Selim Temo
Selim Temo
  • stemo@gazeteduvar.com.tr

Bir Cemal’in bir Ahmed yorumu

Çarşamba, 11 Ekim, 2017
Cemal, Ahmed’in şiirini anlatırken art arda gelen iki cümlede şu sözcükleri kullanır: Cesaret, yiğitlik, pınar, yer altı suyu, tipi.

Geçen hafta Ahmed’in yayımlanan ilk şiirini yazımın sonuna iliştirmiştim. Ahmed’in 1943’te, 16 yaşındayken yayımladığı bu şiirdeki “Bir uzak rüyada yorgun ıhlamur” dizesi, size de İkinci Yeni gibi gelmedi mi? Demek dilese epey monden bir şiir yazabilirdi. Öyle yapmadı ama yazdığı şiir sadece tefsir edildiği gibi mi peki?

Cemal ile Ahmed’in birbirine tutunan poetik ve insanî dostluklarını anlatmaya giriştim; bu yazı dördüncü. İleride bir daha dönmek üzere şu soruyla tamamlamaya çalışayım: Ahmed’i hemen herkes Cemal’in okuduğu gibi okumadı mı sizce de?

Umberto Eco’dan ilhamla söylersek, bir edebî metinle ilgili olarak yapılacak her yorum, metinden deliller gösterildiği sürece doğru kabul edilir. Birbirini çürüten iki ve daha fazla yorum da aynı şart ile mümkündür. Cemal de böyle baktı ama Ahmed’in şiiri bu kadar mıdır? Hemen herkes sadece Cemal’in gösterdiği yerlere baktı sanki.

Cemal’in Ahmed yorumu, 1969’da çıkar, Papirüs’teki “Ahmed Arif Özel Sayı”sında. Orada Ahmed’in Nâzım Hikmet çizgisinde olduğu söylenir. Nâzım Hikmet, yaşadığı dönemde de gölgesi geniş bir şairdir. Bir kısmı çok iyi şairler olan 40 Kuşağı şairleri ona siper oldular hep ve hep onun çömezleri olarak anıldılar. Cemal, Ahmed’i geç dönemdeki bu kıyaslamada aynı gölgeye doğru iter. Şöyle der: “Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, ‘âsi’ dağları.” Cemal, Ahmed’in şiirini anlatırken art arda gelen iki cümlede şu sözcükleri kullanır: Cesaret, yiğitlik, pınar, yer altı suyu, tipi. Böylece şehirliler Nâzım Hikmet’e, taşralılar Ahmed Arif’e döner.

Oysa Nâzım Hikmet’in şiiri son derece yerel, hatta millîdir. Ahmed’in şiiri ise, tematik yapısıyla evrensel bir şiirdir. Halkı hapishanelerde tanıyan şehirli aydınlardan farklı olarak bizatihi diplerden gelip evrensele yürüyen biri o. Neden “yorgun ıhlamur”la başlayan bir şairin kullandığı “dil” onu yerel yapsın ki? İkinci Yenicilerin TDK sentaksına karşı çıkmalarını TDK imlâsına karşı çıkarak başlattı ya da sürdürdü sonuçta. “Uzay çağında”ki dünyanın bir yerinde ham çarık ve kıl çorapta olan ayakları gördü. Bu, gerçeklikle arasına yabancı bir perde girmiş şehirli şaire ayna tutan bir bakış olmasın! Hem kim yazabilmiş “Bir Stradivarius inler kendi kendine / Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil” gibisini?

Bu açıdan bakışa başka bir örnek: Tevkifatta öten Attilâ İlhan şehirli, ama Ahmed köylü, öyle mi? Oysa İlhan’ın şiiri sola hiçbir zaman sahip olmadığı bir güç vehmeder. Bu şiirlere bakınca, 1950’lerde İstanbul’un TKP militanlarıyla dolu olduğu sanılır. Epey monden bir flâneur. Gerçekliği örtecek kadar romantik. Ama Ahmed öyle mi? Mehmet Akif Ersoy’a verdiği cevaba bakılmalıdır, “Vay Kurban” şiirinin bir yerinde. Zahmet olmazsa siz bakınız!

Ahmed’in Cemal’in yorumuna, bu yorumu anmadan iki noktada karşı çıktığını düşünüyorum: İlki “Doğu” diye kodlanan Kürtlük, ikincisi ise yerellik bahsi. Şöyle der: “Doğu halkının yaşayışını iyi bildiğim yorumu çok kişisel bir yorumdur. İyi ama, benim şiirimin en çok satıldığı il Tekirdağ. Ve en az Diyarbakır’da satılıyor. Kızıltepe küçücük bir ilçe, orada Diyarbakır’dan çok satılıyor. Konya şaşılacak derecede çok satıyor.”

Refik Durbaş’la yaptığı söyleşide ise şöyle der: “Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir.” Sonra ekliyor: “Elbette ben her zaman halkımla onur duyuyorum. Ama şiirim o kadar dar bir şiir değildir.”

Ahmed, Kürtlük gibi yerelliği de kabuğundan uğratır. Cemal ise onu epey Anadolucu okuyup Urfalı Nazif’i Pir Sultan Abdal, Köroğlu ve Şeyh Bedrettin’e kavuşturduğunu söyler. Peki neden Urfalı Nazif’in Cruie, Lorca ya da Spartaküs’e de uzandığını söylemez?

Cemal’in Ahmed’i ya da Ahmed’in kendini kısmen Anadoluculuk içine katması, Kürtlerin o günkü toplumsal durumuyla ilgili olmalı. Kimlikleri telaffuz bile edilemez çünkü. Kodlamak zorundaydılar. Kırgını görmüşlerdi. Bir ara Muzaffer İlhan Erdost, Cemal’e hazır Nâzım Hikmet’in şiirleri tekrar basılıyorken Kürt şirinden birkaç çeviri yayımlamayı teklif eder. Cemal, masanın öbür ucundan uzaktaki Dersim’e bakarak, “olmaz” der, çok kan dökülür sonra!”

Türkçe yazan Kürtlerin sola intisabı anlaşılır nedenlere dayanıyor. Zira Türkiye’de sağ hemen her zaman tam da bugünkü gibiydi. Ama bu intisapta bir ihtiyat vardı hep. Aslında ne olduklarını hiçbir zaman doyasıya telaffuz edemediler! Gölgesi bugüne düşen karanlık çağların içinde Kürtler, efendinin onları ararken bakacağı en son yerlere sığındılar. Yaşar Kemal Cumhuriyet’te, Ahmed Arif Bilgi Yayınları’nda, Cemal Süreya ise Seyit Alp ve Gani Bozarslan ile birlikte Aydınlık gazetesi ve o çevrenin yayınevindedir. Bir süre ya da uzun süre.

Yine de Cahit Sıtkı’dan şanslı sayılırlardı. Onun yaşadığı yıllar daha ağırdı. Yaşar Kemal 1950’li yılların başında Tarancı ile kahvelerin dip köşelerine giderek birbirlerine fısır fısır Kürtçe şiirler okuyup çevirdiklerini anlatır. Ahmed ise şöyle diyor: “Hüngür hüngür ağlardı. Kaç kere okutmuştur bana ‘Otuz üç Kurşun’u, ‘Karanfil Sokağı’nı… Her seferinde Cahit Abi ağlardı.”

Cemal, Ahmed’in yazdığı şiirin 50 yıl sonra da yazılsa aynı ilgiyi çekeceğini söyler. İşte ”Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabından bugüne 50 yıl geçti. Elbette hâlâ okunan, okunaklı bir şiir. Ama bugün yazılsa o kadar etkili olmazdı. Tam da zamanında yazılmış, kimse bir şey diyemezken konuşmuş şiirler bunlar. Etkisi bu yüzden bugün için de fazla. Belki de bu yüzden Cemal, bu tespitinden 20 yıl sonra başka bir tarif verir. Tarif için lütfen aşağıdaki paragrafa geçiniz.

Cemal, 15 Mayıs 1988’de “Milliyet Sanat”ta “On Üç, On Beş Yaşında” başlıklı bir yazıda şiirsel bir dille Ahmed’i anlatır ve bu yazı-şiiri şöyle tamamlar: “Diyarbakır’da o yıllarda istasyona gitmek yasak. / Yürüdü.”

Not: Bu yazılara katkıları için Yusuf Baluken, Hasbi Arca, Sedat Yaşa ve Ali İsmail Barası’ya çok teşekkür ederim. Geçen haftaki yazıda Kerkük’teki “Gurgur Baba”yı anmıştım. Adını vermek istemeyen bir ağabey, Hozat-Elazığ yolunda aynı adlı bir ziyaret (Bave Gurgur) olduğu bilgisini iletti. Müteşekkirim. Kalbimdeki yankı ise kitap sayfaları gönderdi. Var olsun.


Selim Temo kimdir?

27 Nisan 1972’de Batman’ın Mêrîna köyünde doğdu.2000 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Etnoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1997’de Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, 1998’de Halkevleri Roman Ödülü’ne değer görüldü. Yüksek lisansını (“Cemal Süreya Şiirinde Bedenin Yazınsallaşması”) ve doktorasını (“Türk Şiirinde Taşra: 1859-1959”) Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. 2009’da Mardin Artuklu Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. 2011’de, Exeter Üniversitesi’ndeki (İngiltere) Centre for Kurdish Studies’de konuk hocalık yaptı. Hrant Dink Vakfı tarafından “dünyada, geleceğe dair umudu çoğaltan kişiler”den biri sayılarak “2011’in Işıkları” arasında gösterildi. Radikal gazetesinde başladığı köşe yazarlığına (Kasım 2013-Kasım 2014), Ocak 2017’den beridir Gazete Duvar’da devam ediyor. Dört Türkçe iki Kürtçe şiir kitabı, bir romanı, iki antolojisi, 12 çocuk kitabı, yedi roman-öykü çevirisi, iki şiir kitabı çevirisi, bir çevrimyazısı, bir gazete yazıları ve iki edebiyat kuramı kitabı yayımlandı. 6 Ocak 2017’deki 679 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi. Amed’de yaşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI