Küreselleşme çağında jeopolitik

Pazartesi, 11 Eylül, 2017
2000’lerden itibaren küreselleşme devam ederken önce 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri, ardından Rusya ve Çin’in farklı nedenlerle güçlenmeye başlamaları hem küreselleşmenin içeriğinde, hem de jeopolitiğin anlamında yeni değişimler yarattı.

Geçen yazıda küreselleşme ile emperyalizmin aynı şey olmadığını, aradaki ince farkları görmenin hem teorik, hem de siyasal pozisyon geliştirme açısından önemli olduğunu göstermeye çalıştım. Kısaca özetlemek gerekirse ikisi arasında en az üç temel fark olduğunu vurguluyorum. Birincisi kapitalist merkezle çevre arasındaki eşitsiz ve sömürüye dayanan ilişki her dönemde devam etmekle birlikte, Leninci anlamda, merkezi kapitalist güçler arasındaki gerilim ve çekişmelerin, küreselleşmeyle birlikte minimum düzeye inmesidir. Bunun kalıcı olmayacağına aşağıda değiniyorum. İkincisi emperyalizmin özellikle büyük güçlerde milliyetçiliği gerektirdiğini, oysa küreselleşmenin devlet güdümündeki milliyetçiliği geriletip, mikro milliyetçiliği ve alt kimliklerin gelişmesini desteklemesidir. Üçüncüsü de, emperyalizm döneminde kolonilerden elde edilen artı değerin işçi sınıfına aktarılması söz konusuyken, küreselleşmenin hem merkez hem de çevredeki işçi ve alt sınıfların kazanımlarını aynı tarihsel bağlamda geri almayı hedeflemesiydi.

Bütün bu hususların daha ayrıntılı tartışılması, günümüzdeki küresel gelişmeleri, Çin’in yeni İpek Yolu projesinden, Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesi tartışmasına kadar küresel siyasetin sonucu olan süreçleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

Buradan hareketle küreselleşme ve emperyalizm arasındaki ilişkiyi jeopolitik tartışmalar ve toprağın (territory anlamında) değişen anlamı üzerinde durarak ele almak gerekecek.

SERMAYENİN YÜKSELİŞİ, JEOPOLİTİĞİN GERİ ÇEKİLİŞİ

Kestirmeden söylemek gerekirse küreselleşme sürecinde jeopolitik ortadan kalkmaz ama biçim değiştirir, geri plana çekilir. Bunu en somut biçimde 1990’larda yaşadık. Bu dönemde kapitalizmin merkezinde jeopolitik bir mücadeleye girecek güçlü aktörler yokken, Batı dışındaki Rusya ve Çin’de ise bunu zorlayacak kapasite yoktu. Doğu Bloku’nun yıkılması ve Çin’in giderek yabancı sermaye çekmeye başlaması, Batı’daki sıkışmış sermaye için yeni alanlar açmış, küresel kapitalizm için rahatlama sağlamıştı. ABD, Almanya’nın Balkanları ve eski Doğu Avrupa’yı ekonomik hinterlandı haline getirmesine göz yummuş, ama siyasal etki alanı haline getirmesine müdahale ederek engellemişti. Rusya’ya eski Sovyet coğrafyasında bir alan tanınmış, onun dışına çıkmaya ise Rusya’nın gücü yetmemişti. Çin ise henüz jeopolitik bir oyuna girebilecek durumda değildi.

Bu koşullarda ABD hakim çevreleri ve özellikle finans kapitali, Avrupa burjuvazisiyle birlikte yeni bir küresel hamle başlatıp, sermayenin üstünlüğünü bütün dünyaya kabul ettirmeye girişti. 1990’lar kapitalizmin tarihindeki en liberal dönem oldu. Bir tür “liberal enternasyonalizmi” zorladı, sermayenin özellikle Batı sermayesinin imparatorluğunda bir dünyayı kurmayı denedi.

ULUSAŞIRILAŞMA VE TOPRAKSIZLAŞMA

Küreselleşme sermayenin ulusal niteliğinden uzaklaşıp, bir tür ulusaşırı, topraktan bağımsız, hiç bir emperyalist devletin belli bir toprak parçasını diğerlerine kapatmadığı, dolayısıyla oraya girebilmek için de kendi devletini çağırmadığı, bu sürecin Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF gibi kurumsal yapılarla, hukukun üstünlüğü ve açıklık, şeffaflık gibi süreçlerle yaşandığı bir dünyayı öngörmüştü. Oysa, kolonizasyon döneminde emperyalist güçler, kendisi dışındaki belli bir toprak parçasını diğerlerine kapatıyor, Hardt ve Negri’nin dediği gibi kendi egemenliğini başka bir toprak parçasına uzatıyordu. Bunun önemi o toprak parçasının diğer emperyalistlere kapanmasıydı. Geçmişte bunun istisnaları Çin ve Osmanlı idi. Çünkü bu ikisi de tam olarak bir emperyalist gücün kolonisi olamayınca emperyalizm kolektif olarak, birbirini kollayarak hareket etmek zorunda kalmıştı. Örneğin, Çin’e yönelik emperyalist saldırıda geciken ABD, ısrarla açık kapı politikası izlemiş, İngiltere ve Fransa’yı zorlayarak Çin pazarından pay almaya çalışmıştı.

2. Dünya Savaşı sonrasında ise uluslararası sistem, ulusal ekonomilerin devletçilik eliyle güçlenmesi ve çalışan sınıfların refah düzeylerinin artırılması (ABD’de New Deal, Avrupa’da Keynesçi refah devleti ve Üçüncü Dünya’da devletçilik) üzerine kurulmuştu. Daha da önemlisi devletler hem yatırım, hem dış ticaret hem de finansal hareketlere karşı ekonomilerini koruyorlardı.

İşte 1990’lardan itibaren neoliberal küreselleşme süreci bu ekonomik anlayışın aşılması ve toprakla ve sınırla kurulan ilişkinin dönüşümü anlamına geliyordu.

Sermaye dünyadaki her ülkeye gümrük duvarı olmadan, finansal engelle karşılamadan girebilmeli, kendisine yatırım konusunda engel çıkarılmamalıydı. Hatta, mesela yerel şirketlerle aynı ihale yasasından yararlanabilmeli, yalnızca yatırım ve finans değil sigortadan, perakende ve restoran kafe zincirlerine, emlakçılığa kadar her sektörde serbestçe faaliyet yürütebilmeliydi. Eğer her bir ülkenin sermayesi bunları yapabiliyorsa o zaman belli bir toprak parçası üzerinde emperyalist faaliyet yürütüp onu merkeze bağlaması vs gerekmezdi. Devletlerin jeopolitik mücadelesi yerine şirketler, iç pazarda olduğu gibi sınıra takılmadan, “de-territorialized” yani toprağın öneminin olmadığı bir alanda rekabet edeceklerdi. Artık belli bir toprak parçası üzerinde siyasal kontrol yerine, oradaki yönetimin finansal hareketlere, yatırım, ticaret ve hizmetlerin girişine çıkışına açık olması önem kazanmıştı.

Bütün dünya sermayenin faaliyet alanı olduğunda ve bir sermaye grubu kendi devleti aracılığıyla diğerini engellemeye çalışmadığı sürece gerçekten tam bir küresel hakimiyet modeline gidebilecekti. Küresel sistem meşruiyet krizini çözmek adına da kimlik siyaseti, insan hakları ve demokratikleşmeyi öne çıkarmıştı. Burada toprak, bir ülkenin sınırı olarak önem taşımıyor, toprağa bir kutsiyet atfedilmiyordu. Sermayenin üzerinde ekonomik faaliyet yürüttüğü bir alandı. Tek sorun rahatça hareket edebilmesi ve yerel devletler ve toplumsal eylemlere karşı korunmasıydı. ABD bu “düşük yoğunluklu jeopolitik” ortamda sistemin koruyucu hegemonik gücü olmayı sürüdürecekti. Clinton’nın güvenlik stratejisinin adı bile doğrudan stratejik bir gönderme içermeyen “Angajman ve Genişleme” idi ve bu strateji ekonomik açıklık ile demokrasi ve insan haklarının genişletilmesini öngörüyordu. Yine bu sürecin en önde görünen aktörü bir finansçı olan George Soros’du. ABD sorun yaratmak yerine İrlanda, Filistin, Balkanlar gibi yerlerde sorun çözme iddiasını taşıyordu.

İÇE KAPANMA MI, BÖLÜNME Mİ DAHA ÖNEMLİ

Küreselleşmenin de bir jeopolitiği vardı ama bu toprağa atfedilen anlamdan farklı olarak, daha hiyerarşik bir mantıktı. Burada önemli olan merkezde “kapitalist barışı ve uyumu” sağlarken, çevreye neoliberal ilkelerin dayatılmasına dayanan bir jeopolitik mantıktı. Sermayenin çeşitli bileşenlerinin sınırsız dolaşım imkanına erişmesi ve toprağın eski anlamını kaybetmesi çevre ülkeler için başka bir anlama geliyordu. Artık kapanmaya, devletçiliğe izin yoktu. Devletçiliğin bir ekonomi politik tercih olarak terk edilmesi ve tasfiye edilmesi gerekiyordu, ayrıca sivil toplumun önünü açmaları ve kimlik siyaseti izlemeleri bekleniyordu. Dolayısıyla, küreselleşmenin bu değişen jeopolitiği merkez çevre ilişkilerini de dönüştürdü ve doğrudan toprak ve nüfuz kontrolü yerine, siyasetin ana ekseni küreselleşme sürecine eklemlenip eklemlenmemek üzerinden şekillendi. Bunun çevre ülkelerde toplumsal bölünmelere yol açtığı, geçmişin sağ ve sol eksenli siyasetinin yerini, fay hattının ulusalcı/milliyetçi güçler ile küreselleşmeci kesimler arasında belirginleştiği yeni bir siyasete geçildi. Burada küresel kapitalizm için en büyük tehdit çevre ülkelerin kapanma, küreselleşmenin dışında kalma ihtimaliydi. Dolayısıyla, küreselleşmenin 1990’lar bağlamındaki bu temel mantığı ya da en azından önceliği “bölmekten/bölünmekten” çok “kapanma/kapanmama” ikilemi üzerine kuruluydu. Sermaye bir ülkeye rahatça ve o yerel hükümetin koruması altında girip iktisadi faaliyetini sürdürebiliyorsa, o zaman ayrıca bölünmesi, parçalanması gibi bir siyaseti mutlak olarak dayatmasının anlamını kalmayabilirdi. Tersten okunursa, sermayenin rahatça girdiği ve kar edebildiği ortamda bölünme riski giderek azalıyordu. Bu tabii ki ya küreselleşmeye uyum sağlama ya da siyasal istikrarsızlık, dış müdahaleye açık olma ve bölünme riski arasında kalma anlamına geliyordu. Yani bölünme ihtimali ile dışa kapanma arasında bir ilişki vardı çünkü siyasal istikrarsızlık ve bölünme riski en yüksek olanlar dışa kapalı kalanlar, küreselleşmeye dahil olmayı kabul etmeyen ülkeler, rejimlerdi. Bunlar da Miloseviç Yugoslavyası gibi yeni geliştirilmiş müdahele teknikleriyle, diğerlerine örnek olacak şekilde terbiye edildiler.

Küreselleşme sürecinin çevre üzerinde bir diğer etkisi, çevre ülkeleri bırakın kapanmayı, yabancı sermayeyi kendilerine çekebilmek için rekabete girmeye zorlamasıydı. Böylece, Türkiye’nin de içinde olduğu ülkeler, özellikle doğrudan yatırımı cezbedebilmek için büyük kolaylık sağlama yarışına girdiler. Demirel’in Türkiye’ye yatırım konusunda isteksiz olan Ford’u ikna edebilmek için “gerekirse Çankaya’nın bahçesini bile veririm” demesi, Cargill’e ucuz arsa tahsisi için hukuka aykırı olarak özel kanun çıkarılması gibi örnekler bu gelişmenin sonuçlarıydı.

Küreselleşme sürecinde jeopolitik ortadan kalkmadı ama biçim değiştirdi çünkü jeopolitik de küreselleşme de statik değil, dinamik süreçlerdi ve her ikisi de zaman içinde dönüştü. Nasıl ki 19. Yüzyıl sonu toprak kontrolü odaklı doktrinlerin aynen devam ettiğini düşünmek analizleri farklı noktalara kaydırıyor ve siyaseten sorunlu pozisyonlar almaya itiyorsa, küreselleşmenin aynı kaldığını ileri sürmek de doğru olmayacaktır. 2000’lerden itibaren küreselleşme devam ederken önce 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri, ardından Rusya ve Çin’in farklı nedenlerle güçlenmeye başlamaları hem küreselleşmenin içeriğinde, hem de jeopolitiğin anlamında yeni değişimler yarattı. Belki bir başka yazının konusu olacak kadar önemli olan bu dönüşüm sürecinde küreselleşmenin bazı boyutlarında geri çekilme yaşanırken, jeopolitik farklı biçimler alarak öne çıkmaya başladı.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI