Teflon iktidar kader mi?

Perşembe, 19 Ekim, 2017
Seçmenin dikkate aldığı fayda - zarar denkleminin ana değişkenleri, denklemin kuruluş biçimini belirlediği sürece, iktidar kendi hamleleriyle fırlayan dolardan da, attığı adımlar dolayısıyla ülkenin içine çekildiği bataklıktan da negatif olarak etkilenmiyor. Ancak, bunun sonsuza kadar süremeyeceğini de en iyi iktidar biliyor. Çünkü iktidarın içeride ve dışarıda en güvenilir çıpası hâlâ seçmenin oy desteği. Demokrat olduğu için değil, anti-demokratik iktidar stratejisinin devamı için bu desteğe, seçilmişleri yok saymak için “milli iradeye” ihtiyacı var.

Siyaset gündeminin dış politika ve özellikle Ortadoğu öncelikli seyri bu hafta da devam ediyor. Sözkonusu gündemin değişme hızı artık 24 saatin bile altına inmiş görünüyor. Yıllardır büyük belirsizlikler ve karmaşık güç oyunlarının sahnede olduğu Ortadoğu, yine kuvvetli belirsizliklerin ve yinelenen / yenilenen çatışmaların işaretleriyle giderek ısınıyor. Meselenin uzmanlarını, süreci yakından takip edenleri, deneyimli yorumcuları izleyerek öğrenebildiğimiz en açık şey; durumun daha karışık bir hal aldığı, gidilen yönü ve güçlü olasılıkları bile görmek için biraz daha beklemek gerektiği. İster yaşanan haliyle, ister çarpıtılarak aktarılan biçimiyle olsun, bu gündem Türkiye iç siyasetinin de çok etkili ve bir çok açıdan belirleyici parçası olmaya devam ediyor. Fakat beklenenin veya olması gerekenin tam tersi biçimde, bu belirsizlik hali, muğlaklık iktidarın lehine işliyor (En azından aleyhine işlemiyor). Dış politika kaynaklı bütün gelişmeler, iktidarın ihtiyaç duyduğu “eğip büklemelere”, “manipülasyonlara” elverişli imkanlar veriyor veya iktidar meseleleri böyle kullanmayı çok iyi beceriyor. Defalarca manevra yapılmış Suriye politikası, Batı ile yaşanan tuhaf grafik, Rusya krizi, İran ile problemler, Katar hadisesi, bölgedeki Kürt politikası. Her biri iktidarların oy kaybetmesine değil, taklalar atarak devrilmesine neden olabilecek bu meseleler ciddi bir hasar alınmadan, hatta ufak tefek kazançlarla geçiliyor.

Bu durumun, hadiselerin cereyan ettiği zeminle ve diğer aktörlerin pozisyonlarıyla ilgili tarafları olduğu çok açık. Bu kritik ve krizli meselelere dahil olan aktörlerin hemen hepsi başlangıçtan itibaren tutarlı, yönü ve yöntemi açık bir politika izlemiyor. Çok kaygan ve değişken atmosferde pozisyonlar hızlı değişiyor, dengeler sürekli yenileniyor. Böylesi zeminlerde ve böylesi muhataplarla yürütülen oyunda tutarlılık (en azından kısa vadede) elbette bir avantaj olmuyor, fırsatçılıkla küçük kazançlar mümkün olduğu gibi, yaşananları istendiği gibi çarpıtmak da fazla zor değil. Orta – uzun vadede büyük belalar, kalıcı hasarlar veya kaldırılması zor zararlar söz konusu olsa bile, kısa vadede “karabatak” politikası (görüntüsü) sürdürülebiliyor. Fazla hareketli ve pozisyonların oynak olduğu bir alanda, kârlı fırsatların hepsini kendi yaratmak – bulmak zorunda da değil iktidar. Pozisyon ve hamle zenginliği (bazen de çaresizlik ve mecburiyet bolluğu) kullanabilecek fırsat tekliflerini kendiliğinden kapıya getirebiliyor.

İktidarın “sorunlu dış politik” gelişmeleri, politik destek için kullanabilmesinin içerideki nedenleri hakkında da bir kaç şey söylemek gerek. Özellikle de medya ve muhalefet hakkında. Yıllardır bütün meselelerde yapılmışları, yapılacakları, yapılması düşünülenleri değil sorgulamaya, öğrenmeye bile çalışmayan, uçakta kapılan yer karşılığında verilenleri servis eden medyanın kamuoyu oluşturmasını beklemek boş. Ama iktidarın dış politika nedeniyle itibar ve oy kaybetmemesiyle ilgili turbun büyüğü muhalefetin heybesinde…

Her şeyden önce, muhalefetin AKP’nin dış politikasına muhalefet etme biçimi en az iktidarın bu alandaki tutumu kadar tutarsızlarla malül. İktidarın politikalarına ilişkin köklü bir karşı çıkış veya alternatif öneriler yerine, ya fazla geri basma ya da çok ileri gitme, yeterince sert olmama veya orantısız davranma gibi “dozaj” tartışmaları hep daha önde. Çünkü, dış politikada çizilen zikzaklar muhalefet tarafından da aynı kıvraklıkta izlenmeye çalışılıyor ve oradan bulunacak açıklar üzerinden iktidara yüklenmenin politik bir sonuç vereceği sanılıyor. Mesela, altı boş BOP eşbaşkanlığı suçlaması veya AB’ye fazla taviz eleştirisi yıllar içinde en az iktidarın tutumu kadar sorunlu bir grafik izledi ve izliyor. İktidarın ustalıkla sınırlarını kendi belirleyerek başarılı biçimde kullandığı “milli dış politika” çukurundan çıkamayan muhalefet, uygulama detaylarından içerik tartışmaya bir türlü geçemiyor. Batı’ya posta koyarken yeterince sert olmadığı suçlamasının veya Barzani’ye had bildirme konusunda “ileri öneriler” yapmanın muhalefet olduğu sanılıyor. En sonuçsuz ama en çok başvurulan muhalefet yöntemlerinden biri de, “eskiden onunla iyiydiniz ama..” cümlesiyle özetlenebilecek “dönme hikayelerinden” medet umma. AB, Trump, Barzani, Esad, Putin, İsrail, Suudiler, İran fark etmiyor, bir eski fotoğraf, daha önce söylenmiş bir söz üzerinden ilişkilerin 180 derece değişmiş olmasını açığa çıkartmanın – ki gerçekten böyle sonsuz sayıda örnek mevcut – muhalefete yeteceği düşünülüyor. Fakat, Fetullah Gülen Cemaati’nin FETÖ’ye dönüşmesi sürecinden de biliyoruz ki, ne iktidara desteğini sürdüren politik tabanın refleksleri, ne de iktidarın bu meseleleri politikleştirme yöntemi açısından bu “çıplak çelişkilerin” kendi başına fazla karşılığı yok. Seçmen sadece bunun söylenmesinden etkilenmediği gibi, iktidar da asla kulak asmıyor. Hatta bu tartışmalardan “değişim algısı” veya “dinamizm” ürettiği bile oluyor.

Peki bu tablo, iktidarı destekleyen seçmen tabanının bütün etkilere kapalı olduğu, iktidarın yerinden oynatılmasının mümkün olmadığı irrasyonel bir konsolidasyonu mu işaret ediyor? Bu “yaratılmış” ve fıtrat mahsulü irrasyonellik meselesinin bazı tarafları tartışmaya muhtaç olmakla birlikte, bu soruyu “evet” diye cevaplamak doğru değil. Çünkü, ekonomi alanında da örneklerini gördüğümüz gibi, iktidarın dış politikanın krizlerinden hasar almadan çıkması, gündem sınırlarını ve etki alanlarını kontrol etme gücünden geliyor. Politik gündemi belirleme ve kontrol etme imkanlarına dönük bir hamle veya politik içeriği derinleştirme atağı ile karşılaşmadıkça da algı pek değişmiyor, değişmeyecek. Mevcut durumda, Barzani’ye sözünü dinletemedi diye darbe aldığı / alacağı düşünülen Erdoğan, daha önce “muhatabım değil dediği Irak hükümetinin Kerkük’ü almasını başarı olarak sunabiliyor. Muhalefet tezgahını yanlış yere kuranlar da bu manevraya karşılık veremiyor. Benzer bazı gelişmelerin ABD ve hatta AB ile yaşanması da çok büyük sürpriz olmayacak. Seçmenin dikkate aldığı fayda – zarar denkleminin ana değişkenleri, denklemin kuruluş biçimini belirlediği sürece, iktidar kendi hamleleriyle fırlayan dolardan da, attığı adımlar dolayısıyla ülkenin içine çekildiği bataklıktan da negatif olarak etkilenmiyor. Ancak, bunun sonsuza kadar süremeyeceğini de en iyi iktidar biliyor. Çünkü iktidarın içeride ve dışarıda en güvenilir çıpası hâlâ seçmenin oy desteği. Demokrat olduğu için değil, anti-demokratik iktidar stratejisinin devamı için bu desteğe, seçilmişleri yok saymak için “milli iradeye” ihtiyacı var. Bu yüzden kendi partisini imha etme pahasına “değişim görünümlü tasfiyeler” yapıyor, seçim sistemi değişikliği dahil garantiler yaratma peşinde koşuyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI