Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Kürdistan’da plebisiti ilk kim savundu? 

Perşembe, 5 Ekim, 2017
İsmet Paşa’nın Lozan’da Musul konusu görüşülürken dile getirdiği tezler ile Britanya temsilcisi Lord Curzon’un geliştirdiği tezler karşılaştırıldığında Türk ulusalcılarının Curzon ile neredeyse aynı şeyleri söylemeleri şaşırtıcı mıdır?

Türkiye’de ana akım siyasetin iki ucunu oluşturan iki düşman kardeş var. Mevcut sömürü düzeninin devamlılığını meşrulaştırma araçları olarak işlev gören bu iki ideolojik örüntüyü kardeş kılan birbiriyle ilişkileri değil, referans aldıkları ortak merkezle ilişkilidir. Her iki düşman kardeş, yani liberaller ve ulusalcılar kendi konumlarını hep tahayyül edilmiş bir Kemalizm’e göre belirlerler. Bu Kemalizm’den uzaklaşma olarak düşünülen her politika ya da düşünce liberallere göre ‘iyi’ iken ulusalcılara göre ‘kötü’dür ve elbette bunun tersi de geçerlidir. Ülkedeki her siyasi kriz bu iki kardeşi birbirine düşürür ve bir noktada krizin ivmelendirdiği sorun merkez siyaset içinde çözülür. Ya da çözülürdü demek gerekir. Çünkü 2013’te patlak veren Gezi ayaklanmasının ardından diktatöryal eğilimleri gizlenemez hale gelen İslamcı iktidar ile liberallerin bağları koptuğunda denklem önemli oranda değişmiş; 2016 Temmuz’unda gerçekleşen darbe girişimi sonrası konumlar yeniden belirlenmiştir. Türkiye siyasetini sığlaştıran ve ulusalcılar ile liberallerin arasında kurulmuş bir merkez siyasetinde tutan bu ideolojik hegemonya, asıl olarak 1945 sonrası İsmet İnönü önderliğinde kurulan çok partili demokrasinin sola ve Kürtlerin siyasal pozisyon almalarına kapalılığı ile ilgilidir. Türkiye’de çok partili demokrasi, sistemi sarsabilecek gerçek çelişkilerin yani emek sermaye çelişkisi ile ulus devletin imtiyazlı yurttaşlık kurgusunun sorgulanmasına izin vermemek üzerine inşa edilmiştir. Kemalizm’in ve cumhuriyetin liberal ya da ulusalcı yorumlarına karşı total bir yok etme girişimi ve İslamcı bir diktatörlük inşası haline gelen Erdoğan rejiminin mevcut pozisyonu, doğal olarak bugüne kadar gelen merkez çizginin tali çatışmaları asli çatışma olarak sunan konumunu imkansız kılmıştır. Bu artık ülkede açıkça yeni bir siyasi özneleşme sürecini, yeni bir ülke ve siyaset imgesini dayatmaktadır. Bu imge ise merkez siyasetin çürümüşlüğüne hiçbir anında bulaşmamış eşitlikçi ve özgürlükçü sol tahayyül ile mümkündür.

KÜRDİSTAN REFERANDUMU: YENİ TALİ SAFLAŞMALAR

Barzani’nin tek taraflı olarak gerçekleştirdiği referandum, liberal ve ulusalcı düşman kardeşliğinin canlandırılması için her iki taraf için de bir fırsat oldu. CHP, hem de genel başkan yardımcısının ağzından dökülen sözlerle açıkça bir savaş hükümetine destek verdi. Liberaller yanılmaz tutarlılıklarıyla klasik iktisatçıların çok sevdiği bir konum alarak bağlamsız bir biçimde sanki sorun Türkiye halklarını hiç ilgilendirmiyormuşçasına konumlarını belirlediler. Bir taraf alttan alta yıllardır savunduğu Kürtlerin ulus olmadığı tezini diğer taraf da sadece Barzani’nin pozisyonunu savundu. Bu tali saflaşmada Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya ilişkin asli mesele hiç gündeme gelmedi, sorunu bu biçimde tartışmak ise işlevini gördü, Erdoğan rejiminin Türkiye kamuoyu nezdindeki hareket alanı alabildiğine genişledi.

.

KÜRDİSTAN’DA PLEBİSİT ÖNERİSİ İNÖNÜ’DEN

İsmet Paşa’nın Lozan’da Musul konusu görüşülürken dile getirdiği tezler ile Britanya temsilcisi Lord Curzon’un geliştirdiği tezler karşılaştırıldığında Türk ulusalcılarının Curzon ile neredeyse aynı şeyleri söylemeleri şaşırtıcı mıdır? Ben şaşırtıcı olmadığını söyleyeceğim.

1945 sonrası Türkiye’de biçimsel demokrasiyi sola kapalı olarak kuracak olan İsmet İnönü 1923’te Musul’da bir plebisit yapılması olasılığını savunmakta ve bu tezini şöyle gerekçelendirmektedir: “…Lord Curzon’un, Musul vilâyetine ilişkin olarak plebisite başvurulması olasılığını kabul etmemekte gösterdiği özel direncin, ayrıca dikkat çektiği…. Çünkü bir ülke halkını kimlerin ve ne biçim yöneteceğini saptamakta genel olarak başvurulan yolun bu olduğu …. Bir ulusun ya da halkın kaderini saptamak için akla en yatkın, hak gözetirliğe en uygun yolun, bu halka ya da ulusa, bu konudaki görüşünü tam bir bağımsızlık içinde açıklama özgürlüğünü bırakarak, doğrudan doğruya onun düşüncesini sormak olduğu, şimdiye kadar herkesçe kabul edilmiştir. Emir Faysal’ın seçimi konusunda Irak halkının oyunu almak mümkün sayıldığı halde, bu halkın şu ya da bu ülkeye katılmak, ya da nasıl yönetilmek istediği daha önemli bir sorun iken, bu konuda halkın görüşünü açıklamasının imkansız sayılmasını kabul etmek, gerçekten güçtür…”

Curzon ise bu tezlere karşı şöyle demektedir: “Plebisit bir sınırın saptanması bakımından zararlı ve uğursuz bir yoldur… Önce kimlerin oy vereceğini, oy verme yaşının, o ülkede oturma şartlarının ve süresinin ne olacağını kararlaştırmak gerekir. İsmet Paşa’nın söylediği gibi Musul nüfusunun büyük bir kısmı göçebedir… Bu nüfus içinde kimler oy verecektir ve bunlar hangi ilkelere göre seçilecektir? İkinci olarak oy verme sırasında güvenliği sağlamakla kimin görevli olacağını sağlamak gerekir… Hangi ordu Kürdistan’da asayişi sağlamaya gelir? … Plebistler, iç içe girmiş bir halka değil de birleşmiş bir halka ve çözümlenecek sorun karmaşık değil de basitse uygulanabilir”.

Şimdi ulusalcılar, şunu söyleyebilir, İsmet Paşa elbette plebisiti savunur ve Curzon savunmaz, çünkü Musul, özellikle Kerkük Türk’tür. MHP’nin paramiliter örgütünü açığa çıkaracak şekilde yaptığı “5 bin ülkücü ya da 82, 83…” açıklamasında olduğu gibi. Fakat Lozan’a sunulan hem Türkiye hem de İngiliz istatistikleri bunu açıkça yalanlar. Bu istatistikleri, siyasetin sayılarla değil fikirlerle yapılacağını düşünen biri olarak sadece sayılarla siyaset yapanların yalanlarını ortaya koymak için veriyorum. İngilizlerin 1921 yılında oluşturulmuş istatistiği şöyledir:

Musul: 170 bin 663 Arap; 179 bin 820 Kürt; 14 bin 895 Türk; 57 bin 425 Hıristiyan; 9 bin 665 Yahudi

Erbil: 5 bin 100 Arap; 77 bin Kürt; 15 bin Türk; 4 bin 100 Hıristiyan; 4 bin 800 Yahudi

Kerkük: 10 bin Arap; 45 bin Kürt; 35 bin Türk; 600 Hıristiyan; 1400 Yahudi

Süleymaniye: 152 bin 900 Kürt; 1000 Türk; 100 Hıristiyan; 1000 Yahudi

Türk heyetinin Lozan’a sunduğu istatistik ise şöyledir:

Musul Sancağı: 104 bin Kürt; 35 bin Türk; 28 bin Arap; 18 bin Ezidi; 31 bin Gayrimüslim

Süleymaniye Sancağı: 62 bin 830 Kürt; 32 bin 960 Türk; 7 bin 210 Arap

Kerkük Sancağı: 97 bin Kürt; 79 bin Türk; 8 bin Arap. (1)

Dolayısıyla Güney Kürdistan’da halk oylamasını Kürtlerin çoğunluğuna rağmen isteyenin İsmet İnönü ve buna karşı çıkan da Britanya temsilcisi olduğu açıktır. Britanya, Kürtlerin Birleşik Irak içinde yaşamasını, Türkiye ise kendi kaderini belirlemesini istemektedir. Peki yüz yıl önce dünya sistemi içinde en büyük emperyalist güç olan İngiltere’nin temsilcisi ile ülkemizin bugünkü ulusalcılarının aynı tezleri savunmaları neden şaşırtıcı değildir?

CUMHURİYETİ SAVUNMAK VE SOL TAHAYYÜL

İnönü’nün o günkü tavrı elbette bireysel değil, Türkiye için tahayyül edilen düzen ile ilgilidir. Bu düzenin ilkeleri 1921 Anayasası ile belirlenmiştir. Halkın kendi kendini yönetmesinin araçlarının tesis edilmesine ve bu araçlardan en önemlisinin geniş yerel özerklikler olarak benimsenmesine dayanır. Ezen ve ezilen arasındaki çelişkilerin TBMM’de ezilenden yana, ezilen Türk ve Kürt köylüsünden yana çözüleceğine dair bir perspektife dayanır. (2)

Halkın kendi kaderine bizzat kendisinin karar vereceği ilkesi, Türkiye’de cumhuriyetçi perspektifin, cumhuriyeti kuran ve kurtaran Birinci TBMM’nin ilk ilkesidir ve ilk anayasasına işlenmiştir. Bu perspektif içinde bütün yurttaşların yaşadıkları vilayet içinde özerk olarak kendi kendini yönetecekleri, üretenlerin yönetimde söz sahibi olacağı açıkça belirlenmiştir, İnönü, emperyalist İngiltere’nin vereceği özerkliğin gerçek olmadığını, Türkiye’de Kürtlerin anayasa çerçevesinde eşit yurttaşlar olmayı seçeceğini savunmuştur. Çünkü bu perspektifi kuran meclis, cumhuriyetin sol elidir. Bu elin kesilmesiyledir ki, çıkarı ilkesini belirleyen sağcılar ülkenin kaderine hakim olmuştur.

AKP’nin adım adım kurduğu İslamcı diktatörlüğe karşı cumhuriyetin değerlerini savunmak, AKP’nin ülkenin değil, Erdoğan hanedanı ve çevresindeki bir avuç imtiyazlı vergi affı istismarcısının güç ve servetini savunmak için tuttuğu yola karşı çıkmaktan geçer. Bu karşı çıkış ise cumhuriyetin eşit ve özgür yurttaşlık çerçevesinde, bir arada yaşama idealini yeniden düşünmekten… İmtiyazsız ‘herkes’in yararını düşünmekten…

İmam hatipleri, Demokrat Parti kadar Müslüman olduğunu gösterme gerekçesiyle açan, köy enstitülerinin kapatılma sürecini başlatan, Türk’ün imtiyazlarını vurgulayan, rejimi sola kapatan bir rejimin kurucusu olan İnönü’nün eleştirisi onun da dahil olduğu cumhuriyeti kuran meclistedir. Bugün imam hatipleri ilk olarak partisinin açtığını hem de aynı gerekçeyle AKP kadar Müslüman olduğunu göstermek için söyleyen Kılıçdaroğlu’nun eleştirisi de, ulusalcı ve liberal kestirmeciliği aşacak biçimde gerçek sorunlarla yüzleşecek bir ülke tahayyülünü ortaya koyabilecek sol güçlerdedir. Elbette CHP dışında ve yine elbette CHP içinde de.

(1) İstatistikler ve alıntılar önsözünü İsmet İnönü’nün yazdığı Seha Meray’ın çevirdiği ve hazırladığı Lozan Barış Konferansı Tutanaklar ve Belgeler adlı eserden alınmıştır.

(2) Anayasa taslağını TBMM’ye sunan komisyon sözcüsünün aktardığı perspektif ile karşılaştırınız. TBMM ZC C 5 D 1, 18.11.1920 s. 407-418


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI