İkili münasebetimizin şarkılı tarihi: Macera dolu Amerika!

Salı, 10 Ekim, 2017
Ankara ile Washington / İzmir’in ile San Francisco’n / Benzer derler birbirine / Doyulmaz güzelliklerine // O muhteşem beldelerin / Pınarların nehirlerin / Ünlü şelalen Niyagara / Haykırır gücünü dünyaya…” Celal İnce’nin bu şarkısının 50 bin kişiye ücretsiz olarak ulaştırıldığı, o dönemde yayımlanan raporlardan edindiğimiz bilgilerden. Pek işe yaradığı söylenemez çünkü iktidarın çabasına rağmen bu yakınlaşma kısa sürüyor ve çok değil, birkaç yıl sonra bir başka plak üzerindeki yeni bir şarkı, ortalığı kaplıyor: “Katil Amerika”.

Hafta, tartışmalı bir haberle başladı: Amerika, Türkiye’deki tüm misyonlarındaki “göçmen olmayan vize hizmetleri”ni askıya aldığını açıkladı. Gerekçe, güvenlik. Oysa bizi yönetenlere bakarsak yakın zamanda Amerika’yla yakınlaşmıştık ve bu durum, “gazete”lere “hiç bu kadar yakın olmamıştık” manşetleriyle yansımıştı. Bu bir anda gelen soğukluk, haberin ardından herkesi Amerika ile ilişkilerimiz hakkında düşünmeye sevk etti. İşim müzik, “durum”u şarkılar üzerinden değerlendirmek istedim. Daha önce BirGün ve Express için Amerika’dan söz eden şarkıları andığım birkaç yazı yazmıştım; onları önüme aldım, arada öğrendiğim yeni bilgilerle derledim, toparladım ve “yeni” bir yazı hâline getirdim. Amacım, ‘50’li yıllardan bu yana inişli çıkışlı yürüyen ilişki durumumuzu belgeleyen şarkıları hatırlatmak. Unuttuklarım elbette vardır ama bu yazıda tüme yakın bir toplamaya eriştiğimi düşünüyorum.

Amerika, ‘50’li yıllarda gözümüzü diktiğimiz, dostluğumuzu ilerlettiğimiz ama sonrasında zaman zaman uzaklaştığımız “müttefik”imiz. Her dem çalkantılı bir ilişkimiz vardı ama galiba (manşetin aksine) hiçbir zaman bu kadar uzak olmamıştık. DP döneminde başlayan “ilişki”, onları örnek aldığını her fırsatta dile getiren AKP döneminde sıkıntılı bir hâle geldi. Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı, DP üyesi Celâl Bayar, Başkan Eisenhower’in davetlisi olarak Amerika’ya gitmiş, dönüşünü müteakip 20 Ekim 1957’de, Taksim’de yaptığı konuşmada şu cümleyi kurmuştu: “Biz memleketimizde Amerikalıların ilerleyişleri seyrini takibe çalışmaktayız. Öyle ümit ediyoruz ki, 30 sene sonra bu mübarek memleket 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır.” Bayar’ın nüfus öngörüsü doğru ama “küçük Amerika” olduğumuzu söyleyemeyiz. Galiba bunu istemeyiz de… İsteyenler var elbette ama onlar da vize meselesinden sonra biraz ters gitmeye başladılar. Ben yazıda tartışmaları bir kenara bırakayım, Amerika’dan söz eden şarkıları art arda sıralayayım.

BU BİR DOSTLUK ŞARKISIDIR

Külliyata baktığımızda karşımıza çıkan ilk şarkı, Celal İnce’nin “Dostluk Şarkısı / The Song of Friendship”. 1957 yılında İzmir Fuarı’ndaki Amerikan pavyonunda ücretsiz dağıtılan bir plak aracılığıyla halka ulaşan şarkı, 1955 yılında Amerika’ya giden Celal İnce’nin dönüşünde koltuğunun altına kıstırdığı şarkılardan biri. Plağı yapan, o dönem çok dinlenen bir radyo: Amerika’nın Sesi / The Voice of America. Bu 78 devirli plastik plak, Amerika ile dostluğumuzun nişanesi. Genç kızların sevgilisi, “tango ve alafranga dans müziği şarkıcısı ve bestecisi” Celal İnce için de Amerika vizesi. Tırnak içindeki ifade, Derya Bengi tarafından hazırlanan “Şimdiki Zaman Beledir / 50’li yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük” başlıklı kitaptan (YKY, Aralık 2016). 61’inci sayfayı açalım, oradaki Celal İnce maddesine hızlıca göz atalım… Bengi, Celal İnce’yi bir filmden yola çıkarak anlatıyor: “1960 tarihli Metin Erksan filmi ‘Gecelerin Ötesi’, 50’li yıllarda Demokrat Parti iktidarınca çizilen ve ‘Küçük Amerika’, ‘Her mahallede bir milyoner’ gibi sloganlarla vücut bulan Türkiye profilini masaya yatırır. Filmde Metin Ersoy’un canlandırdığı Yüksel, bir an evvel kapağı Amerika’ya atmak isteyen, bu uğurda gemiye kaçak binmeyi veya soygun yapmayı göze alan rock’n roll tutkunu bir gençtir. Celal İnce, bir ölçüde Yüksel’i hatırlatır.”

İnce’nin Yüksel’e benzerliği, Amerikan hayranlığından. O dönem yayımlanan söyleşilerinde lafı sürekli oraya getiriyor: “Amerika’ya gideceğim. Hiç olmazsa orada üç sene kalarak sanatımı inkışaf ettirmeliyim.” Hayranlık, şarkılardan doğru. Şarkı söylemeye başladığı yıllarda, Amerikan müziğinden besleniyor. Şarkıları bulabildiği tek yer, filmler: “Özellikle Amerikan filmlerine gider, oradaki şarkıları dinler, notaya dökerdim. Bir arkadaşım da aynı anda sözlerini yazardı.” Bu şarkıları söylediği kulüplerde onu hayranlıkla dinleyenler arasında Amerikalı askerler de var. Sonradan bambaşka bir şekilde, yine şarkılarda karşımıza çıkacak bu askerler, Celal İnce için bir böbürlenme vesilesi. Nitekim “Dostluk Şarkısı”yla kurduğu bağı kopartmıyor ve Türkiye’deki kariyerini yok sayarak Amerika’ya gidiyor, orada şarapçılık yapıyor.

“Dostluk Şarkısı” öncesinde, Amerika ile münasebeti (sahnede söylediği İngilizce şarkıları saymazsak) bir adaptasyondan ibaret: “Çiftliğim / Kovboy Şarkısı”: “Kavuştum yine baharla sürüme / Dudakta kavalım can katar ömrüme” sözleriyle başlayan şarkı, sıçrayıp oynayan kuzulardan ve kahramanımızın kalbini çalan yayla kızından söz ediyor. Celal İnce, acemilik döneminde yaptığı bu adaptasyonu Amerika’yı gördükten sonra ne denli sahiplendi bilinmez ama sonrasında yaptığı şarkı, iki ülke arasındaki münasebeti sıkılaştırmaya yönelik: “Amerika, Amerika / Türkler dünya durdukça / Beraberdir seninle / Hürriyet savaşında” sözleriyle başlıyor, ilerliyor: “Bu bir dostluk şarkısıdır / Kardeşliğin yankısıdır / Kore’de olduk kan kardeşi / Sönmez bu dostluğun ateşi // Azmimizdir hür yaşamak / Dünyada sulhu sağlamak / Dalgalanır hep bu uğurda / İstiklal aşkı ruhumuzda // Senin New York’un / Yükselir göklere / Benim İstanbul’um / Destandır dillere // Ankara ile Washington / İzmir’in ile San Francisco’n / Benzer derler birbirine / Doyulmaz güzelliklerine // O muhteşem beldelerin / Pınarların nehirlerin / Ünlü şelalen Niyagara / Haykırır gücünü dünyaya…”

Plağın diğer yüzünde, Ziya Gökalp, Kemal Atatürk, George Washington ve Thomas Jefferson’ın söylediği “Hürriyet Hakkında Meşhur Sözler”, Türkçe seslendiriliyor. Raptedildiği plastiğin üzerinde ise İstanbul ve New York fotoğrafları basılı. Bu bilgilere, içinde bulunduğu zarfta yazanı da ekleyeyim: “NATO Türkiye ile daha kuvvetli, Türkiye NATO ile daha kuvvetli.”

Celal İnce’nin bu şarkısının 50 bin kişiye ücretsiz olarak ulaştırıldığı, o dönemde yayımlanan raporlardan edindiğimiz bilgilerden. Pek işe yaradığı söylenemez çünkü iktidarın çabasına rağmen bu yakınlaşma kısa sürüyor ve çok değil, birkaç yıl sonra bir başka plak üzerindeki yeni bir şarkı, ortalığı kaplıyor: “Katil Amerika”. Ancak Âşık Mahzuni Şerif imzalı bu çalışmaya geçmeden önce, “Dostluk Şarkısı”nın bir dizesinde karşımıza çıkan Kore hikâyesini biraz açayım…

ELİMDE SİLAHIM, DİLİMDE ALLAH’IM

27 Temmuz 1953’te, Panmuncon’da imzalanan ateşkesle son bulan Kore Savaşı, Türkiye’nin “müttefiki” Amerika’nın yanında tereddüt etmeden yer aldığı bir hadise. Tarih, Kore’ye gönderilen 725 askerin şehit olduğunu, 168 askerin de kaybolduğunu yazıyor. Bunlar resmî rakamlar elbette… Esir alınan 234 askerin ateşkesten sonra Türkiye’ye gönderildiğini de biliyoruz. Kore Savaşı üzerine yazılmış pek çok kitap var, savaş filmlere de konu olmuş ama en dikkat çekici olan, yine şarkılar… Marşlarla uğurladığımız askerlerin ağıtlarla karşılanmış olması, acı. Onlar giderken söylenen şarkılar, onlara cesaret vermeyi amaçlıyor. Bunlardan biri, Suzan Yakar Rutkay imzalı Sadettin Kaynak bestesi. Mehter karakterindeki bu beste, “Kore’ye Giden Asker” adını taşıyor, “Elimde silahım var / Dilimde Allah’ım var / Kore’ye gidiyorum / Ateşim var, âhım var” sözleriyle başlıyor ve “Allahuekber”lerle sürüyor…

Türkiye, “evlatlarını” Kore’ye gönderirken, onların “barışa katkı sağlamak için” yola çıktığını söylüyordu –ki “Kore’ye Giden Asker”in bir yerinde şu dizeye rastlamak mümkün: “Barışa yardım kanım”. Savaşın ilanını müteakip ilk açıklama dönemin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü’den gelmişti. Köprülü, yaptığı sert açıklamada, “üzerimize düşen bütün yükümlülükleri” yerine getireceğimizi söyledi. 25 Temmuz 1950’de, Kore’ye asker gönderme isteği Birleşmiş Milletler’e bildirildi ve ilk birlik, 25 Eylül’de İskenderun’dan gemilerle uğurlandı. Ankara Ayaş’ta bulunan 241’inci Piyade Alayı’nın 5090 askeri, 1’inci Kore Türk Tugayı’nı oluşturuyordu.

Yazık ki “zafer”le geri dönmek üzere oraya giden askerlerin dönüşü buruk oldu. Malatyalı Fahri Kayahan, onlar için bir ağıt yaktı: “Bir emir geldi asker yürüdü / Kore dağlarını Türkler bürüdü” sözleriyle başlayan “Kore’den Dönüş”, Orhan Elmas’ın yönettiği 1955 tarihli “Ezo Gelin” filminde kullanıldı. Kore’ye giden Ali’nin yolunu gözleyen Ezo’nun hikâyesini anlatan film, bu konudaki tek örnek değil. Şarkı/türkü derseniz onlar da var ama şimdilik bu iki örnekle yetineyim zira Amerika bahsinde külliyat kalabalık.

Kore Savaşı’nda aldığımız tutum ve “Dostluk Şarkısı”, o dönemde Amerika’ya bakışımızı simgeliyor. Sonrası, karışık. Başlama vuruşunu yapan, az önce sözünü ettiğim plağıyla Âşık Mahzuni Şerif. ‘60’lı yılların başında halkın duygularını dile getirdiği şarkısı, “Katil Amerika”: “Defol git benim yurdumdan / Amerika katil katil / Yıllardır bizi bitirdin / Amerika katil katil…” Mahzuni, Amerika’yı “dünyanın en namussuzu” olarak nitelendiriyor. Plakta şu sözler dikkat çekiyor: “Devleti devlete çatar / İt gibi pusuda yatar / Kan döktürür silah satar / Amerika katil katil // Bunca milletlere yazık / Sömürülmüş bağrı ezik / Seni seven kanı bozuk / Amerika katil katil…” Başta Grup Yorum olmak üzere pek çok şarkıcı ve topluluğun repertuvarına giren “Katil Amerika”, iki versiyonu olan bir şarkı. Âşık Mahzuni Şerif, 1974 yılında, o dönem gündemde olan Vietnam meselesini katarak “güncelleştirilmiş” sözlerle bu şarkıyı yeniden söylemişti: “Bütün insanlık adına / Amerika katil katil / Hukuk (kanun) yapar kendi teper / Amerika katil katil // Vietnam’ın suçu nedir / Hür yaşamak ayıp mıdır / Atom patlat ister kudur / Amerika katil katil /…/ Mahzuni Şerif uyuma / Gün geldi çattı akşama / Bizden selam Vietnam’a / Amerika katil katil…” Şarkının yolculuğu burada bitmiyor ama… Oğul Emrah Mahzuni, yakın zamanda, bu şarkıyı “Amerika Yine Katil” adıyla seslendirdi, içine Irak Savaşı’nı eklediği sözlerle bir kere daha günümüze uyarladı: “Katil gene katil olur / Katil gider katil gelir / Mazlumun canını alır / Amerika gene katil // 60 yıldır Hiroşima / Katillik gider hoşuna / Bakmaz insanın yaşına / Amerika gene katil // İnsanlık niye uyuyor / Hesabını hiç sormuyor / Gidip Irak’ı vuruyor / Amerika gene katil /…/ 40 yıl önce demiş babam / Yanam hangi derde yanam / Emrah Mahzuni’ye varam / Amerika gene katil…”

GELİN AMERİKA KOVULSUN GİTSİN

Hazır sazın bam teline vurmuşken oradan ilerleyeyim… ‘70’li yılların başında yapılan Mehmet Koç şarkısı “Amerikan Köpeği”, haşhaş ekiminin yasaklanmasını anlatıyor. O dönemde Türkiye’deki haşhaş potansiyelini zararlı bulan Amerika, ülkesine giren afyonun yüzde 80’inin Türkiye’den geldiğini iddia ederek haşhaş ekiminin yasaklanmasını resmen istemişti. Demirel hükümetinin kısmen yasakladığı haşhaş ekimi, 1971 Muhtırası sonrasında başa geçen Nihat Erim tarafından tümüyle yasaklandı. “Amerikan Köpeği”, mevzu hakkında söylenmiş çok sayıda şarkıdan sadece biri. Koç, içinde Pepsi, Fruko gibi markaları da geçirdiği şarkısında şunları söylüyor: “Kim soktu yurdum içine / Ulan Amerikan köpeği / Aklar düşürdün saçıma / Ulan Amerikan köpeği /…/ Haşhaşı da ekeceğiz / Seni yurttan sökeceğiz / Halk bayrağın’ dikeceğiz / Ulan Amerikan köpeği.”

Amerika, haşhaş bahsinde karşısına aldığı Türkiye’yi Kıbrıs meselesinde ambargo uygulamakla tehdit ediyor –ki bu da hemen şarkılarda yerini bulan bir durum. “Katil Amerika”nın ilk basımının arka yüzünde yer alan “Ambargo”, bu şarkılara ilk örnek. Âşık Mahzuni Şerif ’in şu konuşmasıyla açılıyor: “İnsanı, hattâ insanlığı köleleştiren hangi düşünce, hangi devlet, hangi düzen olursa olsun insanlık âleminin düşmanıdır. Diktatorya, gerek şahıstan şahsa uygulansın, gerekse hükümetlerden halka, tasvibi imkânsız olan en adi rejimdir. Sömürü de öyle. (…) İşte dünyayı böyle dostluklarla kasıp kavuran Amerika dünyası, bizim neyimiz oluyor yani? Onların diliyle ve yüce Atatürk’ün buyurdukları gibi, emperyalizm Türk devletinin bağrında yaşayamaz. Kahrolsun Amerika ve onun emperyalizmi!” Şarkı, “Ambargo mambargo dinleme kardaş / Gelin Amerika kovulsun gitsin” diye başlıyor, haşhaş mevzusuna değiniyor: “Bu herifler senden alır haşhaşı / Morfin eder sana açar savaşı…”

Rıza Pekkutsal’ın “Ambargoya Çüş De” 45’liği, mevzu üzerine yapılmış bir başka plak: ”Vah deme oh de / Ambargoya çüş de / Meclisi coştur, kongreyi sustur // Dünyayı darılttın Amerika / Her yerden kovuldun Amerika / Sonunda bizden de şifayı buldun Amerika” Plağın sonundaki konuşma, Pekkutsal’ın “barış” temennisini dile getirmesi açısından ilginç: “Bizim ilkemiz ‘yurtta sulh, cihanda sulh’tur. Bize elini uzatan herkesle dostuz. Biz, kimsenin tavuğuna ‘kışt’ demeyiz. Ama bizim tavuğumuza ‘kışt’ diyen olursa, 40 milyon horoz olur ‘ü-ürüü-ü’ deriz.” Bu plakla aynı dönemde yayımlanan Ateş Böcekleri plağının adını anayım, eksik kalmasın: “Anbarsız Ambargo”.

Adı “Ambargo” olan bir başka şarkı, Adem Şahin’inki. Bir kahve atmosferinde seyreden şarkı bir yandan Amerika’ya laf ediyor, diğer yandan Atina’ya girme hayalleri kuruyor: “Yunanlıdan oldunuz da ambargoyu koydunuz / Üslerden kovuldunuz da belanızı buldunuz // Çüş çüş çüş çüş ambargoya / Yuh yuh kahpe Amerika’ya / Kafamızı kızdırmayın gideriz Atina’ya…” Kahve atmosferi demiştim ya, tavla oynayanlardan biri şu soruyu soruyor: “Peki abi ambargo mambargo bu işin sonu ne olacak?” Cevap hemen geliyor: “Ne olacak kardaş, sonunda bir ambargo da biz onlara koyacağız, olan onlara olacak”. Durum, Amerika’nın vizeleri kaldırdığını açıklamasının ardından Türkiye cenahından yapılan açıklamaya benziyor. Kelimesi kelimesine aynı olan açıklama, sosyal medya üzerinde bir hayli ti’ye alındı.

Ambargo bahsini kapatmadan, Adem Şahin’in bu şarkısının yer aldığı plağın arka yüzünde “Katil Amerika” başlıklı bir başka şarkı olduğu bilgisini vereyim ve şarkının birkaç dizesini buraya alayım: “Hür doğduk hür kalacağız / Hakkımızı alacağız / Gerekirse öleceğiz / Sen de kimsin ulan / Kime bu fiyakan / Bütün dünya tanır seni / Katil Amerikan…”

OŞT, PUŞT, ÇÜŞ!

Geriye dönmeden önce, bir kısım komedi plaklarında karşımıza çıkan şarkıların adını anayım: Ali Avaz, bir 45’lik plağın iki yüzünü Amerika’ya ayırmış: “Amerikan Yardımı Başınıza Çalınsın” ve “Karnı Büyük Amerika” Ercanlar, “Amerika ile Rusya” adlı plağı yapmış, Âşık Zamani ise “Amerikano İngilizo” türküsünü yakmış. “Sevemem Artık” şarkısıyla tanınan, romantik şarkılarıyla dikkat çeken Ömür Göksel ise, Onur Yurdatapan’ın kaleminden dertlerini birbiri ardına sıraladığı şarkısı “Umurumda mı Dünya”da şu dizelere yer vermiş: “Sigara bulmak çok güçmüş / Amerika Rusya’ya küsmüş / Bizim takım küme düşmüş / Umurumda mı dünya / Sen varsın ya…”

1964 tarihli Johnson mektubu, hemen sonrasındaki Vietnam Savaşı, ‘70’li yılların başında haşhaş ekiminin yasaklanması ve 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında uygulanan silah ambargosu, “dost” Amerika’nın “düşman” ilan edilmesi yolundaki önemli kırılma noktaları. Bu olayların hemen ardından Amerika karşıtı şarkılar içeren plakların arttığını görüyoruz. Söylem, “doğrudan” ve oldukça sert. Tam burada, Âşık Ferhat’ın çok satan 45’liğinin adını anayım, gerisini siz düşünün: “Oşt Amerika Puşt Amerika” Şarkının sözleri şöyle: “Tilki gibi sinmen yeter / Yoksul halkı ettin beter / Bir gün olur zulmün biter / Oşt Amerika, puşt Amerika // Nikson puştu etme dayı / Sök kökünden Amerika’yı / İşçim zapt et fabrikayı / Oşt Amerika, puşt Amerika…” Etiyopya, Küba ve Şili olaylarını anan, Amerika’yı Allende’yi öldürmekle suçlayan Âşık Ferhat, şarkıyı şöyle bitiriyor: “Özgürlüğe çal sazını / Duy Ferhat’ın avazını / Yutmam gayrı puşt ağzını / Oşt Amerika, puşt Amerika…”

Biraz daha geriye gidersek, karşımıza büyük bir mesele dikiliyor: Altıncı Filo. Amerika’nın Akdeniz’deki gücü olarak kabul edilen Altıncı Filo’nun Ekim 1967’de İstanbul’a yapacağı seyahat, ortalığı karıştıran adımlardan. Başta Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) olmak üzere pek çok dernek tarafından büyük tepkiyle karşılanan bu adıma karşı, öğrenciler, 7 Ekim 1967’de, Amerikan askerlerinin karaya çıkışını engellemek üzere Dolmabahçe rıhtımında toplandı. Dillerinde bir askerî marştan tornistan edilen “Gün Doğdu” vardı: “Gün doğdu hep uyandık / Siperlere dayandık / Bağımsızlık uğruna da / Al kanlara boyandık / Yolumuz devrim yolu / Gelin kardaşlar gelin / Yurdumuza yanki dolmuş / Vurun kardaşlar vurun…” Filoya mensup gemiler ve askerler, 17 Ekim’de Türkiye’yi terk etti. İşin enteresan tarafı, vizelerin kaldırıldığı günün, 7 Ekim’deki protestonun 50’nci yılına denk gelmesi!

BİR SABAH UYKUSUNDA…

Altıncı Filo’nun ikinci gelişi, yine protestolara sahne oldu. Polis, bu kez hazırlıklıydı. 17 Temmuz 1968’de İTÜ’nün Gümüşsuyu’nda bulunan öğrenci yurdunu bastı ve pek çok öğrenciyi tutukladı. Baskında, Vedat Demircioğlu hayatını kaybetti. Görgü tanıkları, polisin, Demircioğlu’nu dövdükten sonra yurdun üst kat penceresinden attığını söyler. Bir süre komada kalan Demircioğlu, 24 Temmuz’da aramızdan ayrıldı. Ruhi Su, “Sabahın Sahibi Var” başlıklı albümünde, bu olayı anlatan bir şarkı yaptı: “Bir sabah uykusunda / Polisi saldırttılar / Demircioğlu Vedat’ı / Coplarla öldürdüler / Coplarla yumruklarla / Vurdular öldürdüler // Gencecik çocuklardı / Belki siz de gördünüz / Ellerinde pankartlar / Yolda gidiyorlardı / Özgürlük istiyorlar / Özgürlük diyorlardı / Ellerinde pankartlar / Özgürlük diyorlardı // Altıncı filo derler / Belki siz de gördünüz / Kıbrıs’ta karşımıza / Çıktılar durdurdular / Boğaz’da karşımıza / Çıktılar öldürdüler // Kurtuluş Savaşı’nda / Belki siz de gördünüz / Demircioğlu bir değil / Halkımız gibi çağıl / Geliyor çağıl çağıl / Geliyor çağıl çağıl…” Bu şarkıya bağlanan “Ellerinde Pankartlar”, 1 Mayıs 1977 için yazılmış gibi görünse de içinde geçen “kanlı Pazar” sözü, Altıncı Filo’nun protesto edildiği Taksim mitingini işaret ettiğini gösterir: “Ellerinde pankartlar / Gidiyor bu çocuklar / Kalkın ayağa kalkın / Gidiyor bu çocuklar // Bu pazar kanlı pazar / Dert yazar derman yazar / Kalkın ayağa kalkın / Gidiyor bu çocuklar // Bu meydan kanlı meydan / Ok fırladı çıktı yaydan / Kalkın ayağa kalkın / Biz şehirden siz köyden!”

Olayın ayrıntısı şöyle: 16 Şubat 1969 günü, 76 gençlik örgütü, 10 Şubat’ta bir kere daha gelen Altıncı Filo’yu protesto etmek için bu kez Taksim Meydanı’nda toplandı. Bu, Haziran 1967’de başlayan gösterilerin sonuncusuydu. İki gün önce, Komünizmle Mücadele Derneği ve Millî Türk Talebe Birliği’nin cuma namazı çıkışında düzenledikleri “Bayrağa saygı” mitinginde, Altıncı Filo’ya karşı çıkan gençlere hadlerinin bildirilmesi çağrısı yapıldı. Taksim Meydanı’nda toplanan ve kıldıkları toplu namazı müteakip taşlar ve sopalarla gelecekleri beklemeye başlayan “inançlı gençler”, Beyazıt Meydanı’ndan Taksim’e yürüyen gençlere saldırdı. Ali Turgut Aykaç ve Duran Erdoğan, bıçaklanarak öldürüldü. Meydanın girişinde “önlem” alan polis ise olayları seyretmekle yetindi.

Mevzuyla alakası yok ama “Ellerinde Pankartlar”, iki yıl önce bir 10 Ekim günü yeniden gündemimize girdi. Ankara’da garın önünde toplanan ve barış isteyen insanlara karşı düzenlenen bombalı saldırı, 102 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bomba patladığı sırada bahsi geçen şarkı çalıyordu ve insanlar orada halay çekiyordu… 8 Ekim’de, Amerika’nın vizeleri askıya aldığını açıkladığı gün, hayatını kaybedenleri anmak için Karşıyaka Mezarlığı’nda toplananlar bu şarkıyı söylemek istedi ancak polis onları engelledi. Polisin, bir dönem meslektaşları müdahale etmediği için ölen insanların ardından yapılan şarkıyı söyleyenlere saldırıyor oluşu, memleket gerçeğini gösteren olaylardan sadece biri…

HİROŞİMA, SANTİAGO, NEW YORK

Amerika bahsine döneyim, yazının rotası sapmasın. 1960’lı yılların ikinci yarısından sonra, Amerika karşıtı şarkılar arttı. O kadar ki, 1976 yılında resmî bir ziyaret için Amerika’ya giden Bülent Ecevit’e orada düzenlenen suikast girişiminin ardından yapılan plakta da laf Amerika’ya geliyor… New York’taki saldırının ayrıntılarını, Milliyet’in 28 Temmuz 1976 tarihli nüshasından aktarayım: “Amerika’da bulunan CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e Türkiye saatiyle dün sabaha karşı 4.30’da New York’ta Rum asıllı biri tarafından başarısız bir suikast girişiminde bulunulmuştur. Ecevit’e Waldorf Astoria Oteli’nin holünde ateş etmek üzere tabancasını çeken Rum, Amerikan polisleri tarafından yakalanarak tutuklanmıştır. Olay sırasında soğukkanlılığını koruyan Ecevit, ‘Bize silah çekenlerin de iyiliğini isteriz. Bütün bu olanlara rağmen yine de Türk ve Yunan uluslarının dostluk içinde yaşamalarını isteriz,’ demiştir.” Saldırganın adının Stavros Psihopetrides olduğunu da haberden öğreniyoruz. Sonrasında bu isim, Urfalı Babi’nin “Ecevit’e Suikast” adlı şarkısında karşımıza çıkacak: “Ecevit’e silah çeken / Pis eller kırılacak / Bu tertibin hesabı / Rumlardan sorulacak // Dünya biliyor size / Yüz verdi Amerika / Kahpe oğlu Stavro / Piç anası Marika // Kırk milyon Mehmetçik var / Ecevit’in yanında / Fatih Mehmet ruhu var / Türk’ün asil kanında // Bir Türk cihana bedel / Ne tez unuttun bizi / İzmir’de pis leşinle / Kirlettin Akdeniz’i // Amerika kucağında / Şımarmış Rum çocuğu / Ecevit’e suikast ha, onun bunun çocuğu…”

Yazık ki o dönem yapılan şarkılar nefret saçıyor. Bunlar, bir yandan, halkın Amerika’ya nasıl baktığını da anlatıyor aslında… Çok şarkı var ama övgüyle söz eden şarkılara rastlamak pek mümkün değil. ‘90’lı yıllarda kimi pop şarkılarında bir kısım övgülerle karşılaşacağız ama o döneme kadar yapılmış şarkıların neredeyse hepsi Amerika karşıtı şarkılar. Bunda, Hiroşima’ya atılan atom bombasının da payı var elbette: 1945 yılının 6 Ağustos günü yaşanan ve İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran olay, Sezen Aksu, Zülfü Livaneli, Bulutsuzluk Özlemi gibi şarkıcı ve topluluklarca yapılmış çeşitli şarkılar vesilesiyle anıldı. Doğrudan Amerika’yla bağlantılı gibi gözükmese de bizzat mevzuyla alakalı şarkılar bunlar. Bulutsuzluk Özlemi’nin “Şili’ye Özgürlük” şarkısı da öyle… 11 Eylül 1973 günü Salvador Allande’ye karşı yapılan darbe, Amerika tarafından desteklenen Pinochet’yi iktidara getirmiş, başta Victor Jara olmak üzere pek çok insanın ölümüne sebep olmuştu. Amerika, pek çok olayda olduğu gibi bunda da başroldeydi.

Aynı mevzuda yazılmış bir Mehmet Celal şarkısına kulak vermenin tam zamanı. Sanatçının “Fırtınadan Önce” adlı albümünde seslendirdiği “Bolivyalı Küçük Asker”, Amerikan malı tüfeğiyle dikkat çekiyor: “Bolivyalı küçük asker / Sırtında tüfeğin gidiyorsun / Tüfeğin Amerikan malı // Senyor Valentos verdi onu sana / Mister Johnson’un armağanı / Kardeşini vurman için // Kim bu ölü bilmiyor musun / Bu ölü Che Guevara…”

Sözün burasında mevzuyla alakalı şarkılara bir ara vereyim, ‘40’lı yılların sonunda karşımıza çıkan bir türküden söz edeyim. Yakın dönemde Candan Erçetin yorumuyla yeniden hatırladığımız “Zeytinyağlı Yiyemem”, kimi kaynaklara göre Amerika’yla bağlantılı bir türkü. Marshall yardımıyla ilişkilendirir. Çift dillidir ve Yunanistan’da “Yati Tes Na Fiğis” olarak bilinir. Altındaki imza Kostas Virvos ve Stratos Attalidis’e ait ama TRT kayıtlarına bakarsanız, bu bir Bursa türküsü: 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan kaynak kişi gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiş.

Marshall Planı, ABD Dışişleri Bakanı George Marshall tarafından 5 Haziran 1947 itibarıyla önerilen, 1951’e kadar yürürlükte kalan bir ekonomik yardım paketi. Paris’te yapılan bir dizi konferans sonucu kabul edilen Avrupa Telafi Programı, 11 Eylül 1947’de onaylandı. Amerika, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülkeye bu paketi uyguladı. Amerikan bezi, süttozu bu sayede memlekete girdi ama bu karşılıksız değildi: Amerika, onlardan mısırözü yağı almamız koşulunu öne sürdü… Dünyanın en büyük mısır üreticisiydi ve elindeki stoğu eritmesi gerekiyordu. Prof. Dr. Kenan Demirkol, bu dönemde Türkiye’de bir margarin fabrikasının kurulduğunu, zeytin ağaçlarının söküldüğünü söylüyor. Kalanlardan toplanan zeytinyağını Amerika’ya dolar karşılığı sattığımızı, TL karşılığı mısırözü yağı aldığımızı bilgilerine ekliyor. Demirkol’a göre, “Zeytinyağlı Yiyemem”, tam da bu noktada devreye giriyor: Türkü, bir anda memleketin en popüler türküsü yapılıyor. Zeytinyağlı yiyemeyenler, giderek basma fistandan da uzaklaştırılıyor. Amerikan bezi “mucizesi” ilerleyen yıllarda yerini plastiğe bırakıyor.

AMERİKAN ASKERLERİ BAĞDAT YOLUNDA

Mevzu enteresan, katkı çok. Aslında şarkılardaki Amerika imgesinin izini sürmeyi bir kenara bırakıp Amerika’da yapılmış ilk Türkçe plak kayıtlarından, “Türkiye’deki hafif Batı müziği çalışmalarını, verimsiz bir Avrupa-Amerika hafif müziği taklitçiliğinden kurtarmak” amacıyla düzenlenen ve düzenlemeleri ön plana çıkartarak Anadolu-pop’un önünü açan festivallerden, Amerika’nın Sesi ve memlekete gelen Amerikalı askerler aracılığıyla yayılan caz ve rock’n rol’dan söz edebilirim ama onu bir başka yazıya bırakayım. Zira Amerika bahsi geçen şarkılar, günümüze yaklaştıkça artıyor. Bir dönem halk ozanlarının seslendirdiği deyişler yerini rock’a bırakıyor, sazın yerini elektro gitar alıyor.

Kesmeşeker’in “Tut Beni Düşmeden” albümünde yer alan “Mister Brown”, rock cephesinden gelen beklenmedik bir çıkış. Genç grup, 1990’lı yılların ilk isyanını gerçekleştirenlerden biri: “Şiddetten hiç hoşlanmam ben / Silahını al, huzurumu ver Mister Brown // Biraz aydınlat beni / Nasıl çıkar üstümdeki kan izi / Tüm savaşlar senindir / Ölen öldü kalan sağlar bizimdir her zaman…” Şarkının yazarı Cenk Taner, yerimizi de sorguluyor: “Yeni dünya düzeninde yerimiz nedir / Dünya zaten senin arka bahçendir…”

Bu cephede isyan bol. Amerika’nın Irak’ı işgali, daha ziyade rock şarkılarına konu oldu. Bulutsuzluk Özlemi imzalı single, “Felluce / Bağdat” adını taşıyordu. Kapaktaki not, oluşum süreci hakkında bilgi veriyor: “Irak’ta olanca hızıyla süren savaş ve yıkımın etkisiyle oluşmuş bu iki şarkıyı güncelliğini yitirmeden size ulaştırmanın anlamlı olacağını düşündük. Sanki bir müzik gazetesi çıkarır gibi. Her şeye rağmen ‘güzel günlerimiz’ umudunu inatla sürdürüyoruz.” Single’da yer alan “Bağdat Kafe” şarkısına vokaliyle katılan Aylin Aslım’ın da aralarında bulunduğu bir sanatçılar topluluğu, aynı dönemde “Savaşa Hiç Gerek Yok” adlı bir başka single’a da imza attı. Mor ve Ötesi’nin önderliğinde Athena, Bülent Ortaçgil, Feridun Düzağaç, Koray Candemir, Nejat Yavaşoğulları ve Vega’nın katkılarıyla yapılan şarkı, alanlarda ve kimi radyolarda uzunca bir süre çalındı ve başta BarışaRock olmak üzere bütün savaş karşıtı etkinliklerde defalarca söylendi: “Kimlerdensin, onlardan mı / Petrolden mi hayattan mı / Yok, savaşa hiç gerek yok…” Şarkının sözleri ve müziği de Mor ve Ötesi’ne aitti ve topluluk, 2004 tarihli “Dünya Yalan Söylüyor” albümün kapağına bomba atan bir B-52 uçağı kondurmuş, içinde de bu minvalde şarkılara yer vermişti.

Savaşa karşı seslerin yükseldiği bu dönemde, Moğollar, “Yürüdük Durmadan” başlıklı albümlerinde yer alan “Çölde Gökyüzü” adlı şarkıda Irak savaşını anlattı: “Odamda televizyon karşısındayım / Pencereden baktım çölde gökyüzü / Kan fışkırdı ekrandan ürperdim kaldım / Kara dumanlar, savaşın korkunç yüzü…” Şarkının bestecisi Taner Öngür, 2005 yazında yaptığı “Evde Tek Başına” adlı ikinci solo albümünde de bu tarz şarkılara yer verdi -ki bunlar arasında özellikle “Kara Kabus”u anmak gerek.

“Katil Amerika”yı repertuvarına alan Grup Yorum, “Biz Varız”la Amerika karşıtı sese ses verenler arasında: “Amerika yakar yıkar / Katleder, işgal eder / Karşımda kimse duramaz / Dünya benim olacak, der // Biz varız / Bütün dünyada biz varız // Yeniden doğar ölümlerden / Yeni bir dünya kurarız / Dünyayı Amerika’ya / Uşaklara brakmayız”… Şarkı, Tuncel Kurtiz’in okuduğu “Geçit Yok” adlı şiirle desteklenmiş. Grup Yorum’un söylediği Amerika karşıtı tek şarkı değil. Sonrasında neredeyse her albüme bu şarkılardan biri girdi.

Duman’ın 2005 tarihli “Seni Kendime Sakladım” albümü, “Özgürlüğün Ülkesi” adlı şarkıyla açılıyor. Bu, sağlam punk dokunuş, bomba etkisi yaratıyor: “Bu ne biçim bahane / Yine düştün petrolün peşine / Bu ne biçim felsefe / Yine sıçtın insanın içine…” Bu bahiste, Kaan Tangöze’nin solo albümünde yer alan “Amerikan Kovboyları”nı ıskalamak olmaz…

PLANET GİBİ BİR YER VALLAHİ!

Yazının sonuna doğru İzel’den Serdar Ateşer’e, Ozan Eşref’ten Umut Kuzey’e farklı cephelerde top koşturan insanların adı “Amerika” olan şarkılar yaptığını, bu şarkılarda çok farklı şeylerden söz ettiğini söyleyeyim. Dursun Dereli’nin “Amerikan Traşı” mevzu ile alakalı değil ama Ozan Şahturna imzalı “Bush Bush Amerika” ve Ercan Papur imzalı “Defol Amerika Puştu”, yazıya katkı sağlayacak şarkılar. Yine de bir yerde bitirmek gerekiyor zira uzattıkça yeni şarkılar akla geliyor, yazının ucu kaçıyor. Yine de ‘80’li yıllarda, darbenin gölgesinde yapılmış MFÖ şarkısından söz etmezsem olmaz: “Etler olmuş plastik / Endüstri nükleer / Metrolara yaklaşma / New York sokaklarında // Vitaminler avuç avuç / Siren sesleri her yerde / Kovboylar huzursuz olmuş / New York sokaklarında…” Şarkı, Mazhar Alanson imzalı. Alanson, yıllar sonra solo albümünde, bu şarkının devamı sayılan “Jazz”a yer verdi: “Fedai, burası New York, dedi / Beş dakkada değişir bütün işler / Bu işler, dedi, anladın mı / Adamı bazen geriden şişler…” New York’un yıllarla gelen değişimi de şarkıya sirayet etmiş: “Planet gibi bir yer vallahi / Dumanlar çıkıyor asfaltlardan…”

Almancı şarkıcılarımızdan Rafet El Roman’ın ‘90’lı yıllarda yaptığı New York tasviri ise evlere şenlik: “A Memo / Burası New York, Amerika / Evler karıştı bulutlara /…/ İnsanlar simsiyah, kızıl, beyaz / Sokaklar basketbol, müzik ve dans / Nasıl bir yaşam, nasıl bir zaman…” Amerika’yı bilmeden Amerika hakkında şarkı yapan Celal İnce’nin anlattığı kovboylar çiftliklerinde koyun yetiştiriyordu, El Roman’ın “macera” dolu “Amerika”sında gördükleri ise “çizme, fotör, kot pantelon” giyiyor.

Final için ideal plak, Oktay Topgül’e ait “Robert Kenedi’ye Ağıt”. Adnan Varveren imzalı şarkı, Robert Kennedy’nin kardeşi Edward’ın ağzından yazılmış: “Robert Kennedy vuruldu / Bütün dünyada duyuldu / Kardeşimin acısından / Babamın dili tutuldu // On bir çocuk babasız kaldı / Büyük devlet adamıydı / İyilik sever bir insandı / Zalim katil nasıl kıydın // Aman dünya, yalancı dünya…” Bunu, Kennedy ailesinin asıl ferdi John F. Kennedy’nin sesinin olduğu bir plağa bağlayayım: 1963 tarihli “Altın Konuşmalar”. Dengin Plak tarafından, Atatürk’ün ölümünün 25’inci yılında yayımlanmış. Türkiye’de yayımlanan bildiğimiz ilk Atatürk plağı aynı zamanda. Kennedy, 22 Kasım 1963’te Dallas’ta bir suikast sonucu öldürülmüştü. Plaktaki kayıt, son mesajlarından biri. Ölümünden 12 gün önce, 10 Kasım 1963’te yaptığı bu konuşma, öldükten hemen sonra bu plakla dinleyiciye ulaşmış. Türkiye’de Atatürk’ün sesini içeren ilk plağın Kennedy’nin son konuşmalarından birini içermesi, tuhaf bir tesadüf. Kennedy, konuşmasında şunları söylüyor: “Atatürk, Türkiye ve Birleşik Amerika arasındaki geleneksel dostane münasebetlerle yakından ilgileniyordu. O, demokratik hükümetlerimizi nazarı dikkate almış ve ileri bir görüşle ‘Şimdi dostuz, gelecekte çok daha yakın dost olacağız,’ demişti.”

Daha enteresanı, Atatürk’ün sesini içeren ilk plağın, Amerika’da yayımlanmış olması. Tek taraflı bir 45’lik plak bu ve çok zor bulunuyor. New Jersey’de yayımlanan bu plakta, The United States Army Band Pershing’s Own tarafından seslendirilen İstiklal Marşı ve Amerikan Millî Marşı dışında “Ataturk’s Statement to America” başlıklı bir konuşma var: “Muhterem Amerikalılar, Türk milletiyle Amerika milletinin ve karşılıklı olduğuna emin bulunduğum muhabbet ve samimiyetin tabii neşri hakkında birkaç söz söylemek isterim. Türk milleti esasen demokrattır. (…) İşte bu noktadandır ki, Türk milleti, Amerika milleti hakkında, derin ve kuvvetli bir muhabbet hisseder.”

Bir dönem hissedilen “derin ve kuvvetli muhabbet” yerini karşılıklı restleşmeye bırakmak üzere. Bundan sonrasında neler olacağını ancak yaşayarak göreceğiz.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI