Gökçek gidince iktidarın kimyası bozulur mu?

Perşembe, 5 Ekim, 2017
Eğer iktidar bloğunda bir çözülme yaşanacaksa, bu ideolojik bir gerekçeye dayanmayacak. İdeolojik zaafiyet meselesi, sanıldığı veya iddia edildiği gibi iktidarın zayıf karnı ve ayrıca en güçlü olduğu, bütün sermayesini yüklediği alan değil. Tam tersi, asıl olarak İslamcılık ve milliyetçilik, omuzlarında taşıdıkları iktidarla ilişkileri dolasıyla giderek derinleşen krizlerin içinde.

Nedeni hakkında hâlâ doğru dürüst bilgi sahibi olmadığımız Kadir Topbaş’ın istifasının üzerinden iki hafta geçti. Bu hafta da, Melih Gökçek’in dahil olduğu bir grup AKP’li belediye başkanı için benzer bir sürecin başlayacağı haberleri (yine gerekçeler meselesine hiç girilmeden) gündemde. Hafta sonu başlayacak AKP kampı dolayısıyla da konunun bir süre daha tedavülde kalacağını öngörebiliriz. Kampa katılacaklar ve katılmayacaklar, ısınan bir başka başlık.

Küçük kulis kırıntıları dışında, bu gündemin büyük ölçüde Beştepe tarafından oluşturulup yönetildiğine ilişkin fazlaca gösterge mevcut. Zaten çok uzun bir süredir “siyasi haber” alanı böyle biçimleniyor. “Servis edilen” ya da işaret edilen haberler dolaşıma giriyor, gündem ağırlıkları ve vizyon süreleri aynı merkez tarafından belirleniyor, dolayısıyla çıkartılan sonuçlar, yorumlar da “amacın” dışına pek çıkmıyor. Diğer tarafta da, AKP kulislerinden “sızan” bu küçük bilgi kırıntılarına, bazen de sosyal medya mesajlaşmalarına olduğundan büyük bir anlam yüklenerek çok erken ideolojik çatlak veya ekip kapışmaları değerlendirmeleri yapılıyor. “İktidarda çözülme beklentisi” kolay gaz verilen ama aynı ölçüde çabuk sönen bir heves olarak kalmaya devam ediyor.

Daha önce de, sosyal medya ve iktidara yakın yazarlar üzerinden süren tartışmalar, bazı danışmanların çıkışları ve onlara verilen cevaplar iktidar saflarında ideolojik sıkıntıların baş gösterdiği değerlendirmelerine neden olmuştu. Özellikle, İslamcıların kendi arasında ve iktidarla ilişkileri çerçevesinde önemli bir kırılma yaşandığı üzerine epey yazıldı. Benzer bir durumun milliyetçilerle de yaşanacağına, fiili sorunlar nedeniyle, oluşan “geçici” ittifakın dağılabileceği hakkında öngörüler gündeme geldi. Abdullah Gül işaret edilerek sık sık dile getirilen “rahatsız AKP’liler” teması, iktidar çevresinden tasfiye edilen bazı kalemler tarafından çeşitlendirilip, taban da dahil edilerek sürdürüldü.

Bu tartışmaların hepsinin abartılan tarafları olduğu gibi, gerçek yönleri, çok önemli ve hatta daha da geriye uzanan derin kökleri olabilir, elbette vardır. Fakat bu tartışmalar, iktidar üzerindeki etkilerinden çok, ikinci aktörleri etkilemesi açısından daha anlamlı. Şöyle somutlayabiliriz: İlişkinin sıkıntıları iktidarın değil, daha çok hizmetli rolünü alan ideolojilerin meselesi veya bazı isimlerin dışlanması, iktidarı değil, sadece onların siyasi kariyerini zayıflatıyor.

Lafı fazla dolaştırmadan sonunda söyleyeceğimi baştan yazayım: Eğer iktidar bloğunda bir çözülme yaşanacaksa, bu ideolojik bir gerekçeye dayanmayacak. İdeolojik zaafiyet meselesi, sanıldığı veya iddia edildiği gibi iktidarın zayıf karnı ve ayrıca en güçlü olduğu, bütün sermayesini yüklediği alan değil. Tam tersi, asıl olarak İslamcılık ve milliyetçilik, omuzlarında taşıdıkları iktidarla ilişkileri dolasıyla giderek derinleşen krizlerin içinde.

Yine aynı şekilde, AKP’de Milli Görüş’te olduğu gibi “kadro hamlesiyle” bir kopma yaşanmayacak. Erdoğan Erbakan’a yaşattığı gibi bir huruç ile karşılaşmayacak, bunun ne koşulları var, ne de hazırlanmış aktörleri. Belediye başkanlarının tasfiyesi meselesinden de, ne çok önemli bir çatlak, ne de çok güçlü bir tazelenme çıkacak. Dolayısıyla, bu alanlarda yoğunlaşmış bir muhalefet perspektifinin de ilerleyebileceği fazla yol yok. Daha muteber İslamcı bularak, daha gösterişli milliyetçilik yapılarak, tasfiye süreçlerinde (Türkiye siyasetinde şahsi politik yatırımı en fazla olan isimlerden Melih Gökçek söz konusu olsa bile) “fitne” arayarak veya zorlayarak sonuç almak pek mümkün değil.

Kendini yaratan toplumsal ve politik süreçlerden bağımsızlaşarak gücünü merkezileştiren (kişiselleştiren) iktidar, ideolojik alanları mülkiyetine geçirirken, bu alanlarda hayat edenlerle de tek taraflı bir mahkumiyet (hatta zorlanırsa kölelik) ilişkisi kurmayı becerdi. İktidarın istediği kadarını aldığı, kullandığı ideolojik alan, artık kendisi için değil “ötekiler” için bir tehdit unsuru. “Emperyalizmin”, “Kürtlerin” veya “dış güçlerin” karşısında iktidarın yanında durmaktan başka seçenek bulamayan her türden milliyetçi ile, sessizliğin karanlığına çekilmeye çalışan ya da saldırganlığını yokuş aşağı salan İslamcıların çaresizliği aynı noktada buluşuyor. İktidarın iktisadi güç odaklarıyla kurduğu ilişkide de süreç aynı işliyor. Bu durum, siyasi kadrolar ve aslında siyasal yapılar için de geçerli. İktidar hiçbir isme, siyasi ağırlığa, hatta partiye muhtaç değilmişcesine davranıyor, bunu gösteriyor ve bu yolda sonuç alıyor. Parlamenter sistemi ve partiler düzenini ortadan kaldırma sürecini başlattığında işaretlerini verdiği gibi, önce en yakın siyasi yapılara ve aktörlere hamle ediyor. İktidarın hangi tercihiyle ve hangi tarzıyla uyumlanamadığı anlaşılamayan belediye başkanlarıyla başlayan tasfiye, doğrudan AKP kadroları ve icraatına yönelerek devam edecek. Bir taraftan “başarısızlık” ve “tepkiler” Erdoğan’dan uzaklaştırılırken, bir taraftan da tıkanmış gibi görünen güç gösterisi alanı, kendi evinde tazelenecek.

Başa dönersek, görevden alınan, istifa ettirilen belediye başkanları meselesi bir çözülme işareti mi veya böyle bir süreci başlatır mı? Cevabım yine net: Hayır. Yaşananlar, 16 Nisan referandumu, onun getirdiği yeni siyaset mimarisi ve önümüzdeki seçime dönük stratejinin bir parçası. Pek gizli saklı olmadan açıkça veya ima edilerek açıklanmış seçim stratejisinin çok temel iki ayağı var: Birincisi, iktidarın kişiselleşmiş gücünün sarsılmazlığının ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığının altının çizilmesi, gösterilmesi ve kabul ettirilmesi. İkincisi, “bu mutlak iktidar gücünün” problemli, başarısız, sevimsiz ve tepki toplayan her şey ve herkesten uzağa taşınması. Bu stratejinin en fazla hasar vereceği yapının AKP olacağına hiç kuşku yok ve bu öngörülmemiş değil.

Fakat, kurulan kısa vadeli siyasi strateji, bu kontrollü hasardan çözülme değil, fayda bekliyor. Buradan çözülme üretmeye çalışmak da, yine denklemin kuruluşu dolayısıyla, aslında bu stratejiye hizmet ediyor. İktidarın kimyası, “ideolojik zayıflıkları” ya da iç dengeleri üzerinden muhalefet geliştirmeye çalışmak işe yaramadı, yaramıyor, yaramayacak. Seçmeni ekonomi başta olmak üzere iktidarın kaybettirdikleri ve ettirebilecekleri hakkında düşünmeye ikna edemeden bir çözülme ummanın makul bir dayanağı yok.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI