Tahribad-ı Karadeniz

Salı, 5 Eylül, 2017
Uzungöl, üzerine konuşmanın dahi gereksiz olduğu derecede yok olmaya yüz tutmuş. Keza Ayder Yaylası da öyle. Yapılaşma artık yüzsüzlük noktasında. TOKİ yapılacakmış, daha ne olsun! Halk öyle istiyor demek ki, ne diyelim. Gerçi Çamlıhemşin’e yapılmış, gördük. Dış cepheyi doğaya uyumlu olsun diye ahşap görünümlü falan yapmaya çalışmışlar; ama neticede bunlar basbayağı TOKİ evleri ve alan ahşap görünümlü bir şekilde tahrip edilmiş oluyor, yani bir şey değişmiş değil.

Uçak Trabzon’da denizin yanı başına indi. Hiç deniz manzaralı havalimanı görmemiştim, hepsi böyle iyi olmasa da şaşırmalarım bu şekilde başlamış oldu. Sonra bindik araçlara ve deniz kenarından Uzungöl’e doğru yeşili yara yara yol almaya başladık. Şu son zamanlarda uğramış olduğu korkunç değişimle kuşbakışı görüntüleri aklımıza kazınan eski doğa harikası yeni düş kırıklığı olan Uzungöl’e… Onca bakir yaylayı, bölgeyi gezip doğanın en saf halinin tadını çıkarmak da mümkündü; fakat bu bilinen yerleri bilhassa görmek istedim, bilip de konuşabilmek adına. Neticede çevresel ve kültürel bozulma apaçık serildi gözümüzün önüne. Karadeniz’in gözümüzün önünde yıllar yılı tahribatı üzerine çok şey yazıldı tabii, bilmediğimiz şey değil. Fakat gözle görünce de yürek ayrı acıyormuş.

Yol boyu sonsuz ve dumanlı yeşilin içinden yer yer fırlayan beton binalar, beyaz kağıda dökülmüş mürekkep gibi eğreti ve çirkin devam ediyor. Uzungöl’de yağmur var. Ve sayısız şekilsiz, gereksiz hediyelik eşya dükkanı, restoran, otel… Bölgeye girer girmez bir “ah” çıkıveriyor insanın ağzından. Arapların en çok rağbet ettiği yer burası aynı zamanda. Öyle ki, ülke vatandaşından çok Arap var. Karadeniz müziği yok Arabik müzik var. Muhlama yok, kebap var. Esnaf bizi sevmiyor, onları seviyor. Adeta bir Taksim. Gülesi geliyor tabii insanın, biraz komik bir durum bence. Trajikomik. Gelsin tabii insanlar ama asimile de olmayalım öyle değil mi? Bu çarpık yapılaşma ve çevresel bozulma aynı zamanda bir kültürel bozulmaya da sebebiyet veriyor. Öyle ki, 1200 nüfuslu Uzungöl’de 950 kişi kaçak yapı sebebiyle mahkemelikmiş, bu da enteresan bir veri olarak kenarda dursun.

Velhasıl Uzungöl, üzerine konuşmanın dahi gereksiz olduğu derecede yok olmaya yüz tutmuş. Keza Ayder Yaylası da öyle. Yapılaşma artık yüzsüzlük noktasında. TOKİ yapılacakmış, daha ne olsun! Halk öyle istiyor demek ki, ne diyelim. Gerçi Çamlıhemşin’e yapılmış, gördük. Dış cepheyi doğaya uyumlu olsun diye ahşap görünümlü falan yapmaya çalışmışlar; ama neticede bunlar basbayağı TOKİ evleri ve alan ahşap görünümlü bir şekilde tahrip edilmiş oluyor, yani bir şey değişmiş değil. Komik de bir hikayesi var: Şimdi bu TOKİ evlerine yerleşecek kişiler yanlarında hayvanlarını da getiriyorlar haliyle. Hayvanları koyacak yer yok. Mecbur onlar da kömürlüğe koyuyorlar. Gelin görün ki binada kokudan durulmuyor. TOKİ’nin adı değişmiş, KOKİ diyorlarmış artık çevrede, güler misin ağlar mısın?..

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan Ayder ve Uzungöl için “Biz buraları kirlettik, rezil ettik” diyerek vaziyeti kendi ağzıyla teyit etmiş, Rize’de kalacak yer sorunu olduğunu, otel yapılırsa sorunun ortadan kalkacağını, yerel mimari kullanarak konutların yapıldığını, bölgenin Arap turistler bakımından çok çekici olduğunu ve korunması gerektiğini belirtmişti. Eğer Erdoğan’ın yerel mimari dediği, yukarıda bahsi geçen yarım yamalak ahşap görünümlü binalar ise, kendilerini ayrıca tebrik etmemiz lazım. Görüldüğü üzere, sorunun otelsizlik olduğu görüşünde; bu derece sığ ve ticari bir bakış açısı. “Karadenizli müteahhit”lerin kimden ilham aldığı belli. Ya da tam tersi. Turist dediği de Araplar. Araplar bizde yaya yaya tatil yapadursun, biz de Yunanistan’a kaçıp duralım. Arap’tan para kazanacağım derken, komşuyu zengin ettik haberi yok. Oysa bu cennet ülkenin sadece sol alt köşesinden otuz tane Mikonos, elli tane de Parthenon Tapınağı çıkardı. Bizim canımız yanmasın da kimin yansın…

Ayrıca madem turist çekmek istiyoruz, sadece doğal güzellikleri değil kültürel değerleri de koruyabilmek gerekiyor. Örneğin Trabzon’da bulunan ve 2013 yılında cami olarak kullanıma açılan pek kıymetli Ayasofya Camisi ve Müzesi’nin fresklerinin üzerine tebeşirle resim yapıp yazılar yazmış insanlar, haberleri var mı acaba? Koskoca müze-caminin başına topu topu bir tanecik güvenlik görevlisi koymuşlar, anlaşılan o ki onun da dünyadan haberi yok. Yarın camiyi yerinden söküp Almanya’ya taşırlarsa ve bu durumdan FETÖ’yü sorumlu tutarlarsa hiç şaşırmayın.

Neyse biz yola devam edelim; akabinde Artvin’e geçtik, orada zaten koskoca bir Cerrattepe krizi var. Erdoğan madem buraları çok düşünüyor, öncelikle Cerrattepe sorununu çözsün, “Artvin’in üstü altından değerlidir” diye diye kendini harap etmiş bölge halkından özür dilesin yaşatılanlar için. Danıştay geçtiğimiz ay Cerrattepe’de madencilik yapılabileceğine ilişkin kararı onadı. Başkanı, Erdoğan’ın önünde eğilen Danıştay’ın, bu kararında objektif olduğu yönünde ciddi şüphelerimizin olması gayet normal. Ülkede satıla satıla toprak kalmamış, “Ayder’i Uzungölü’ü rezil ettik, düzelteceğiz” şeklindeki günah çıkarmalar inanın, bize hiç mi hiç samimi gelmiyor. Daha çok, daha da çok otel yapmanın yerinin hazırlandığı kabak gibi ortada. Affedersiniz ama, bunları yemek isteyen yiyor, biz değil.

Yeşil Yol projesi de aynı şekilde; bölgeyi turizme açmak kisvesi altında doğayı tahribattan ibaret bir proje idi. İstediğiniz kadar doğaya zarar vermeden yapılmak üzere planlanıp programlansın; dokuz tane yaylayı birbirine bağlayıp yollar, restoranlar, oteller yapınca, zaten doğaya zarar vermek suretiyle bir projeye başlamış oluyorsunuz ve bu başlangıçtan itibaren tahribatın devamının gelmemesi imkansız. Özellikle bu ülkede kesinlikle imkansız.

Bunun dışında, Karadeniz zaten HES kuşatması altında, ki bu başlı başına bir başka yazının konusu. Sadece şu kadarını söyleyebiliriz; bugün Artvin’de gövde büyüklüğü bakımından dünyanın en büyük üçüncü ve dördüncü barajları olmalarıyla övünülen Yusufeli ve Deriner barajları bizim için bir övünç değil, utanç kaynağıdır. Tarım yapılamayan bu bölgede, yalnızca taşkın koruma ve elektrik üretme amacıyla hazırlanan bu projeler de doğayı talan edip üzerinden para kazanmak için kullanılan birer bahaneden başka bir şey değil.

Ne yazık ki, ülkenin ciğerleri çürüyor, yaşam damarları kesiliyor. Dünya haritasına tepeden baktığınızda, bereket bakımından şu koca dünyada biricik olan bu ülke komple “gri” görünüyor. Suriye gibi, Afrika gibi. Elimizde bir Kaz Dağları ile Doğu Karadeniz kalmıştı, onlar da günbegün eriyor. Hadi Kaz Dağları’nda her gün bir yangın çıkıyor, yahu bari kendi memleketine bölgene yapma! Kurtaramadığın ekonomiyi ağaç keserek, otel yaparak, ülkenin altını üstünü talan ederek toparlamaya çalışmak topu topu kaç yıl götürür ki seni? Bir gün bitersin ama bittiğinde geride kalanlara toz ve duman miras kalır, olan yine ülkeye olur.


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI