YAZARLAR

İktidarın kültürel kodları ve ölümlü demokrasi

Müfredatın değiştirilmesi zaten yeterince büyük bir dert ve fiyasko iken, bir de üzerine sınav sisteminin kaldırılması geldi. Zamanında zorunlu din dersinin kaldırılması için çırpınırken kaşla göz arasında çocuklarımıza cihat öğretilirken bulduk kendimizi. Yetmedi 'sınavlar kaldırılıyor' dendi.

Ülke, AKP’li Cumhurbaşkanı’nın yaptığı TEOG’un kaldırılacağı haberiyle çalkalanıyor. Lakin, bu çalkalanma kaç gün sürer bilmem, hatta bugün düne göre duruldu bile ortalık. Malum, bizde en kritik haberlerin bile ömrü üç gün. Bu meselenin gündemden düşmemesi gerekiyor. Çünkü bu hayat memat meselesi. Çocukların eğitimi, gelecek meselesi. Onlar da bunu çok iyi biliyor. En başından itibaren ülkeyi tamamen farklı bir siyasi ve kültürel sisteme adapte etmeye çalışan iktidarın planları sistematik değişikliklerle tıkır tıkır işliyor. Ülkenin “öteki” yarısı da bu senaryoyu öylece izler bir noktaya geldi, getirildi. Oysa onlar ülkenin yarısı ve hatta şaibeler olmasa, belki yarısından da fazla.

Cumhurbaşkanı her konuda olduğu gibi eğitim sisteminin değiştirilmesi konusunda da tek başına karar verdi ve bu kararı açıkladı. Erdoğan, belli ki başkaca konularda olduğu gibi, eğitim konusunda da kendini son derece yetkin buluyor. Oysa, kendisinin eğitimiyle ilgili halkın kuşkuları var, keşke önce o kuşkuları yatıştırsa. Neticede, Erdoğan’ın böylesine hassa bir konuda tek başına karar alıp duyurması hazmedilir bir durum değil. Bu saçma eğitim sistemine onca emekle ve umutla büyütüp yetiştirdiğimiz kendi evlatlarımızı kurban veriyoruz zira. Dolayısıyla, bu konuda bir karar verilecekse eğer, öncelikle ailelerin ve eğitimciler ile çeşitli uzmanların görüşlerinin alınması ve meselenin üzerinde bir süre ince ince durulması gerekirken, olan biten bunun tam tersi. Konu, hukuksuzluğun da ötesinde bambaşka bir boyutta tartışılması gereken bir konu. Konu, daha önceki birçok değişiklik gibi aman canım ne olacak deyip üstü kapatılacak, üç gün sonra unutulacak bir konu değil. Bu konu herkesin konusu. Herkesin söz söylemeye fazla fazla hakkının olduğu bir konu.

Müfredatın değiştirilmesi zaten yeterince büyük bir dert ve fiyasko iken, bir de üzerine sınav sisteminin kaldırılması geldi. Zamanında zorunlu din dersinin kaldırılması için çırpınırken kaşla göz arasında çocuklarımıza cihat öğretilirken bulduk kendimizi. Yetmedi 'sınavlar kaldırılıyor' dendi. Bunun bir sürü sonucu var. Tüm bu değişiklikler, kültürel yapıyı değiştirmek üzere bir bütün halinde yapılan birbirinin parçası olan, hepsi adım adım planlanmış değişiklikler. Birkaç neslin birden kökünü kurutmaya, laik demokratik hukuk sisteminin belini kırmaya yönelik topyekün hareketler. Nasıl peki deyip sineye çekilebilir?

Müfredat değişikliği üzerine yazdığım yazıda belirtmiştim; Erdoğan’ın, yaşayan utanç kaynağı Ensar Vakfı’nın genel kurulunda yaptığı bir konuşma vardı. Orada diyordu k; “Biz siyasi iktidarı kazandık; fakat kültürel iktidarı halen sağlayamadık. İmam hatiplerin açılması, Osmanlıca’nın seçmeli ders haline gelmesi gibi gelişmeler çok olumlu gelişmeler fakat halen istediğimiz noktada değiliz”. Allah aşkına, ortada fol yok yumurta yokken pat diye niçin TEOG’u kaldırırsın ki? Elbette Binali Yıldırım’ın “Hepiniz yarış atına döndünüz, stres oldunuz, biz sizin üzülmenizi ister miyiz?” bilmem ne gibi beyanatlarla süslediği çocuklara psikolojik yardımda bulunma isteklerinden falan değil. Günlerdir konuşuyoruz işte; imam hatiplerin bomboş olması, “kendi çocuklarının” (kimse kusura bakmasın, bizi onlar kutuplaştırdı, hem de çoktan) çoğunlukla başarısız olması, bu çocukların istedikleri/istenilen konuma rahatça yerleşebilmesi, hatta mevcut bilimsel sınav sisteminin müfredata uygun olmaması gibi tamamen kültürel iktidarı sağlamaya yönelik sebeplerle kaldırıldı. Kimseye fikri sorulmadı. Çünkü iktidarın adetidir; önce değişikliği yapar, milleti alıştırır, kendi kesimine algı operasyonunu yapar, sonra hayata geçirir. Eğer muhalif kesimin sesi çok çıkıyorsa, “demokratik” bir görünüm vermek adına uyduruktan sınırlı bir kısım seçenekler sunar ve istediğini “seçtirir”. Nitekim bugün de açıklama yapmışlar; yeni sistem halka sorulacak, diye. Lütfettiniz! Ama biz çok tokuz artık bu demokratik görünümlü açıklamalara.

Dünyada yükselen en büyük tehlikelerden ve demokrasinin en büyük kancalarından biri olan “popülizm”e sığınıyor iktidar. Biz sayıca çoğuz, diyor. Oysa gerçek demokrasi çoğunlukçu değil, çoğulcudur. Farklı düşünen bir tek kişiyi de dinlemeye, anlamaya ve onun görüşüne uygun çözüm üretmeye çalışır. Biz çoğuz deyip, geçtim bir tek kişiyi, halkın yarısını çöpe atmaz. Kaldı ki halkın yarısı olduğumuz bile muamma.

İşte bu popülist sistemde, bir halkın yarısı demokrasiyi bir kişinin ölümlü cismine yapıştırdıysa eğer, bilinsin ki bir gün, o adına demokrasi dediğiniz şey de o kişiyle birlikte toprak olur.

Bakın, sizli bizli konuşuyoruz. Bundan büyük utanç var mı? Ama bunu biz yapmadık. Bunu her fırsatta Gezi’deki çocuklarla 15 Temmuz şehitlerini kıyaslayanlar, anne olan kadınla olmayan kadını ayıranlar, entelektüeli, sanatçıyı, bilim insanını dışlayanlar, işçiye çiftçiye köylüye laf atanlar, zenginin malını kat kat katlayıp fakire oy karşılığı erzak dağıtanlar yaptı. Biz yapmadık. Biz, sizli bizli olmak zorunda bırakıldık. Her gün, aynı ülke çatısında yaşadığımız, aynı ülke menfaatlerini kollamamız gereken kardeşlerimizden Twitter’da ağız dolusu küfür yiyoruz, metrobüste, minübüste tekme yiyoruz, yolda sokakta tacize tecavüze uğruyoruz, devlet dairesinde birbirimizin tipini süzüp işleme ona göre ayar veriyoruz, dost meclislerinde siyasi sebeplerle birbirimize tekme tokat giriyoruz. Bu iç savaş değil de nedir? Bir vakitler, şu 3. olduğumuz Dünya Kupası döneminde yollarda durup maçları izler tanımadığımız insanlara sarılıp gol sevinci yaşardık. Sertap o sürekli eleştirdiğimiz Eurovision’da birinci olduğunda hepimizin aynı anda gözleri dolardı gururdan. 12 Dev Adam vardı mesela, çoluk çocuk anlamasak da TV karşısına geçer, izler, tezahürat ederdik. Bayram seyran ayrılıksız gayrılıksız “bayram” olurdu. Atatürk’ün adı öyle kolay kolay her mecrada anılmazdı; anıldığında, hangi düşüncede olursak olalım kendimize çeki düzen verirdik. O zamanları düşününce canım nasıl yanıyor anlatamam. Ne olduk biz? Nasıl böyle olduk? Hadi bizim nesil apolitik de olsa, ucundan yakaladı hissetti; ülkece beraberlikle sevinmeyi, sarılmayı, gururlanmayı. Fakat çocuklarımız göremeyecek diye, bütün kaygımız endişemiz.

Kısacası; bu ortamda zaten ne demokrasisi? En demokratik seçimi de yapsan, millet birbirine düşmüş, herkes mutsuzluktan ölüyor, ruh sağlığı bozuk, bu neyin demokrasisi?

Değişikliklere tekrar dönecek olursak; Erdoğan’ın açıkladığı taze değişikliklerden bir diğeri de; üniversite sınavlarının da kaldırılacak olması. Bu da TEOG değişikliğinin devamı. Biri olmadan diğeri olmaz. TEOG kalksa bile, bu kez YGS-LYS engel teşkil edecek, istenilen kişilerin istenilen yerlere gelebilmesinde. Bu sebeple, elbette o da kalkacak.

Ayrıca bir haber daha var; MEB’in 2013’te yayımlanan Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yaptığı 16 Eylül 2017 tarihli değişiklikle, açıköğretim imam hatip liselerinde öğrenim gören öğrencilerin sınav puanı olmaksızın Anadolu lisesine girmesine olanak veriyor. Fakat yapmış olduğum karşılaştırmada, aslında bu olanağı tanıyan hükmün zaten bu son değişiklikten önce de var olduğunu, sadece eskiden TEOG puanına göre yerleştirildiği fakat TEOG kaldırılınca imam hatiplerdeki çocukların otomatikman Anadolu liselerine geçebileceği sonucu ortaya çıkıyor ki, zaten TEOG kaldırılınca herkes her yere girebilecek gibi bir sonuç doğal olarak ortaya çıkıyor.

Bizler, kısa bir zaman evvel, dünyada baz alınan bilimsel ve laik eğitimin dahi çocukları aptallaştırmaya yönelik olduğunu tartışırken kendimizi bir anda neredeyse şer’ileşen bir eğitim sisteminin ortasında buluverdik. Bugün, eğitim alanında, dünyada en örnek alınan ülke olan Finlandiya’da çocuklar haftada birkaç gün birkaç saat, tamamen proje odaklı, uluslararası sorunlar üzerine farklı ülkelerdeki çocukların birbirleriyle iletişim içerisinde oldukları, hatta derste cep telefonu kullanabildikleri (çünkü cep telefonu onlar için dedikodu aracı değil, Google kullanıp araştırma yapabildikleri bir iletişim aracı) dünya vatandaşı olmak üzerinden yapılandırılmaya çalışılan bir sistemde eğitim görüyorlar. Biz de çıkarılan evrimin arkasından ağlıyoruz. İnsanın yorum yapası dahi gelmiyor.

E tabi, çocuğunu böyle bir düzende yetiştirmek istemeyen insanlar, bu sistemde okumak istemeyen ya da uzmanlığını hayata geçiremeyecek olanlar ülkeyi terk ediyorlar. Beyin göçü yani. Her ne kadar gidişlerini anlasak da, ben aynı sebepten gitmemeleri gerektiğini de düşünüyorum. En azından burada dayanabildikleri noktaya kadar kalmalarını ve istedikleri laik ve demokratik ideal uğruna mücadele vermelerini dilerim, isterim. Çünkü ülke sevgisi biraz da bunu gerektirir. Eleştirmeyi bildiğimiz kadar mücadele vermeyi, elinden geldiğince bir şeyler yapmayı gerektirir.


Tuba Torun Kimdir?

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Kadın Meclisleri avukatı ve Kadın Adayları Destekleme Derneği yönetim kurulu üyesidir. ‘Bayan Değil Kadın’ programını hazırlayıp sunmaktadır. Aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.