Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Kentli hakkımızı Gökçek’e helal etmiyoruz

Pazartesi, 23 Ekim, 2017
Biz Ankaralıların Gökçek’e kızgınlığı büyük. Şimdi “seçimle gelen seçimle gidermiş” gibi sözlerin arkasına sığınarak demokrasiyi sandık ve seçimden ibaret sayanlar, ister istifa etsin, ister etmesin, gasp edilmiş kent hakkımızı ve kentli haklarımızı Gökçek’e helal etmediğimizi bilmeliler.

Sevmeyen ya da yaşamayan bilmez; Ankara yeşildir. Evet bozkırın ortasında bir vaha değildir; ama mütevazı, baharda gösterişsiz ve sessizce yeşeren ağaçlarıyla, böbürlenmekten, abartıdan, bangır bangır bağırmaktan hoşlanmayan, memur şehrinin vakarına uygun ve yine de güzelliğinin farkında bir havası vardır. Asfalt yolların arasında yer alan eskiden geniş refüjlerinde, yine eskiden geniş kaldırım kenarlarında, yol kenarlarında, parklarında, Bahçelievler’in, Aydınlıkevler’in, Yenimahalle’nin, Cebeci’nin ve Esat’ın ara sokaklarında, apartman bahçelerinde, yine eskiden çocukların koşturduğu arka bahçelerinde, at kestaneleri, palamutlar, akasyalar, iğdeler, ceviz ağaçları, kavaklar, söğütler, meyve ağaçları (erikler, bademler, kayısılar, elmalar, armutlar ve dutlar), ıhlamurlar, hatta erguvanlar ve insan eliyle yaratılmış ormanlarında emek emek dikilmiş, yetiştirilmiş çamlar yaşar. Apartmanların küçücük ön bahçelerinde (eskiden) demir parmaklıklara mis kokulu hanımelleri, yaseminler, sarmaşık güller tutunur. Balkonlara asma ağaçları tırmanır. Ankara suya hasret bir şehirdir, mahallelere, semtlere adını veren dereler çoktan kurutulmuş, üzerleri kapatılmıştır. Kavaklıdere, Bülbülderesi, İncesu, Cevizlidere, Dikmen Deresi, Söğütözü Deresi, Ayrancı Deresi, Bent Deresi, Akdere… Çayyolu’ndan Cebeci’ye gidecek olursanız, bilmeden en az üzeri kapatılmış 15 derenin üzerinden geçersiniz. Dereleri yok edildiğinden, yönleri değiştirilip üzerleri kapatıldığından daha da zordur yeşermesi. Yine de direnir ağaçları. İnsan eliyle yok edilmedikleri sürece, yeşil kalır.

Ankara’nın derelerinin sessiz sedasız yok edilişinin başlangıcı neredeyse 50 yıllık bir sürece, ben Ankara’da doğmadan biraz öncesine rast geliyor. Buna rağmen, yukarıda “eskiden” diye andığım pekçok şeyin nasıl değişip dönüştüğüne, yaşamak için her nereye giderse gitsin mutlaka geri dönen müzmin bir Ankaralı olarak kendi gözlerimle tanık oldum. Gördüm: Ön bahçelerdeki ıhlamurların, meyve ağaçlarının nasıl da yerle bir edilip sokakları, caddeleri, kaldırımları ve yaya geçitlerini de işgal eden arabalar için park yeri yapıldığına; apartman aralarındaki, arka bahçelerdeki ağaçların nasıl da daha yüksek ve daha modernini yapmak üzere yıkılan binaların enkazının altına diri diri gömüldüğüne, yemyeşil refüjlerin asfalt yollara yeni şeritler ekleme uğruna yok edilip yerlerine gidiş ve geliş yönlerini birbirinden ayıran beton bariyerler dikilmesine şahidim. Atatürk Orman Çiftliği’nin bütün kente, kentteki insanlara, kuşlara, böceklere, sokak hayvanlarına ve ağaçlara tepeden bakan, Cumhuriyet’in başkenti ile hiç bağdaşmayacak bir şekilde adına “saray” denen, daha sonra bundan vazgeçip “saray bize yetmez, külliye olsun” denilerek adı değiştirilen, Ankara’nın kentli hayatında hiçbir karşılığı olmayan bir ucube, devasa bir bina tarafından işgal edilmesine kendi gözlerimle tanık oldum… Kent ormanı denilebilecek tek yerin, 1995 yılında Kültür Bakanlığı’nca doğal ve arkeolojik sit alanı ilan edilen 3100 hektarlık ODTÜ ormanının yine yol yapmak adına paramparça edilişine kendi gözlerimle tanık oldum. İki yıl İzmir’de yaşadıktan sonra, sokakları daracık, evleri birbirine bitişik, müthiş gürültülü ve klostrofobik bu şehirde yaşayamayacağıma karar verip heyecanla Ankara’ya geri döndüğümde, 1961’den bu yana kurak, verimsiz, erozyona açık bir arazide insan emeğiyle yetiştirilen ODTÜ ormanının 2013’te bir gece sessiz sedasız talan edilişine şahidim.

Her şey onunla başladı diyemeyiz elbette. Kentler yaşar, bazen gelişir ve mutlaka değişirler. 1994 yılına gelindiğinde Ankara doğal olarak çocukluğumun Ankarası değildi. Melih Gökçek ise yıldızının parladığı anda, doğru yerde, doğru insanlarla, doğru ittifaklar içerisindeydi. Yine de 1994 yılındaki seçim başarısı, o tarihe kadar sosyal demokrat belediyelerce yönetilen Ankaralılar için bir sürprizdi. SHP, CHP ve DSP’nin ortak aday çıkaramaması sonucunda solun oyları bölünmüş, Gökçek Korel Göymen’e karşı bindelik oranlarla ifade edilebilecek küçük bir farkla ‘galip gelmiş”, Büyükşehiri 5000 oy farkla kazanmıştı. Bu “başarı”, çöplükte, okulların tuvaletlerinde, poşetler içinde bulunan ve tamamı RP dışındaki partilere verilmiş geçerli oylar nedeniyle hep bir şaibeyle anıldı.

Gökçek’in geçen 23 yıl içinde Ankara’ya yaptıklarını, Gökçek hakkında bugüne kadar toplam 600 dava açan, bir kısmını kazandığı halde Gökçek yargı kararlarına uymamakta ısrar ettiği için mücadeleye devam eden Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Başkanı Tezcan Candan, ayrıntılarıyla anlattı. Henüz okumayanlar için  burayaz bırakıyorum. Benim gözümde Ankara’ya yaptıklarını ise kısaca şöyle özetleyebilirim: Cumhuriyetin kuruluş ideallerini yansıtmak üzere planlanmış, neredeyse yoktan inşa edilmiş modernist bir şehir olan Ankara’dan olur olmaz yerlerine döşediği fayanslarıyla, ağaçsızlaştırdığı kaldırımları, pavyon girişi gibi rengârenk neon ışıklarıyla donattığı havaalanı yoluyla, kavşaklara yerleştirdiği ve bunlar benim kişisel zevkim diye savunduğu ucubik plastik “eşya”larıyla (kendisi belki bunlara kent mobilyası demeyi tercih ediyordur), çirkin de diyemeyeceğim (çirkinliğin de kendine göre bir estetik tutarlılığı olabilir nihayetinde); insanda hayretler uyandıran, rüküş, banal, kitsch bir şehir yaratmaya kalkıştı. Yayasızlaştırdığı, otobana çevirdiği Kızılay’la, her yağmurda su basan battı çıktılarıyla, hiçbir Ankaralının kullanmadığı, üzerinden geçenlerin kolaylıkla Ankara’nın yabancısı olduğunu çıkarabileceğiniz Mithatpaşa, Meşrutiyet Caddeleri üstgeçitleriyle, kent merkezini insansızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Girişindeki çiçek tarhında benim, kardeşimin ve Ankara’ya şehir dışından gelen bütün kuzenlerimin ve hatta şu an 10 yaşına girmek üzere olan kızımın fotoğraflarının da olduğu Atatürk Orman Çiftliği arazisindeki hayvanat bahçesini yok etti. Üstelik tutsak hayvanlara daha iyi yaşam koşulları sağlamak adına değil, yine kişisel zevki olduğunu ilan ettiği ve takım elbiseli, kareli lacivert ceketli, kelli felli koca koca adamlarla bindiği ‘roller coaster’da çekilen fotoğrafları ve videolarıyla havasını attığı, yargı kararlarına rağmen inşaatını sürdürüp tamamladığı bir lünapark uğruna. Dahası, 1995 yılından bu yana hayalini kurduğu ve ne işe yarayacağı konusunda kendisinin de net bir fikri olmasa da kente çağdaş bir görünüm vereceğini iddia ederek ısrarla peşinden gittiği devasa kente giriş kapılarını nihayetinde inşa ettiğinde, kent çoktan bu kapıların dışına taşmıştı. Bu çirkin kiriş, sütun, kemer, kubbe yığması bloklardan oluşan “kapılar”ın çoktan dışarıya taşmış kentle içerdeki kenti ne saikle birbirinden ayırdığını, İzmir’den Ankara’ya döndüğümüzde 6 yaşında olan kızıma anlatmam bir türlü mümkün olmadı: “Yani biz Oran’da oturduğumuz için her gün o kapının altından geçiyoruz; Oran Ankara’da değil mi?” diye soruyordu haklı olarak.

Ankara’nın amblemleri. Ortadaki ve sağdaki Danıştay tarafından iptal edilen Gökçek amblemleri. Soldaki Hitit Güneşi.

Şunu da unutmamak gerekiyor: İlk icraatlarından birisi, 1970’lerden bu yana modern Ankara’nın simgesi olan güzelim Hitit Güneşi amblemini değiştirmek oldu. Anadolu medeniyetlerini temsil eden Hitit Güneşli amblem, kentin Türk-İslam sentezindeki yerini yansıtmadığı, çok Tanrılı bir dinin simgesi olduğu, Avrupa kaynaklı Hititlerin dini görüşünü yansıttığı iddiasıyla apar topar değiştirildi. Oysa Hitit Güneşi, dönemin İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün yapmış olduğu açıklamaya göre, demokrasi ve eşitliği, Ankara’yı, ışığı ve güneşi vurguluyordu. Nihayetinde “Etilerin Boynuzu”na karşı “Türk kültürü bütünlüğüne ve bu kültür içerisinde İslami devrin ağırlığına önem verilmesi” koşulu ile bir yarışma açıldı ve böylelikle modern Türkiye’nin geçmişle bağlarının yeniden kurulacağı iddia edildi. Gökçek, yeni amblemi Ankaralılara “bazılarının bir flamaya benzettiği eserdeki bir çift minare İslamiyeti temsil ediyor. Daha sonra bir hilal var. Burada yıldızı kullanamadık. Bu da Türklüğün temsili olarak duruyor. Minarelerin ortasında yer alan Atakule’nin silueti de modern Ankara’yı temsil ediyor. Yukarı kısımda ise yıldızlar var” sözleriyle tanıtmıştı (bkz. 3 Temmuz 1995 tarihli Hürriyet Gazetesi). Sonradan modern Ankara’yı temsil ettiği ileri sürülen o siluet, kuleye eşlik eden bina rant uğruna yıkılıp yeniden AVM yapılmak üzere bozulduysa da, bunu umursamayan Gökçek, yine yargı kararlarına rağmen üzerinde küçük değişiklikler yaparak bu amblemi kullanmaya devam etti. Bir de bakanda bizzat Gökçek tasarlandığı hissi yaratan gülen yüz emojili “kedili” amblem var ki, Ankara’nın kedilerini çok seven biri olarak ona hiç değinmeyeyim.

İşte böyle… Saymakla bitmez… Biz Ankaralıların Gökçek’e kızgınlığı büyük. Şimdi “seçimle gelen seçimle gidermiş” gibi sözlerin arkasına sığınarak demokrasiyi sandık ve seçimden ibaret sayanlar, ister istifa etsin, ister etmesin, gasp edilmiş kent hakkımızı ve kentli haklarımızı Gökçek’e helal etmediğimizi bilmeliler.

 


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI