İki lama, iki katır, yirmi akbaba

Pazar, 24 Eylül, 2017
Bir adam duruyordu dünyanın en derin kanyonunun en dibinde. Bir katırı vardı. Heybesinde bir şeyler satıyordu. Mısır ekmeği, peynir, galiba lama, avokado ama İsviçre çakımız yok, Cuscue birası ve İnka kola. Garip olan, hepsi yukarıdaki bakkal fiyatınaydı. Bizi gördüğüne çok sevindi. Bir şey sattığı için değil ama. Bir defter çıkardı çantasından...

Sabah kanyonun kıyısında oturuyorduk. ‘Karga bokunu yemeden’ deyimi çok uygundu çünkü akbaba seyretmeye oraya gidiliyordu. Akbabalar gelip, hemen öndeki kayalara konuyorlardı. Yirmi kadar akbaba. Belki onlar da turist seyretmeye geliyorlardı. Öyle bakıyorlardı çünkü. Tek farkları fotoğraf çekmiyorlardı. Biraz da devlet başkanları gibiydiler. Leş yedikleri için söylemiyorum, bakışları öyleydi. Her şeyi bilir gibi ama kuşkulu, ben her şeyi yapabilirim gibi ama endişeli, çok yükseklerden uçan ama sürüngenleri seven…

Bu arada bir haksızlık olmasın, sadece simgesel bir şey bu söylediğim. Yoksa yaptıkları bir sürü iyi şey var. Bize bakmaları bile çok güzel bir şey. Tabii ki akbabalar için diyorum. Hiçbir şeyi öldürmeyip, ölmüş olanlar ile besleniyor olmaları bile onları farklı yapar.

Sonra kanyonun başka bir tarafından aşağı yürümeye başladık. Aşağı inmek için rehber alıyordu herkes. Bir ya da iki Kecua yerlisi. İnen grubun sayısına bağlıydı. Onların katırları da vardı ya da lamalar. Eşyalar onların sırtında oluyordu. Çadır, uyku tulumları, tencereler, ince ama sıkı alpaga battaniyeleri, birkaç yolculuk kitabı, çatal kaşık ve havalı İsviçre çakıları şöyle ne ararsan üstünde bulabildiğin, pirinç ve mısır ekmeği… Bu yükseklikte yük de yük oluyordu ama. İlk başta sırtında bir şeyler bırakanlar sonra katırlara, lamalara devrediyordu taşıdıklarını ve bir de çıkışı vardı bu kanyonun.

Pahalı değildi galiba rehberler dışardan gelenler için. Üç kuruştu belki ama hiç bilmiyorum çünkü pek üç kuruşumuz da yoktu rehbere verebileceğimiz ve zaten o kadar eşyamız da yoktu. Bir uyku tulumumuz vardı Cambridge’de ikinci elciden, 1.5 pounda satın aldığımız, fermuarı tam kapanmıyordu ama bu yüzden iki kişi de sığabiliyorduk içine ve İsviçre çakımız da yoktu yoksa çok havalı bir şeydir İsviçre çakısı, tirbuşonu da var hem, şarap mantarını içine itmeyi pek sevmiyorum da, mantar parçaları geliyor insanın ağzına, kırmızıya boyanmış oluyorlar, görünmüyorlar da.

Şöyle gidin, dedi yaşlı bir Kecua kadın. Eliyle aşağıya doğru inen bir patika gösterdi. Peru’daydık. Dünyanın en derin kanyonuydu. Guide kitapları öyle yazıyordu. Kitabımız da yoktu ama otobüste yandaki şişman turist kadının elindeki kitaptan görmüştük. Bir bakmak için isteyecektik ama o sırada sayfanın üzerine yediklerini döktü. Mısır yaprağının içine konulmuş mısır püresi gibi bir şeydi. Biraz yağlı oluyordu. Sayfaya dökülünce yağ dünyanın en derin kanyonun üstüne yayıldı. Yavaşça alt sayfalara da geçti galiba çünkü hızla emdi kağıt. Sahibi gibi acıkmış görünüyordu kitap. “Mal sahibine benzemezse haramdır” diyordu bir Anadolu deyişi. Peru’da da, “Lama sahibi gibi tükürür” derler… Yok canım uydurdum, inanmayın ama öyle tükürüyordur muhtemel…

Bir adam duruyordu dünyanın en derin kanyonunun en dibinde. Bir katırı vardı. Heybesinde bir şeyler satıyordu. Mısır ekmeği, peynir, galiba lama, avokado ama İsviçre çakımız yok, Cuscue birası ve İnka kola. Garip olan, hepsi yukarıdaki bakkal fiyatınaydı. Bizi gördüğüne çok sevindi. Bir şey sattığı için değil ama. Bir defter çıkardı çantasından. Bildiğiniz çizgili defter, her sayfanın köşesinde çizilmiş İnka desenleri vardı. Bir kurşun kalem verdi çok muhtemel desenleri de çizen. “Kendi dilinizde ‘merhaba’ yazar mısınız” dedi.

‘Merhaba’ yazdık bir İnka deseni altına… Ah şu İnkalar işgalcilere yenilmeyecekti….

YAZARIN DİĞER YAZILARI