Çeviride kaybolmak ve ‘Kar’ın yükselişi

Çarşamba, 27 Eylül, 2017
Adana’da ulusal yarışma filmleri gösterimleri başladı. “Kar” temposu ve cesaretiyle dikkat çekerken, yabancı filmlerdeki çevirilerin yetersizliği ve altyazı senkronizasyonundaki sıkıntılar keyif kaçırdı.

Önce festivali düzenleyen ekibin görevden alındığının duyurulması, geçen hafta da danışma kurulu üyelerinin bir açıklama ile katılmayacaklarını bildirmesiyle gündeme gelen Adana Uluslararası Film Festivali pazartesi günü başladı. Türkiye festivallerinde bu tür hadiseler artık normal sayıldığı için üzerinde fazlaca durmuyoruz. Belki bir gün dururuz. Ama üzerinde ısrarla durmamız gereken bir şey var. Festivalde gösterilen yabancı filmlerin altyazı sorunu. Sorun bir tane de değil üstelik. Salı günü ulusal yarışma kapsamında gösterilen yapımları daha önce gördüğüm için bir grup sinema yazarı arkadaşla önce “Wind River” ardından da yılın en dikkat çekici yapımlarından Guillermo Del Toro’nun Venedik’te Altın Aslan kazanan filmi “The Shape of Water”ı izlemeye karar verdik.

Ben bile yetersiz İngilizcemle altyazılardaki çeviri hatalarını fark ettim. Çıkışta İngilizcesi iyi olan arkadaşlardan da benzer bir tespit geldi. Bu bir yana, altyazı sekronizasyonunun filmle bir türlü tutturulamaması nedeniyle diyalogları anlamakta zorluk yaşadı insanlar. Çeviri sorunu için geç kalındığı belli ama umalım ki ilerleyen günlerde sekronizasyon sorunu halledilir.

‘TAŞ’ YERİNDE NE KADAR AĞIR?

Toplamda 630 bin TL’lik bir ödül dağıtılacağı için ve gelenek olduğu üzere festivalde dikkatlerin toplandığı bölüm ulusal yarışma. İkinci gün olan Salı günü iki filmin gösterimi ile başladı bu bölüm. İlk olarak önceki iki filmi “İki Dil Bir Bavul” ve “Babamın Sesi” ile burada birçok ödül kazanmış olan Orhan Eskiköy’ün “Taş” filmi izlendi. İstanbul ve Ankara festivallerinde de gösterilen film, yıllar önce kaybolan oğlunun yasını tutan bir kadının, kapısının önünde bulduğu bir adamı oğlu olarak benimsemesi sonrası ailenin de hedef haline geldiği bir köyde geçiyor. Orhan Eskiköy, aile, kadın, devlet, toplum gibi kavramların gelip geçiciliğini, ‘Taş’ın ise kadimliğini vurgularken metaforlar dünyasına davet ediyor seyirciyi. Filmin siyah beyaz çekilmesi de bu anlatıya anlam katıyor.

‘Taş’ın sıkıntısı, bütünüyle bir atmosfer filmi olma iddiasının altından yeterince kalkamamış olması. Karakterlerin iç dünyaları ve içinde bulundukları sıkışmışlık duygusunun seyirciye geçişindeki eksiklik. Kanımca daha önce belgesel ile dirsek teması çok güçlü işlere imza atan Orhan Eskiköy’ün tamamen kurmaca bir hikayeye geçiş sıkıntısını yaşıyor film. Yani ‘yapay’ bir atmosfer yaratmanın zorluklarından mustarip olmuş sanki yönetmen.

FESTİVALİN İLK HEYECAN ‘KAR’

Festivale heyecan katan ise Emre Erdoğdu’nun ilk filmi “Kar” oldu. Antalya’da bir grup gencin hikayesini anlatan yapım, hızlı temposu, ödün vermeyen dili ve öfkesiyle dikkat çekti. 20 yaşında olmasına rağmen hala liseye giden Müzeyyen ‘kız çetesi’ ile birlikte kafasına göre takılmaktadır. Derken, bir gün bir çocuk gelir ve kardeşi olduğu söyler. Müzeyyen önce onu kendisinden uzaklaştırmak ister ama kardeşinin ısrarları sonucu hayatına almaya karar verir. “Kar”ın özellikle ilk bölümü hikayenin ve öznesi olan gençlerin ruhuna uygun bir şekilde sert ve tempolu geçiyor. Kameranın hareketli kullanımı da bu temponun etkisini artıran unsurlardan. Nihayetinde bir taşra kenti olan Antalya’da sıkışıp kalmış, büyümekle çocuk olmak arasında, sorumluluk almakla hiçbir şeyi umursamamak kararsızlığında savrulup duran; kimselere çaktırmadan anlam ararken hiçbir şeyin anlamı olmadığına kendilerini ikna etmiş bir grup gencin sarsıcı hikayesi.

Öte yandan film bu etkili başlangıca rağmen soluğunu finale kadar taşımayı başaramıyor. İkinci yarıda tempo düşmese de hikaye biraz kendi ekseni etrafından dönmeye başlıyor ve tekrarlara düşüyor. İkinci bölümde hikaye derinleştirilip sarsıcı bir finale doğru yol alabilseydi, uzun yıllar akıllardan çıkmayacak bir film olabilirdi hiç kuşku yok ki. Yine de Emre Erdoğdu, gençlerin hayatındaki sertliği olabildiğince göstermeye sansür/oto sansür sınırlarına kendisini kaptırmadan cesaret ettiği ve bir ‘anti kahraman’ olmasına rağmen seyircinin Müzeyyen’i yargılamasına müsaade etmediği için de takdiri hak ediyor. Bir takdir de filmin başrol oyuncusu Hazar Ergüçlü’ye. Filmin her anını, Münevver karakterinin her ruh halini ustalıkla üzerinde taşımayı başarıyor ve ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Halil Babür’ün bitirim genç Hazerhan’daki performansının da altını çizmeden geçmeyeyim.

Festivalde Çarşamba günü Pelin Esmer’in “İşe Yarar Bir Şey”, Özgür Sevimli’nin “Murtaza” ve Orhan Oğuz’un “Eksi Bir” filmleri seyirciyle buluşacak. Bu filmlere de yarın değineceğiz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI