Çalışma molası

Pazar, 10 Eylül, 2017
Bazen barda çalışıp diğer çalışanların kolasına patrondan gizli içki koyuyorduk, sandviççide çalışıp fazladan yaptıklarımızı arkadaşlara dağıtıyorduk, çamaşırhanede duvar boyayıp, o boyadan kirlenen giysilerimizi yıkamak için jeton atmak zorunda kalışımıza kızıyorduk. İşten çıkınca Cam Nehri kıyısında şarap içiyorduk.

Dünyayı dolaşıp Cambridge’e dönüyorduk. Hiç paramız kalmamış oluyordu ama hiç. Orada bir hafta sonra ödeme yapabileceğimiz bir oda tutuyorduk. Hemen bir gün sonra iş bulmaya çıkıyorduk. Hemen buluyorduk. Bizi seven patronlar vardı. İyi çalışıyorduk ve yaşama biçimimizi sevdiklerinden, çok ihtiyaçları olmasa da işe alıyorlardı. Bir hafta içinde 210 kat zengin oluyorduk. Bu çok zor değildi. İlk şartı, hafta başında çok az paraya sahip olmaktı. Ne kadar azsa o kadar çok kat zengin olabilirdiniz…

Bazen çok kısa kalacaksak Mariem’i arıyordum. Bir Hintli kadındı Mariem. Ne zaman ararsam bana bir boya işi veriyordu. Salon duvarının rengini değiştiriyordu mesela ya da basamak demirlerinin rengini. Tek sorun sürekli bir şey ikram etmesiydi. İş çok uzun sürüyordu. O kadar çalışmayın, diyordu bize. Biz de bir Latin Amerika yavaşlığı ile işimizi yapmaya çalışıyorduk. Günde yedi kere kahve, üç kere çay ve iki şişe şarap molası veriyorduk. İş bitince iki bilet parası oluyordu cebimizde. O bizim yol maceralarımızı dinliyordu. Dönünce arayın, diyordu.

Bir ara bir arkadaşım Grantchester’da bir ev inşaatında çalışıyordu. Tek çalışan oydu. Hafta sonu evin sahibi de geliyordu. Ben de gidince katılıyordum. Duvar örüp, felsefe tartışıyorduk. Ev sahibi bize garip garip bakıyordu. Halbuki Grantchester’dı işte. Biraz ötede Rupert Brooke, Virginia Woolf, Bertrand Russel filan, çay bahçesinde oturmuş çay içiyorlardı. Birbirine geçmeli tuğlalardı, hazır sıva ve daha önce zaten tartışılmış felsefe konuları.

Bulaşık yıkıyorduk bir yerde bazen, neden tabakları, bardakları hiç durulamadıklarını konuşuyorduk kendi aramızda. Deterjanlı deterjanlı, diyorduk. Bazen barda çalışıp diğer çalışanların kolasına patrondan gizli içki koyuyorduk, sandviççide çalışıp fazladan yaptıklarımızı arkadaşlara dağıtıyorduk, çamaşırhanede duvar boyayıp, o boyadan kirlenen giysilerimizi yıkamak için jeton atmak zorunda kalışımıza kızıyorduk. İşten çıkınca Cam Nehri kıyısında şarap içiyorduk. Şarapları büyük marketlerin kampanya raflarından ucuz olanından seçiyorduk ama dört kristal kadeh oluyordu hep yanımda. Tuvalet kağıdına itina ile sarılmış ve şerefe dediğimizde inceden çınlayan…

Bazen Türkiyeli arkadaşlarla oturuyorduk. Neden para biriktirip döner karavanı almadığımızı soranlar oluyordu. Bir Cambridge köy pub’ının önünde akşamları döner satabilirdik. İnsanları doyurmak iyi bir şeydi ama bir karavanın olursa, karavanın da seni oluyordu. Eski solcu bir arkadaş, bize 2-3 bin pounda devren satılık döner karavanı buluyordu. Önce ekonomik kurtuluş, diyordu. Bizse o parayla iki Latin Amerika bileti alıp, 7-8 ay oralarda takılıyorduk. Paramız bitince geri geliyorduk. Önce hayat diyorduk…

YAZARIN DİĞER YAZILARI