Küçük Kadınlar'ın Jo'su olmak

Cuma, 29 Eylül, 2017
Çok güzel ve zarif sınıf arkadaşlarımız, güzelliklerinin kefaretini öder gibi erkenden evlenip kamusal hayattan ellerini eteklerini çekiyorlarken başlardı bizim hikâyemiz. Tıpkı Jo'nunki gibi.

Bizim kuşağın mensupları genç kızlığa adım atarlarken, bizden önceki kuşağın da favori romanlarından biri olan, Louisa May Alcott’un Küçük Kadınlar’ı başucu kitaplarıydı. Ama içimizden bazıları vardı ki, o küçük kadınlardan birini rol modeli seçmişti: Jo.

Küçük Kadınlar’da dönemin ortalama bir Amerikan ailesi olan March’ların hikayesi anlatılıyordu. Ailenin reisi, iç savaş zamanında cepheye gönderilmişti. Anne ve dört kızı ise bu süreçte yoksunluklarla örülü bir hayatı yüklenmişlerdi. Kitap, bu ailenin yaşam mücadelesini merkeze alarak, dönemin Amerikan yaşam tarzını, cinsiyet ilişkilerini, özellikle de farklı kadınlık hallerini konu ediyordu. Jo, sarışın, narin ve zarif kız kardeşlerinden, rengi, tavrı, düşünce tarzı ve halet-i ruhiyesiyle ayrılan bir kara koyundu. Çok sevdiği güzelim, parlak ve kara saçlarını kesip, yoksulluğu biraz olsun azaltmak için kuaföre sattığı sahne, onu evdeki duygusal ve çaresiz annesinden uzaklaştırıp cephedeki dayanıklı, cesur ve fedakar babasına yaklaştırıyordu. Jo, cinsiyetsizmiş gibi görünmeye çalışan, evlilik, aile gibi mefhumlara sırt çevirdiğini açıkça dile getiren, okumak ve yazmak isteyen genç bir kadındı. Josephine olan asıl adı yerine, eril bir tınısı olan Jo kısaltmasını kullanması da bundandı.

***

Benim çocukluğum ve ergenliğim, geniş ailenin kayırılan, ayrıcalıkları olan erkek fertlerine bir yandan diş bilerken, diğer yandan onlara öykünmekle geçmişti. Çocuk gözümle görebildiğim cinsiyet ayrımcılığına ilişkin çeşitli emareler, o dönemde sofraya zor gelen tavuğun en lezzetli parçası olan budunun erkeklere pay edilmesinden başlayarak, onların gece geç saatlerde gürültüyle kapıyı açıp eve girebilmeleri, hata yapma hakları, özür dilememe özgürlükleri olmasına kadar uzanıyordu. Bütün bunlar beni öfkeden deliye döndürüyordu. Ama çocuk aklımla, içerlediğim davranışları taklit ederek itibar kazanabileceğime inanıyordum. Aile ve ahbap buluşmalarında ortaya çıkan haremlik-selamlık düzeninde selamlık kısmında oturmaya ve bir erkek gibi traş olup ayakta işemeye sevk ediyordu bu öfkem beni. Neticede, sohbetin içeriğinden bütünüyle koparak babamın kucağında uyuyakalıyor, jiletle yüzümü kesiyor veya pantolonumu ıslatıyordum. Bütün bunlar annemi çıldırtmaktan başka işe yaramıyordu. Kadınlıktan kaçarak özgürleşeceğime inandığım uzun ve karanlık bir tünelin içinden geçiyordum.

İşte o dönemin kahramanıydı Jo. Her ne kadar cinsiyetsiz gibi görünmeye çalışsa da, kadınlığı temsil eden çıtkırıldım, domestik faaliyetlere meyyal, güzellik idealine bağlı ve tek boyutlu kardeşlerinin arasında parlayan, hal ve tavırlarıyla cinsiyetsiz olduğunu vurgulayan, çevresinde “erkek gibi” olduğu söylenen bir genç kadın. Kadınlar için cinsiyetsizlik iddiası, kadın olmamak haliyle eşdeğerdi. Erkek gibi olmasa bile, erkekliğe yakın duran bir konumdu cinsiyetsizlik. Kadınlığın “başımıza bela ettiği zayıflıktan” kurtulmaktı. Düşünsenize, kaç erkek cinsiyetsiz olduğunu iddia etme cesaretini gösterebilir? Cinsiyetsiz olduğunu söyleyen bir erkek, iktidarsızlığını ikrar ediyormuş gibi algılanır çünkü. Biz kadınlar içinse cinsiyetsizlik, bir tür savunma mekanizmasıydı, kadim bir kadınlık bilgisinin, görgüsünün ve pratiğinin çarkına takılmadan yahut mümkün olduğu kadar az takılarak kendini inşa edebilmenin yolu gibi görünüyordu. Annelerimize, annanelerimize ve babannelerimize burun kıvırıp, evin duvarlarının dışındaki dünyaya ait olduğumuza inandığımız yıllardı o yıllar…

Daha sonra çoğumuz eve, geleneksel kadınlık bilgisine, anne, anneanne ve babanne hikayelerine itibarını iade etmek için, en az onları itibarsızlaştırmaya uğraştığımız zamanlardaki kadar, hatta daha fazla çaba sarf edecektik, o ayrı!

Bizim, cinsiyetsiz olmaya çabalarken kadınlıktan kaçıp erkekliğe yaslanan Jo’da gördüğümüz, entelektüel, sade ve güzel değilse de çekici bir kadındı. Ama onda asıl çekici olan, uzun vadede “kazanıyor” olmasıydı belki. Türlü dramlar, hayal kırıklıkları ve mutsuzluklarla örülü bir hayat yaşayacak olan kız kardeşlerine kıyasla, bir çirkin ördek yavrusunun başarı hikayesini izliyorduk onun yaşam seyrinde.

Çok güzel ve zarif sınıf arkadaşlarımız, güzelliklerinin kefaretini öder gibi erkenden evlenip kamusal hayattan ellerini eteklerini çekiyorlarken başlardı bizim hikayemiz. Tıpkı Jo’nunki gibi.

İlk bakışta dikkat çekmeyen ve hatta dış görünüşü ve münzevi tavrıyla aşağılanan bizler, herkesin taravetini bir ölçüde yitirdiği yaşlarda, uzun sürmüş bir içsel yolculuğun bizi yanaştırdığı limanda zihinsel hazinemizle, soluk benizlerimiz ve göz altı torbalarımızı silikleştirebilme keyfiyetinin ve kibrinin peşindeydik.

Benden önceki kuşaktan benim kuşağıma yadigar popüler bir şarkının fesat ve intikamcı sözlerini dinleyip, sınıfın güzel ve küstah kızlarıyla, bize burun kıvıran parlak erkeklerine meydan okuyacağımız günlerin hayalini kuruyorduk:

Oldu en sonunda oldu bim bam bom/Rüyalarım gerçek oldu bim bam bom/Duyduk duymadık demesin hiç kimse/İşte ilan ediyorum herkese/Kim demiş kimse ona bakmaz diye/Kimse onu koluna takmaz diye/Evde kalmaktan kurtulamaz diye/Çatlasın patlasın dönsün deliye.

Çirkin ördek yavrusu olmayı bu kadar cazip kılan, çirkin yavrunun son kertede bir sürpriz yapıp tüm bakışları ve takdiri üzerine çekecek olması değil miydi? Kim isterdi ömür boyu çirkin ördek olmayı? Kezban serisi filmlerin bu kadar tutması, bir gün bir çeşit prenses olabilme ihtimalini vaad etmesiydi.

Joperest kadınların hayali, erkeklerin hakimiyetindeki dünyada, onlarla rekabet edebilmek için kadınlığın “zayıflıklarından” azade olmaktı. Zaman içinde gördük ki, kadın olmaktan vaz geçmeden kamusal alana çıkmak daha zahmetli bir süreçti ve çoğumuz bunu cinsiyet kimlikleri ve rollerini yeniden inşa etmek gerektiğinin farkına varınca idrak ettik. “Kız gibi yapmak”tan, “kadınsı olmak”tan vaz geçmememiz gerektiğini öğrenerek tecrübe ettik. Kayda değer bir kısmımız kimseye nispet yapmaya gerek kalmadan, eve ve kadınlık bilgisine yüz çevirmeden, farklı kadınlık hallerinin dayanışarak eril dünyanın kapılarını zorlaması ve hatta gerekiyorsa yeni bir dünya kurması gerektiğini anladıktan sonra Jo’yu olduğu kadar, kardeşleri Meg, Beth ve Amy’i de anlayıp sevmeye başladık. Yine kayda değer bir kısmımız ise Joperest olmaya devam etti.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI