Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Endişeli ebeveynin yerli ve milli eğitim sistemiyle imtihanı

Pazartesi, 18 Eylül, 2017
Yetkililerin daha AB ile yaşanan ilk krizde ‘Kopenhag Kriterleri olmazsa biz de Ankara kriterlerini uygularız’ dediği bir ülkede yaşıyoruz sonuçta. Milli Eğitim de bunun farkında olsa gerek ki –nihayetinde kendisi de milli olduğuna göre- evrenselin yanına ‘milli değerleri’ eklemiş. Eklemekle de yetinmemiş, bir güzel tanımlamış bunları...

Çocuk büyütürken türlü türlü endişelerle boğuşuyor insan. Her şeyden önce, Türkiye gibi bir ülkede, çocuğumun canını nasıl koruyabilirim diye endişeleniyorsunuz. Gözünüzden sakındığınız, saçının teline zarar gelmesin diye çabaladığınız çocuğunuz, mesela henüz üç yaşındayken ağustos sıcağında bir okul servisinde unutularak katledilebiliyor. Çocuklar kolayca öldürülüyorlar bu ülkede. Şiddete maruz kalıyorlar, istismara uğruyorlar…

Diyelim, gündelik hayatın akışı içinde bu türden endişelerle baş etmeyi öğrendiniz ya da bunlar münferit olaylar, dünyanın her yerinde, herkesin başına gelebilir diyerek kendinizi kandırmanın bir yolunu buldunuz. Her an bir felaket bekleyerek yaşayamazsınız neticede. Her geçen gün artan kutuplaşma, otoriterleşme, yobazlık, din simsarlığının vardığı noktaya ve ileride ne olacağına dair endişeleri de bir yana bıraktınız diyelim; çocuğunuzun doğduğu topraklarda, kendi yurdunda, özgür ve eşit bir hayat sürdürebilmesini arzuluyorsunuz. Elinizden geldiğince, imkânlarınız el verdiğince çocuğunuzun önünde yeni yollar açmaya çalışıyorsunuz; bunlardan hangisini seçeceğini, gideceği yolu kendisi belirlesin istiyorsunuz. İyi bir insan olsun, hayvanları sevsin, çevreye saygı duysun, arkadaşlarına iyi davransın; sanatçı olmasa da sanatı sevsin, sporcu olmasa da hiç değilse bir spor dalıyla ilgilensin; başka yaşam tarzlarının, başka dünyaların, başka inançların, alışkanlık ve değerlerin de kendisininki kadar saygıyı hak ettiğini öğrensin; dünyayı başka pencerelerden de görmeye, tanımaya, anlamaya meyletsin; başka diller de konuşsun; zulüm yapmasın, vicdan sahibi olsun; cinsiyetçi olmasın; ayrımcı olmasın; okumaya, öğrenmeye, bilgiyi ve hakikati aramaya değer versin; gezmeyi, görmeyi, sevmeyi bilsin… Kısacası, evrensel değerlerle, demokrasi kültürüyle yetişsin, insanlık onuruna yakışır bir hayat sürsün istiyorsunuz.

Ne yazık ki, Türkiye’deki eğitim sisteminde bu gibi evrensel değerler hiç de geçer akçe değil. Mesela dayanışma yerine daha ilkokul birinci sınıftayken girdikleri test sınavlarıyla birbirleriyle rekabet etmeleri gerektiğini öğreniyorlar. ‘Bizim çocuklarımız diğer çocuklarla aynı sınavlara giriyorlar, tabii ki ev ödevi yapacaklar’ diyen anne-babalarının da katkısıyla, okuldan dönünce evde sizinle geçirecekleri birkaç kıymetli saati ödev yaparak harcamayı öğreniyorlar. Siz sürekli değişen müfredatlarla, eğitim sistemiyle, bir eklenip bir kaldırılan sınavlarla nasıl baş edeceğinizi bilemezken, bu çocuklar bir sınavdan ötekine koşturup duruyorlar. Evrim teorisi müfredattan çıkarıldığı için artık insanın bu dünyada yaşayan türlerden sadece birisi olduğunu ve sırf bu sebepten bile olsa dünyayı paylaştığı diğer canlıların yaşamının en az onlarınki kadar değerli olduğunu değil, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını öğrenecekler. Zorunlu din dersiyle tek bir dinin tek bir mezhebinin öğretilerini…

Okullarda değerler eğitimi adı altında ‘milli ve evrensel kültürel değerlerimiz’ öğretiliyor. Yeni müfredatla fen bilgisinden matematiğe ve hatta müzik dersine kadar çok sayıda dersin içine konu olarak bu değerlerin yerleştirileceğini öğreniyoruz. MEB’in açıklamasına göre çocuklara öğretilecek evrensel değerler şunlar: Alçak gönüllülük, sadakat, cömertlik, sabır, dayanışma, sevgi, dostluk, saygı, dürüstlük, adalet, güven, barış, yardımlaşma, empati, merhamet, çalışkanlık, paylaşma, vefalı olma, vicdanlı olma.

Ne âlâ, ‘adalet, barış, empati, dayanışma, vicdan….’. Bunları okuyunca tam bir ‘oh’ çekip rahatlayacağım, aklıma kötü kötü düşünceler geliyor. Şöyle bir etrafıma bakıyorum: Siyasetçilerin her Allah’ın günü savaş çığırtkanlığı yaptığı, kefen giymekten, giydirmekten, idamdan söz ettiği, medyanın haberiyle, dizisiyle ve hatta çocuk programlarıyla bu çığırtkanlığın şakşakçılığını yaptığı bir ülkede büyüyor bu çocuklar. Milletvekilleri, genel başkanlar, gazeteciler, medya eliyle devşirilen akla hayale gelmez senaryolarla insan hakları savunucuları hapiste. İşlerini geri almak için açlık grevine giren Nuriye ve Semih ile birlikte onlara destek veren herkes terörist ilan ediliyor. Öğretmenler, üniversite hocaları, bu ülkeye hizmet eden binlerce insan, masum oldukları onlara bu kötülüğü yapanlar dâhil herkes tarafından açıkça bilindiği halde işlerinden ediliyor. Mezardaki ölülere bile rahat verilmeyen bir ülke burası. Bu şartlar altında barış, adalet, dayanışma, başkalarına saygı gibi evrensel değerleri, milli eğitim nasıl olacak da derslerin içine yerleştirerek öğretebilecek? Şiddetin, zulmün ve haksızlığın bu denli meşrulaştırıldığı bir ortamda bu değerler üzerinden bir eğitim planlamak nasıl mümkün olabilecek?

Peki, diyelim evrensel değerler zor. Yetkililerin daha AB ile yaşanan ilk krizde ‘Kopenhag Kriterleri olmazsa biz de Ankara kriterlerini uygularız’ dediği bir ülkede yaşıyoruz sonuçta. Milli Eğitim de bunun farkında olsa gerek ki –nihayetinde kendisi de milli olduğuna göre- evrenselin yanına ‘milli değerleri’ eklemiş. Eklemekle de yetinmemiş, bir güzel tanımlamış bunları: “Vatan, bayrak, aile, gelenekler, kültürel miras, misafirperverlik, milli bayramlar, dini bayramlar, Türkçe, yurt tarihi, mekânlar, kahramanlık, cesaret.” Ortak vatan, ortak bayrak, ortak kültür, ortak tarih ve bunun bir uzantısı olarak görülebilecek milli bayramlar, mekânlar, bütün milliyetçiliklerin üzerine inşa edildiği ve her yerde geçerli olan ‘değerler’. Yani öyle ‘işte bakın, bunlar yalnızca bizde var, o yüzden bunlar milli ve yerli’ demekle olmaz. Her millette var. “Bize özgü” olarak tanımlanan pek çok olumlu özellik de öyle. Mesela kendini misafir sevmeyen, ya da ne bileyim geleneklerine bağlı olmadığını iddia eden, cesur ve kahraman değil de korkak ve ürkek olarak tanımlayan bir millet yok benim bildiğim. Demek istediğim, bunlar da pek ‘milli’ ve ‘yerli’ değerlerimiz, yani ‘bize özgü’ olan, ‘bizi biz yapan’ değerler değiller. Her millet kendini cesur, kahraman, çalışkan filan görecek ki, başka milletlerden ne denli üstün olduğuna kendini inandırabilsin. Bu durumda, listeden geriye aile, dini bayramlar, Türkçe kalıyor. Türkçe önemli, çünkü resmi dil ve eğitim dili. Ancak bu ülkede yaşayan herkesin anadili değil, bunu unutmamak gerekir. Dini bayramlar da öyle, kastedilen belli bir dinin belli bir mezhebine ait olan bayramlar. Yani tüm nüfusu kapsamıyor. Oysa çocuklarımız dini bayramların önemli olduğunu değerler eğitimi adı altında öğreneceklerse, bunu herkesin inancına ve ibadet hakkına saygı çerçevesinde öğrenmeleri gerekir.

Böyle eleye eleye gidince milli değerlerimizden elimizde sadece ‘aile’ kalıyor. Hay hay, öğrensinler çocuklar ailenin ne denli önemli bir kurum olduğunu. Ancak yeni müfredat ve okutulan derslerin içeriğine dair ulaşan bilgiler, bu yönde de pek ümit verici değil. Evliliği kutsayan, evlilik dışındaki her türlü ilişki biçimini adeta suçmuş gibi gösteren, ailenin reisi olarak erkeği atayıp kadının en önemli vazifesinin kocasına itaat ve en önemli meziyetinin de annelik olduğunu küçücük çocuklara ‘değerler’ adı altında aşılayan, yani muhafazakâr, dindar, ayrımcı, yobaz, iki cinsiyet arasında yarattığı hiyerarşi ve taassubuyla hem kız hem de erkek çocukları yaralayan bir eğitim anlayışı… Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Aslan Durmuş’un sözleri bu anlayışın ardındaki düşünme biçimini çok iyi özetliyor: “Yerli ve milli değerlerimiz bizim programımızın birer imamesi mesafesindedir. Her bir program ve her bir ders bu anlamda birer tespih tanesi ise bu tespih tanelerinin en tepesinde ve hepsinin önünde bir imame olarak bu değerlerimiz durmaktadır”.

Bu durumda, biz endişeli ebeveynlere derin bir çaresizlik hissinden ve çocuğunu sistemin cenderesinden kaçırmanın alternatif yollarını arama çabasından başka yapacak pek bir şey kalmıyor. Evrensel olanın sesinin duyulduğu, iyiyi ve güzeli arayan, ayrıştırmak yerine insan olmanın ya da birlikte, bir arada bir işi başarmanın değerini yücelten resim, müzik, spor, dans gibi alanlar için fırsatlar ve imkânlar yaratmaya çalışmaktan başka… Bunlar, ne yazık ki milli ve yerli değerlerimiz arasında hiç de sayılmayan, müfredat içinde kendine yer bulabildiğinde de çok pahalı kırtasiye malzemelerinin sınıf listelerine yazılarak tüketilmesini sağlamanın ötesinde pek bir işlevi olamayan, ya da çoğu zaman veliler tarafından önemsenmediği, küçümsendiği ve çocukların zamanının boşuna işgal edildiği iddiasıyla geçiştirildiği için eğitimin bir parçası olarak görülemeyen branşlar… Nihayetinde bu alanlarda eğitim veren kursların, müzik okullarının, dans okullarının yolunu tutmak zorunda kalıyorsunuz. Yaşadığınız şehrin beton yığınağında, çocuğunuzun başka türlü bir hayvanla diyaloğa giremeyeceğini, sadece insanlara değil, hayvanlara da saygı duyması gerektiğini öğrenemeyeceğini bildiğiniz için, örneğin eğer imkânınız varsa binicilikle ilgilenmesini istiyorsunuz. Sokakta oynayamayan, okul dışında bir arkadaş çevresi olamayan çocuğunuz, bir müzik aleti çalsın, çalamasa da notaların dünyasına aşina olsun, resim yapamasa da renklerle oynasın, yaşıtlarıyla okul dışında da bir araya gelebilsin diye çabalıyorsunuz.

Ebeveyn olduğunda, insan ister istemez çocuğunun kendisinden daha iyi şartlarda büyümesini ve daha iyi birisi olmasını istiyor. Ne yazık ki, çocukluğunu 12 Eylül’ün karanlığında geçiren bizler, bugün döndük dolaştık aynı yere geldik. Bu derin karanlığı aşacak, onu değiştirecek bir şeyler yapamadık. Belki bu çocuklar, her şeye rağmen, dayatılan bütün bu insan sevmezliğe, aymazlığa ve yobazlığa rağmen kendi yollarını bulacaklar. Bir arada, barış içinde ve insanca yaşamanın yolunu…


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI