Nerede o eski bayramlar?

Pazar, 3 Eylül, 2017
Bayram yerleri çok zamandır kurulmuyor. İnsanlar kendilerine benzeyenlerle "kutluyor" artık "bayram"ı. Bayramın asıl eğlencesi, bayram yeri. Bir dönem öyleydi en azından. Herkesin eşit olduğu yer...

“Bayram” denince aklıma iki şarkı gelir: Biri, hepimizin bildiği Barış Manço şarkısı, “Bugün Bayram”. Duyduğumda çocuktum, bir bayram günü müydü bilmiyorum ama o buruk hissi çok iyi hatırlıyorum. Sevdiklerim yanımdaydı ve onları kaybetme duygusu bana uzaktı… Art arda anneannemi ve dayımı kaybettim, şarkıyı daha iyi anladım. Sonra gidenler arttı: Dedem, babaannem, Erdoğan Amca, Ali Abi ve hatta hiç ölmeyecekmiş gibi gelen arkadaşlarım Ömer, Nuh, Ebru… Bir gün, gidenler kervanına Barış Manço da katıldı. Öldüğünü öğrendiğim an aklıma gelen, bu şarkıydı: “Sen gittin gideli / İçimde öyle bir sızı var ki / Yalnız sen anlarsın // Sen şimdi uzakta / Cennette meleklerle / Bizi düşler, ağlarsın…”

Bayramdan söz eden diğer şarkı, Edip Akbayram’dan Güler Duman’a pek çok insanın seslendirdiği Âşık Mahzuni Şerif imzalı “Bugün Bizde Bayram Var”… Bu da bir yoksunluk şarkısı. Daha doğrusu, yoksulluk. İkinci dizesi, ilk dinleyişte komik gelir ama sonra çok can yakar: “Çünkü evde ayran var…” Dahasını anlatmayayım, bulun ve dinleyin. “Bayram” algısının bazen nasıl da farklı olduğunu anlatan şarkılardandır.

İki tane dedim ama akla gelen şarkı çok. İbo şarkısı “Balonlarım Vardı” mesela: “Benim balonlarım vardı / Onları kimler aldı / Mutlu bayramlar vardı / Kim bilir nerede kaldı…” İbo (İbrahim Tatlıses değil, birkaç yıl önce kaybettiğimiz “şişman” İbo) 1977’de “eski” bayramları hatırlıyor ve soruyor: “Bayramları bekler / Bayramları yaşardık / Bayramlar mı eskidi / Bizler mi yaşlandık?” Yıllar sonra karşılaşacağımız Murathan Mungan dizesindeki duygu da aynı: “Biz büyüdük ve kirlendi dünya…”

Bayramlık şarkılar, bayramlık türküler ya da bayramdan söz edenler kenarda dursun, başka bir yerden ilerleyeyim… Hep söylenir, “nerede o eski bayramlar” ve iç çekilir. Peki, ne vardı o eski bayramlarda? “Nerede” diye aradıklarımız, peşine düştüklerimiz, özlediklerimiz, tam olarak ne? Herkesin aklında bir “bayram” var elbette. Dünya kirlenirken temiz kalanın özlenmesi doğal. Temizlik biraz da hafızamızda: Hatıraların temiz kısımlarını kaydediyor, bizi üzenleri yok saymayı tercih ediyoruz. Bayramlar, en değerli hatıralarımız; bunun için özlüyoruz belki de. Sizi bilmem ama benim için öyle.

Aslında heyecanlı bir şeydi bayram… Bayramlıklarımızı alır, sıraya girer, büyüklerimizin ellerinden öperdik. Çocuktuk, mutluyduk. Ne zaman değişti, hangi ara “bayram”dan uzaklaştık, bilmiyorum. Bugün, öyle bir ayrımcılık var ki memlekette, neredeyse bayramı kutlayanlarla kutlamayanlar birbirine girecek! Oysa bayram birleştirir. Bunun için bayramdır. İki bayram var. Bugün, ilkini “kutlayan” kesim, “oruç tutmadın, ne hakkın var bayram kutlamaya” diyor ya da tersi, ikinciyi kutlamayan “hayvanlara yazık değil mi” diyerek giriyor lafa… İlk bayramın adı bile ayrıştırıcı: “Ramazan bayramı” diyenlerle “şeker bayramı” diyenler kapışıyor artık. Sınırlar belli, bir araya gelmek mümkün değil.

Birleştirici dedim ya, bayramın asıl eğlencesi, bayram yeri… Bir dönem öyleydi en azından. Herkesin eşit olduğu yer. Edremit’te, pazarın kurulduğu caddenin sonundaki açıklıkta tezgahlar kurulur, ortada da bir lunapark olurdu. Çanakkale’de, pazar alanındaki derenin kıyısında kurulurdu bayram yeri. Pamuk şeker satanlar, baloncular, seyyar oyuncakçılar derken panayır alanını andıran bayram yerleri en büyük eğlencemiz olurdu. Orada belediye başkanıyla da karşılaşılırdı: Şimdiki gibi korumalarla dolaşmazdı “başkan”lar ve gösteriş olsun diye top dağıtmazlardı. Eski bayramları özlemek için bir sebep daha…

bayram-haber

Güzel şeylerden söz edeyim: Bayram yeri tasvirine, Nükhet Duru’nun “Cambaz”ında rastlıyoruz. Mehmet Teoman – Cenk Taşkan “iş”i olan bu şahane şarkı, çocukluğumda en çok dinlediklerimden: “Herkes toplanmış bayram yerinde geziniyorlar / Elde simitler, küçük çocuklar itişiyorlar, gülüyorlar / Hava güneşli, herkes eş ahbap dost selamlıyor / Kızlar neşeli, delikanlılar bayram ediyor, gülüşüyor…”

Bayram yerleri çok zamandır kurulmuyor. İnsanlar kendilerine benzeyenlerle “kutluyor” artık “bayram”ı. Birkaç yıl önce, merak edip Feshane ve Sultanahmet’teki “şenlik”lere katılmıştım; “bunun ne işi var burada” tarzı bakışlardan şiddetle sıkılarak ayrılmak durumunda kaldım. Tersi de söz konusu: “Şeker bayramı”nı “kutlayan”lar, meclise bir türbanlı yaklaştığında geriliyorlar. Neydi: Bayram “bir”leştiriciydi. Artık değil. Maalesef değil. İçinde bulunduğumuz kurban bayramından hiç söz etmeyeyim bile… Bambaşka bir tartışmanın konusu bu.

Geçmişe döneyim, 83 yıl öncesine gideyim… Sermet Muhtar Alus, 30 Haziran 1932 tarihli Akşam’da, İstanbul’un bayram yerlerini anlatırken, en “civcivlisi”nin, Beyazıt Meydanı olduğunu söylüyor: “Herkes, bayram münasebetiyle giyinmiş, kuşanmış. (…) Kafa kafaya, tos vura vura, etten et kesiliyormuş gibi, ciyak ciyak feryat, yani türkü tutturulur. Kırık dökük ve külüstür arabalarla, telli pullu ve şatafatlı arabalardaki ahenk farklıdır. Evvelkilerde efkârı fukara çocukları, ‘karga da seni tutarım aman’, ‘entarisi ala benziyor’, ‘cimdallı’ gibi kenar mahallelerin harcı âlem türkülerini çınlatır. İkincilerde, toz pembesi, havaî mavi, kanarya sarısı elbiseler giymiş ve on, on iki yaşına girmiş kızlar, ‘pek yazık oldu dil-i biçareye’ gibi ağır şarkılardan, ‘güvercinim beni sever’ kılıklı edalı kantolardan gayrısına rağbet etmez.”

bayram-iç

Çocukluğumdaki bayram yeri, bayram süresince kurulurdu; üç günlüktü. Alus’un anlattığı, Ramazan boyu kurulan; iftarla sahur arasında halkın eğlendiği: “Tiyatro, cambaz, hokkabaz çadırları… Hepsinin kapısında trampon, kranete, zilli davuldan mürekkep, çatlak ve canhıraş bir muzika gür gür gürler, kulakların zarını patlatır. (…) Muhakkak bir tarafta da, Kürtlerin çadırları kurulur, davul zurna gümbürtüleri arasında raksları icra edilirdi. (…) Köşede bucakta, nişan atma, deniz aygırı, Hindistan canavarı, Afrika ejderhası barakaları da gırla.” (“Masal Olanlar”, İletişim Yayınları, 1992)

Bir başka alıntı, Sennur Sezer – Adnan Özyalçıner imzalı “Bir Zamanların İstanbul’u / Eski İstanbul Yaşayışı ve Folkloru”ndan (İnkilâp Kitabevi, 2005): “Bir ibadet ayı olan Ramazan, İstanbul’da ibadetler kadar, bir ziyafet ve coşkunluk ayıydı. Evlerin tepeden tırnağa temizlendiği, misafire ayrılmış, havlu, peşkir, yatak, yorgan gibi eşyalarıngözden geçirildiği Ramazan öncesi günlerde, kilerin de eksikleri tamamlanırdı. Oruç bozma yemeği olan iftarlarda bir misafir, özellikle bir yoksul bulunması, evlerin sevinciydi.”

Yazarlar, oruç bozmayı müteakip akşam namazının kılındığını, yemeğe sonra oturulduğunu yazıyor. Teravih sonrası ayrı bir curcuna: O dönemlerde Ramazanın ilk on beş günü ibadet, ikincisi eğlence. Sahura kadar olan fasıl şöyle: “Ramazanın 15. gecesinden sonra Karagöz, ortaoyunu gibi seyirlik oyunlar da başladığından teravih sonrasını böyle seyirlerle ya da meddah, meydan şairi, fasıl dinleyerek geçirenler de çoğunluktaydı.”

Müsahipzade Celal, “Eski İstanbul Yaşayışı”nda (İletişim Yayınları, 1992), bu faslı şöyle anlatıyor: “Camiden çıkan halk arasında sohbet erbabı ağaç altı kahvelerine, saz söz ehli olan saz şairlerini dinlemek için Çemberlitaş civarındaki Tavukpazarı saz şairleri kahvelerine, çiftenağralı, çığırtmalı, zillimaşalı, darbukalı zurnalı semai kahvelerine dağılırlar, herkes kendi zevkine göre hoşça vakit geçirirdi.” Müziğin eğlence, eğlencenin haram sayıldığı şu günlerde bu da çok fantastik değil mi? İslam’ın bir hoşgörü dini olduğunu ısrarla tekrarlayanlar, hoşgörüden en uzakta olanlar. Hoşgörü demişken, Müsahipzade Celal, şu ifadeyi de kullanmış: “İyd-i fıtr-ı Ramazan da dediğimiz Şeker Bayramı…” Bu alıntı, “şeker bayramı” lafını yeni icat sananlar için. Bilakis, ayrıştırmak için kullanılan “Ramazan bayramı” ifadesi yeni.

Yazar, bugün hayal bile edemeyeceğimiz şeylerden de söz ediyor: “Zenginlerin, vükelânın otuz kırk odalı o mükellef yalılarının, köşklerinin, kış ise İstanbul’daki konaklarının harem selâmlık kapıları iftara yakın ardına kadar açılır. Kadın ve erkek davetli davetsiz, zengini fukarası iftara gelir, hürmetle karşılanırlardı. Dairesine göre haremde selâmlıkta bütün Ramazan’da bazı zengin konaklarında her akşam kırk elli hatta yüze yakın sofra kurulurdu.” Zenginlerin zenginlere iftar yemeği verdiği, fakirlere de sadaka dağıtılır gibi ve göstere göstere yemek dağıtıldığı şu günlerde, böylesi şeyleri duymak, insana iyi geliyor ama bugün vardığımız nokta, can yakıyor. Yakın zamanda, belediye başkanlarından biri, dağıttığı 100 liralarla poz vermiş, çok tepki alınca “mecburen” özür dilemişti. Böyle günlerdeyiz. Geriye bakıp “eski” bayramları özlememek mümkün değil.

Bugün, insanların orucu sorgulanıyor, oruç tutmayanlar neredeyse linç ediliyor. O dönemde “oruçlu musun?” sorusuna verilen cevap şu: “Allah bilsin.” Bu kadar basit. Kurban mevzusunda da durum aynı: Kesen gizli kesiyor, dağıttıklarını “çaktırmadan” dağıtıyor. Şimdiyse insanlar dağıttıkları kurbanlarla övünüyor.

Mizah bile başka bir noktada… Halit Fahri Ozansoy, “(Bütün Adetleri Eğlenceleri Hatıraları ve Fıkraları ile) Eski İstanbul Ramazanları” adlı kitabında (İnkılâp ve Aka Kitabevleri, 1968) İkinci Meşrutiyetin ilk yılında çıkan Davul adı derginin 1909 yılına ait nüshalarından birindeki hınzır beyiti aktarıyor: “Bıkmışız doğrusu tenhada oruç bozmaktan / Çok şükür gitti selâmetle mübarek Ramazan” Bugün bunu yayımlayan dergiyi bombalarlar.

Barış Manço’yla açtım yazıyı, onunla bitireyim… Fazla söze gerek yok, şarkı kendini anlatıyor zaten: “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi…”

Cümleten bayramınızı kutlarım.

[Yayın notu: Bu yazıyı iki yıl önce BirGün Pazar için yazmıştım ama sayfaya sığmadığı için dergide kısaltılmış versiyonunu kullandık. Çok zamandır bu haliyle ortalığa çıkartmayı istiyordum; bu bayrama kısmet oldu. Yazıda da söyledim: Bayram dediğimiz küsleri barıştırır, birleştirir, geçmişteki güzel şeyleri hatırlatır. Bu yazı da bir şeyleri hatırlatmaya vesile olursa ne âlâ… Bir şey daha: Nuriye ve Semih yaşasın, haksız yere işlerinden olanlar görevlerine iade edilsin. Bu gerçekleşsin, bakın nasıl da bayram yerine dönüyor her yer!]


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI