olabilirdi. Ama onun da belli şartları var. Ya Almanya gibi küresel ekonomiye bağımlılığın tersinden yaşandığı, yani yatırım yapan, ihracat lideri olan ve dış ticareti fazla veren bir ülke olmak gerekiyor ya da Batı sisteminden bir kopuş gerekiyor. Günümüz küresel yapılanmasında enerji kaynaklarına sahip Venezüela ve İran gibi ülkeler bile tam bir kopuşu gerçekleştiremiyorlar, sahip oldukları petrol ve doğal gaz kaynakları belli bir özerklik sağlasa da, karşılığında ağır bedeller ödüyorlar. Kaldı ki, ABD elini uzattığı anda, AKP ve Erdoğan ilişkileri düzeltmek için hala çok istekli olduğunu saklamıyor.

1945-50 arasındaki İnönü dönemi hariç, ABD ilk defa, Türkiye’de kendi iç dinamikleriyle kurulan bir otoriter yönetimle karşı karşıya. Öyle bir iktidar ki, içeride siyasal olarak otoriter, kültürel olarak İslamcı, dış politikada Avrasyacı eğilimler gösteriyor ama iktisadi olarak neoliberalizmden de taviz vermiyor. Büyük bir olasılıkla, Amerikan sistemi, kendi denetimi dışında gelişmiş bu yeni siyaset anlayışıyla nasıl bir ilişki kuracağı konusunda kafa yoruyordur.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI