Apartman çocuğu

Cuma, 15 Eylül, 2017
Bizim zamanımızda çocuklar sokakta oynardı. Şimdi sokakta olan çocuklar, mecburiyetten oradalar.

Okullar açılmaya yüz tutmuşken, doksan günlük tatilde çocuklarınızı nasıl oyaladığınızı merak ediyorum. Özellikle “yaz okulu” denen, havuz-oyun parkı-manej-bowling-piknik sarmalında uzayıp giden son on yılların modası etkinlikler silsilesine parası yetmeyen, etrafında böyle bir kurum bulunmayan veya çocuğu yaz okulu yaşını geçmiş olanlar neler çektiler kim bilir? Hele bir de, “ekran bağımlısı yapmıcam çocumu” diye inat ettilerse.

Bizim zamanımızda yaz tatillerinde hep sokakta oynanırdı. Güneş, toz toprak denmez, evdeki tazyik artana, dil dışarı çıkana kadar koşturulurdu. Susayınca eve çıkmak çok tehlikeliydi. Çünkü anne sizi eve çekiverirdi, “güneş tepede”, “baban kızıyor”, “misafir gelecek”, “öğle uykusuna yatacaksın” diyerek… O kadar enerjik bir çocuğun, hele de arkadaşlarının davetkar naraları açık pencerelerden duyuluyorken, uykuya mahkum edilmesi ne işkencedir! Onun için bakkal, kasap veya hangi tür esnaf amca varsa mahallede ya da anlayışlı bir komşu teyzenin canımı tıklatarak, rica minnet kirli bir bardaktan içerdiniz suyunuzu. Tuvaletinizi çalıların arkasında yapardınız. Açlık ise aklınıza gelmezdi. Ya da en fazla, evinizin aralık kapısından kolunuzu uzatıp, salçalı bir dilim ekmek alırdınız. Sokak bebeleri kalabalık bir gruptu belki ama bir de “apartman çocukları” vardı. Popüler kültürde de epey yeri olan bir kategoriydi bu. Apartman çocuğu sataşması, çocuk merhametsizliğinin tezahürlerinden biri olarak, sokakta oynayabilen eski kuşağın “hanım evladı” saydığı akranlarına boca ettiği bir hakaretti. Aşağıdan seslenirsiniz, “annem izin vermiyor” der; kapıyı çalarsınız anneden azarı bizzat işitirsiniz. Soluk benizli, cılız veya hantal çocuklardır bunlar. Anneleriyle güne giderlerdi. Babalarından çok korkarlardı. Sokakta coşan size de cam kenarından melul melul bakarlardı.

Tabii yazın tamamı sokakta geçmezdi. Şimdi de çok yaygınlaşan Kur’an kursları, bizim zamanımızda da, her mahalle caminin içinde açılan, Sünni ailelerin çocuklarını yolladıkları bir nevi yaz okuluydu. Yaz okuluydu, diyorum çünkü oralarda Arapça aslından Kur’an okumayı öğrenmek, dindar nesil yetiştirmek gibi bir hedef genelde yoktu. Altı üstü bir iki temel duayı, İslam’ın şartlarıyla ilgili kullanışlı bazı bilgileri öğrenirdiniz. Bir de ara sıra hocanın, kikirdeyenlerin kafasına indirdiği uzun sopasının tadına bakardınız. Alevi arkadaşlarımız bizim Kur’an kursunda geçirdiğimiz zamanı da sokakta değerlendirirlerdi ve biz onlara gıpta ederdik.

Bizim zamanımızda sokakta oynanırdı ama sık tekrarlanan “biz sokakta oynayan son kuşaktık” sözü üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bu sözün bu kadar kendinden emin sarf edilebilmesinin nedeni, sarf edenlerin büyük şehirlerin “şehirleşmiş”, merkezi kısımlarında yaşıyor olmaları herhalde. Çünkü, bakacak olursanız şöyle bir yakın/uzak coğrafyalara, taşra şehirlerinin birçoğunda veya şehirlerin taşralarında çocuklar hala eve girmek için, annelerinin “Baban seni gebertecek, çabuk gel buraya!” demesini bekliyorlar.

Çocuğun evde vakit geçirebilmesi sınıfsal, kültürel değişkenlerle izah edilebilecek bir durum. Ben de şöyle izah edeyim: evde vakit geçirmek günümüzde, yazının başında belirttiğim gibi, hane içinde bir veya birkaç ekranın bulunmasıyla katlanılır hale geliyor. Zamanın ruhu. Her kuşağı biçimlendiren, oyalayan bir maddi kültür var. Şimdiki kuşağınki elektronik iletişim ve ekranlar. Haliyle, çoğu evde yoksulluğa bağlı olarak elektronik iletişim imkanı ya hiç yok ya da hane halkı sayısının ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde değil. Bu durumda televizyon, bilgisayara zoraki alternatif olabiliyor. Ama böyle olduğunda bile, çocuğun annenin ayağı altında dolaşması, gürültü yapması, odaları işgal etmesi ihtimali var. Bunun yanında, aile büyüklerinin tümünün dışarda çalışıyor olmaları, evin mekansal yetersizlikleri, yani oda sayısının az olması, hane nüfusunun kalabalık olması, güneş görmeyen, rutubetli mekanlar çocuğu dışarıya doğru itiyor. Buna aile içi şiddeti ve huzursuzluğu da eklersek, çocuğun ev ortamında neşeli, oyalayıcı ve ara sıra da eğitsel faaliyetlerle uğraşarak vakit geçirmesi çoğunlukla mümkün olmuyor.

Ama özellikle büyük şehirlerde sokaklar artık çocuklar için güvenli değil. Neden? Tam da sokak oldukları için. Bahçe, boş arsa, apartman önü veya arkasındaki yeşil alanlar hepimizin oyun alanlarıydı bir zamanlar. Arsalar inşaatlara, bahçeler otoparklara teslim; ara sokaklar dahi otomobillerin hükümranlık alanı olduğundan beri, çoğu çocuk “apartman çocuğu” haline gelmekte. Özellikle park yeri arayışı, kentsel dönüşümün alamet-i farikası oldu denilebilir.

Kentsel dönüşüm, çocukları ve dahi herkesi kapalı mekanlara itiyor. Kapalı alanlarda her şey var. Olmayanın da sanalı var. Artık şehirler yaya dostu değiller. Trafik lambası araçlara uzun uzun ve yeşil yeşil göz kırparken, yayalara “ce” deyip sönüveriyor. İşlek bir caddenin ortasında kalakalıyorsunuz. Hele bir de engelli, yaşlı veya çocukluysanız… Sinemalar ve tiyatrolar avm’lerin içinde. Lokantalar, kafeler, sosyal aktiviteler ve kurslar da öyle. Biraz önce bahsettiğimiz ekranlarda ise her şey var. Duygusal, eğitsel, düşünsel, cinsel v.b. her türlü ihtiyacınızı oradan karşılayabilirsiniz. Bu durumda sokakta olmak için pek sebep yok. Hem muktedirin bizi çeşitli söylemler ve araçlarla inandırmaya çalıştığı üzre, sokakta tehlike var. Gasp, tecavüz, taciz, darp, terör saldırısı, hastalık… Hastalık demişken, bir de mülteciler var sokakta. Biliyorsunuz bu da caydırıcı olarak kullanılıyor yerli halk için. Bir süredir “el-ayak-ağız hastalığı” denen ve dört yaş altı çocuklarda görülen bir bulaşıcı hastalıktan söz ediliyor. Ve de bunun Suriyeli çocuklardan yayılan bir hastalık olduğu ekleniyor. Bunun aslı astarı olmadığı yakın zamanda ortaya çıktı. Ama Suriyeli’lere yönelik o ayrıştırıcı dilin beslendiği bir tevatür oldu uzun süre. Yani onlar da var sokakta. Eskiden çocuklarını kapıcı çocuklarıyla oynatmayan, sıralarda yan yana oturmalarını istemeyen veliler vardı. İstenmeyen akran kategorisine çoktandır bir de Suriyeli çocuklar eklendi.

Çoktandır, kentsel dönüşüm ve TOKİleşme sebebiyle hepsi birbirine benzeyen büyük şehirlerin merkezlerinde yaşayanların, özellikle de çocukların sokağa dair fikri, bir otomobilin veya toplu taşım aracının penceresinden göründüğü kadar. Mecbur kalırsak, gideceğimiz yere bizi mekansal belleğimiz değil, navigasyon aletleri götürüyor. Avarelik ederek adımlamıyoruz sokakları, transit mekan olarak kullanıyoruz. Uzak ve yoksul mahalleler bize bir Avrupa ülkesinin turistik caddelerinden daha az tanıdık. Sokakta olan çocukların büyük bölümü de zaten zorunluluktan oradalar. Dilenmek veya çalışmak için. Bizse bir zamanların özgür ruhlu, enerjik çocukları olarak kendi çocuklarımızla birlikte apartman çocuğuna dönüşmüş bulunmaktayız.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI