Kerkük yeni Halep olmasın

Çarşamba, 18 Ekim, 2017
Büyük egemenlerin şapkasından her daim çıkarabildiği küçük egemenlerin ihtirasıyla savaş bugün Kerkük’ün kapısına dayandı. Önünde sonunda halkların nihai dengesine ulaşacağından şüphemiz olmasa da bugün yaşayanların hayatlarını karartmayı engelleyecek bir yol bulunmalı. Kerkük “yeni Halep” olmasın diyerek çatışmasız çözüme ulaşılmalı.

Kemal Kılıçdaroğlu CHP grup toplantısında yine “Ortadoğu bataklığı” ifadesini kullanınca içim bir kere daha “cız” etti. Ne zaman bu sözü duysam aynı hisle kıvranıyorum. Zira gerçekte bataklık filan değil medeniyetlerin beşiği bu coğrafya. Son yüzyılda ve günümüzde şiddetli çatışmalar yaşanmasına, IŞİD gibi Moğol istilasının kıyıcılığıyla yarışacak denli büyük insani vahşetler sergileyen bir belanın musallat olmasına, hatta Kürtlerin kendi en tabii haklarından olan bağımsızlık referandumunu gerçekleştirirken “açgözlülükle”, Kerkük’ün kendi kaderini tayin hakkını yok sayarak, Kerkük’te yaşayanların kaderine el koyma hevesiyle, Kürt bağımsızlığını Kerkük petrol havzalarına kurban edişinin önümüze bugünkünden daha büyük sorunlar çıkaracağını bilmemize rağmen hâlâ Ortadoğu coğrafyası şu dünyada insanca birlikte yaşamın mümkün olduğu ender bölgelerden birisi.

En fazla on yıl kadar önceydi. Türkmeneli TV’de izlediğim bir yemek programını, bir arada yaşama kültürü açısından ilham ve ibret verici bulmuştum. Aşçının hayran olduğum Türkmen şivesiyle konuştuğu Türkçeyi dinleme zevki bağlamıştı beni ilkin ekrana. Sonra canlı yayına gelen sorular ilgimi çekmişti. Telefonla bağlanan bir izleyicisinin Arapça sorusunu önce Türkmence özetleyip sonra gayet rahat, akıcı bir konuşmayla Arapça cevaplamış, cevabını da bize yine Türkmence özetlemişti, sempatik kadın aşçı. Bir süre sonra da bir başka izleyici Kürtçe soru yöneltti, telefondan. Aynı rahat ve sempatik tavırlarla bu defa da Kürtçe sorunun özetini ve Kürtçe cevabın da özetini duymakla hayranlığım katlandı. Türkmence bir televizyon programını izlediklerine göre soru yöneltenler de az çok biliyor olmalıydı bu dili. Programcı rahat konuşacak denli vakıftı aynı toprağı paylaştığı öteki dillere. Ama farklı olanı ötekileştiren yoktu. Hiç birisi kendi kimliğini, dilini diğerine dayatmadan ama kendi dilini de yok saymadan eşit düzlemde konuşabiliyor, ortak yaşamı mümkün kılıyorlardı. Devletler, siyasetçiler, yöneticiler müdahil olmadığında Ortadoğu halklarının diğergamlığı, bu denli hayran olunası doğallıkta hiç umulmayan yerlerde çıkıveriyor insanın karşısına. “İşte medeniyet bu” dedirten ortak yaşama kültürüne bir yemek programını izlerken dahil olabilmek de ayrı keyifti. Tabii kendi payımıza düşen utancı da yaşatarak ibret olmuştu, aynı zamanda. Bırakınız akıcı konuşmayı, tek kelime Kürtçe bilmeden bir arada olunabileceğini sanmak ülkemizde sorunların temeli kuşkusuz.

Yüz yıl önce yapılan nüfuz alanı paylaşımları bugün halklar tarafından değiştirilemesin diye egemenler tekrar kepçelerini bu coğrafyaya daldırdığı için yaşanan çatışmalar da her gün yeni ittifaklarla yeni dengeler kurulup paylaşılmasına yol açıyor. Üstelik biz de ve dünyada hem entelijansiya hem siyasi çevreler (bizim Kılıçdaroğlu gibi) Ortadoğu politikasındaki dengelerin değişkenliğini müstehzi edayla dile getirir. Kültürlerin bir arada var olma alışkanlığını mümkün kılan o geçişken kıpırtıyı hiç düşünmeden, hoyratça bataklık olarak tanımlamaya kalkışırlar. Şöyle bir düşünseler politik ve askeri dengelerin bunca sık kurulup bozulabilmesi aslında hiçbir kitlenin diğerini “şeytanileştirmemesiyle” mümkün. Ölümüne düşman değil kimse bir diğerine. O nedenle anlık pozisyon alışlarla her daim yeni dengeler kurulabiliyor. Ve bu hal bataklığa değil medeniyetin beşiğine mahsus bir özellik. Yaşanan tüm acılara rağmen bir arada kalmayı mümkün kılan şey…

Yazık ki bugün yeni acılar kapıda. Büyük egemenlerin şapkasından her daim çıkarabildiği küçük egemenlerin ihtirasıyla savaş bugün Kerkük’ün kapısına dayandı. Önünde sonunda halkların nihai dengesine ulaşacağından şüphemiz olmasa da bugün yaşayanların hayatlarını karartmayı engelleyecek bir yol bulunmalı. Kerkük “yeni Halep” olmasın diyerek çatışmasız çözüme ulaşılmalı. Bugün Kerkük’ü, Halep’in viran olmuş haline dönüşme riskiyle karşı karşıya getirense Barzani’nin kendi siyasi ikbalini “Kerkük Fatihi” ünvanıyla taçlandırma arzusu. Tabii hayal edilen “bağımsız Kürdistan”ın petrol zengini ülkelerden birine dönüşmesi de. Dimyata pirince gidişi Kürt siyasetinin…

Evdeki bulgura belki bir şey olmaz ama Kerkük yanarsa Erbil’de kimse bayram edemez. İran ve Amerika-İngiltere hattı yeni çatışma bölgesi olarak Kerkük üzerinde karşılaşmaya durursa Rusya, Türkiye bunu uzaktan seyredemez. Kürt bağımsızlığında Kerkük düğümü başlığıyla 27 Eylül tarihli Duvar yazısında belirttiğim kamyonlarla taşınan Kürt “yerleşimciler” sayesinde demografik yapıyı bir kere daha kendi lehine değiştirmek istemişti. Barzani yönetimi, iki gündür o “yerleşimcilerin”, tersine göç yaşamasına seyirci kalmakla, Kürt halkına da zulüm etmiştir. Tapu ve nüfus kayıtlarının tutulduğu resmi binaları, arşivleri tahrip edip, Kürtleri de çevreye, şehir ve kasabaların mücavir alanlarına yerleştirdiğinde oldu bittiyle hakim olacağını zannetmesi büyük bir siyasi öngörüsüzlük. Ama yerleştirirken Kürt halkını kamyonlarıyla desteklemiş olmasına rağmen Haşdi Şabi ve Bağdat askeri gelirken, vaatlerle yerleştirilen Kürtlerin yalnız bırakılıp, perişan konvoylarla geri dönüşü içler acısı. Kendi halkına reva gördüğü bu muameleyi kim affedebilir? Sırf Kerkük’e egemen olabilmek için Kürtlerin bağımsızlık ilanına, dünya çapında verilebilecek desteği de elinin tersiyle bir kenara ittiğini, her Kürtler de unutmayacaktır. Elbette ülkemizde nice hak savunucusunun, “Türkmenler, Arapların değil Kürtlerin yönetiminde daha mutlu ve güvenli yaşar” minvalindeki sözlerle Türkmenlerin kaderini tayin hakkını, kendi ellerine alma cüretini gösterişi de unutulmayacaktır.

Bugün Kürt bayraklarının indirilip Türkmen ve merkezi yönetim bayraklarının çekilmiş olması Kerkük düğümünün çözüldüğü anlamına gelmiyor. Belki her şey daha yeni başlıyor. Her dinden, her dilden insanı Allah muhafaza etsin.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI