Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Bülent Uluer anlattı

Cumartesi, 2 Eylül, 2017
Çocukluk kahramanlarımdan biri öldü. Henüz neye benzediğini bilmediğim günlerde, neye benzediğini bilmemin teknik olarak mümkün olmadığı günlerde adını duymuştum bazı başka adlarla beraber: Ali Demir, Ferhat Kurtay, Mustafa Kemal Kaçaroğlu, Necdet Adalı, Bülent Uluer... Bu isimlerin önemli bir bölümü yolu Kızıltepe’den geçen insanlardı. İçlerinde Kızıltepe’yle teması belki de en ilginç olanı Bülent Uluer’di. Ve belki de en “karizmatik” olarak anlatılan oydu.

uluer-haber

Kafamı sola çevirdiğimde, ışığı yanıp sönen bir uçak görüyorum gökte. Önce ışıklarını görüyorum, sonra sesi geliyor. İlkokul bilgileri; ışık sesten hızlıdır. Ufuk çizgisinden önce vapurun dumanı, sonra bacası, nihayet kendisi görünür; çünkü dünya yuvarlaktır. Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakmalıyızdır. Böyle başlamak isterdim aslında Bülent Uluer’den bahseden bir yazı yazarken. Buralar, onun ve onların hayal ettiği bir yer haline gelseydi, belki de bunlardan bahsedebilirdim bu yazıya başlarken. Uzaktan gelen çöp arabası sesi hariç değil. Belki daima çok. Geçelim.

Sosyal medyadan uzak kalmanın inziva sayılması sır değil. Bu algının tuhaflığını bir yana bırakalım; “sosyal medya” denen şeyin hayatımızda tuttuğu yer ve/yahut bağımlılığının sonuçları muhtelif bilimin konusu. Sadece sosyal bilimlerin değil, fennin de meselesi. Küçücük bir ekrana onlarca saat baktığımızda gözümüz de bozuluyor çünkü. Hayıflanmak da sıkıcı. Oysa Bülent Uluer’e karşı “son görev”lerimi ifa etmek isterdim. Meğer Bülent Uluer de ölüyormuş.

Çocukluk kahramanlarımdan biri öldü. Henüz neye benzediğini bilmediğim günlerde, neye benzediğini bilmemin teknik olarak mümkün olmadığı günlerde adını duymuştum bazı başka adlarla beraber. Onları da sayabilirim; hayatta olana uzun ömür dileyerek, göçmüşlere rahmet okuyarak. Kimdi bu isimler? Ali Demir, Ferhat Kurtay, Mustafa Kemal Kaçaroğlu, Necdet Adalı, Bülent Uluer… Bu isimlerin önemli bir bölümü yolu Kızıltepe’den geçen insanlardı. İçlerinde Kızıltepe’yle teması belki de en ilginç olanı Bülent Uluer’di. Ve belki de en “karizmatik” olarak anlatılan oydu.

uluer-iç1

Defter önemli bir şeydir. Bu yazıyı düşündüğüm günler, aynı zamanda yeni bir odayı tecrübe ettiğim günler. Kitapları ve dergileri dizmek kısmının zahmeti ve ezası bir yana, defterlere şöyle bir bakıp ufak notlar görmek, unutulmuş günlük parçalarına rastlamak daima tuhaf ve zevkli. Geçen senenin defterlerinden birine, bir dönem sevdiğim usulde, ufak notlar yazmışım. “Sezai Sarıoğlu’nun Bülent Uluer’le yaptığı nehir söyleşiyi okuyorum. Orada da 80 öncesi kimi eylemlerde ‘büyük ajitatör’ Uluer, bu adam gibi, karanlıktan çıkan o adam gibi yaşamış, davranmış. Kitap çok mühim, çok güzel olmuş.” demişim. “Bu adam” diye bahsettiğim de bir üstteki notta var.

“Uzun otobüs yolculuklarından konuştuk dün. Bolu’da akşam karanlığı, kar, tipi ve elinde mazot bidonuyla dolaşan üç adam. 22 yaşındayım. Hava çok soğuk ve tipide muhtemelen yolumuzu kaybetmişiz. Ardımızdan başka bir adam geliyor; karanlıktan doğan İsa gibi. ‘Ardımdan gelin,’ diyor, tereddüt etme lüksümüz asla yok. Doğru yolu biliyormuş. Gidiyoruz. Nereden çıktı, niye bize yardım etti, şimdi nereye gidiyoruz hiçbir fikrimiz yok. Teşekkür ediyoruz ve onu takip ediyoruz. O adamı hiç unutmadım.”

Hemen öncesindeki not da şu: “Amedspor, Fenerbahçe’yle Türkiye kupası maçı yaptı. Seyircisiz. Maç oynanırken Tomalar saha dışında su sıkıyordu. 2000 yılının Galatasaray-Antalyaspor finalini hatırladım. Bu maç 3-3 bitti. Amed’in Yusuf diye müthiş topçusu varmış. Kuyusu da vardır kesin.”

uluer-iç41952 İnebolu doğumlu, babası subay, annesi kadı ailesinden. Okul hayatı babasının tayinlerinden ötürü dalgalı. Kızıltepe, işte burada devreye giriyor. Ortaokul 3’te Kızıltepe’ye gidiyor. Yıllar sonra TÜYAP söyleşisi sonrası, çocukluk kahramanıyla karşılaşan herkes gibi karşısında kekelerken Şenyurt’tan söz ediyoruz. Hafızasının canlılığına şaşıyorum. Liseyi İnebolu’da bitiriyor Türkiye’nin muhtelif yerini gezdikten sonra (“muhtelif” kelimesini çok sevdiğini şimdi görüyorum onunla yapılan söyleşilerden). İneboluspor’da sağ bek olarak futbol da oynuyor. Sonra İstanbul Eczacılık. “Kastamonulular Derneği Başkanı” oluyor gencecik yaşında. 71 darbesini görüyor. Türkiye İşçi Partisi’ne sempati duyuyor. Nâzım Alpman belgeselinde, o döneme “genel solculuk” diyorlar beraber. Merkez binaya yakınlaşmak için bu defa İstanbul İktisat’a geçiş. O sırada da “Ekonomi Araştırmaları Derneği Başkanı” oluyor. Ardından İYÖD-ADYÖD zamanları. Yüksek öğrenim dernekleri kuruluyor, öğrenciler örgütleniyor, 70’li yılların solunun motor gücü öğrenci hareketi oluyor. 70’lerin ortasından itibaren sol içinde büyük ayrışmalar, çatışmalar, atılımlar yaşanıyor. Meşhur “Sosyal Emperyalizm” tartışmaları, Sovyetler eleştirileri, Çin tezleri… İYÖD’ün Ankara seçiminde, bir oy farkla kazanıyorlar. O bir oy Kemal Pir’in oyu.

Nihayet Dev-Genç sekreteri. Ankara-İstanbul arasında başkanlık-sekreterlik bölüştürülmüş. Başkanlık Ankara’da, sekreterlik İstanbul’da. 76’nın sonlarında çatışmalar yoğunlaşıyor. Okullardan mahallelere, mahallelerden fabrikalara, kahvehanelere, atölyelere gidiş başlıyor. Dev-Genç, onun tabiriyle “umulanın fazlası” haline geliyor. Nüfuz alanı müthiş genişliyor. Sendikaların içinde güçlenmeye başlıyor gençlik hareketi. Üniversitelerden liselere gidiliyor, orada da hareketlenmeler ve örgütlenmeler başlıyor. 77’de kanlı 1 Mayıs yaşanırken orada. 16 Mart katliamının ardından yapılan kitlesel cenazenin konuşmacısı da o. Fasılalarla birkaç aylık hapislikler, artık iyiden iyiye “ajitatör” olduğu zamanlar, sol içi bölünmeler, gerektiğinde hükümet yetkilileriyle görüşmeler ve talepler başlıyor. Takvimler 1980’e yaklaştığında, gene onun tabiriyle, “bir tür iç savaş” başlıyor. Örgütlü yahut örgütleniyor olan işçi sınıfı için 1 Mayıs 1977 nasıl bir şok yarattıysa, 16 Mart 1978 katliamı da gençlik hareketi için büyük bir şok yaratıyor. Sonra meşum 12 Eylül. 12 Eylül günü “vur emri” ile aranan 5 kişiden biri. Sonrası kaçış ve gurbet yolculuğu; önce Şam ve El Fetih, Filistin kampları. Lübnan polisine yakalanmak, vizesiz pasaportlar, sahte pasaportlar, Beyrut’ta Dürzî hapishanesinde tutukluluk, Almanya’ya iltica gayreti, oradan hemen sonra Fransa’ya iltica ve nihayet zaman aşımına uğrayana davaların ardından Türkiye’ye dönüş.

uluer-iç3

Aşırı özetleyerek anlatılacak bir hayat değil elbette. Aslında sadece şunu demek için yazdım demeliyim. Çocukluk kahramanım öldü. Adı Bülent Uluer’di. Geldi, anlattı ve gitti. Anlatanımız çok olsun.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI