Komşunun tavuğu kaz görününce

Perşembe, 31 Ağustos, 2017
Bir süredir ilk bakışta doğru gibi görünen basit bir önerme pek revaçta: "siyasi başarı için karşınızdaki bloktan oy almak zorundasınız" veya "aksi durumda sosyolojik olarak azınlıkta olduğunuz için muhalefete mahkumsunuz". Çok kabaca "komşunun tavuğu diyalektiği" diyebileceğimiz bu önerme, en az muhafazakarlık kadar geniş bir genel kabul meselesi haline gelen çarpık bir siyaset algısı tarafından önemli bir hakikat diye pazarlanıyor.

Hem piyasa biraz canlansın, hem de ekonomik ve siyasi tansiyon biraz düşsün diye uzatılan bayram tatili başlamadan önceki son siyasi gündem maddesi CHP’nin Adalet Kurultayı oldu. Hazırlık sürecinden başlayarak, olayı yerinde izleyenler ve katılımcılar aracılığıyla olup biteni takip ettik. Bu konuda, daha çok bardağın dolu tarafına bakan aydınlatıcı bir yazı olarak Ali Topuz’un “Arayan CHP, duran CHP, durduran CHP” makalesini ve İrfan Aktan’ın bardağın boş tarafını çok iyi anlatan “CHP’nin pekmezi” yazısını özellikle not etmekte fayda var. Sonraki günlerde kurultaydan çıkan sonuçlar ve bu sonuçların CHP söylem ve politikalarına nasıl yansıyacağını göreceğiz. Ve tabii yine çok yazılıp çizildiği üzere, kurultayın en önemli bakiyesi, “bira krizi” meselesi de, basit bir beceriksizlik olayından daha fazla şey anlatıyor.

Evet (önemli eksikleri de olsa) binlerce kişinin katıldığı, (“yasal sınır” kıskacına alınmış olsa da) onlarca oturumda çok önemli konuların tartışıldığı, (hâlâ mesafe sakatlıkları ile malul olsa da) pek çok alanda başka yerde kürsü bulamayan, sesini çıkartamayan insanların sözlerini söylediği, (bazı açılar görmezden gelinmiş olsa da) önemli bir bilgi birikiminin ortak zeminlerde yeniden aktifleştiği ve sanırım fena sonuçlar da çıkmayan bir etkinlik olmuş. “Öyleyse, iktidar tarafından istismar edilen bira meselesini fazla büyütmeye gerek yok” diyenler çıkabilir, çıkıyor. Ama kurultay, “çeşitli kesimlerin görüşlerini alalım ve bundan sonuçlar çıkartalım” ile sınırlı değilse, böyle sunulmadıysa, zaten de öyle olmamalıysa; olay tıpkı Adalet Yürüyüşü gibi, Adalet Mitingi gibi yapılışı ve yaşanışıyla aynı zamanda bir “eylem” ise, etki ve sonuçlarını “içerikle” sınırlı olarak tartışamayız.

Kurultaydaki “bira krizi” tartışmaları, çoğu haklı gerekçelere dayandırılan çeşitli açılardan ele alındı. Organizasyon beceriksizliğinden parti disiplinine, taassuba teslimiyetten yapısal muhafazakarlığa, “zaten CHP…” çeşitlemelerinden komplo-kumpas senaryolarına kadar geniş bir yelpaze. Fakat, hangi açıdan bakılırsa bakılsın olayın gündemleşme biçiminin “Dolmabahçe Camii” vakasından farklı olmasında CHP’nin çok açık katkısı olduğu görülüyor. Eceabat’ta içki içenlerin mi, içki içenlerle ilgili yapılan açıklamadaki ifadelerin mi partiye daha fazla zarar verdiğini CHP’liler tartışmalı ve umarım tartışırlar. Ama olayın genel siyasi algıyla, siyasetin ele alınış biçimiyle ilgili tarafı daha genel bir tartışmanın konusu. Tartışmanın bu yönünde, “muhafazakar hassasiyetlerin” bir genel kabul olarak yerleştirilmesi ve savunma yapalım derken teslim olunan şeye ilişkin, büyük ölçüde katıldığım önemli eleştiriler yapıldı. Fakat, kurultay katılım profili ve bunun sunuluş biçiminde de gördüğümüz üzere, işin bir de “komşunun tavuğuna göz diken” bir motivasyonla ilgisi var galiba. Yani, muhafazakar hassasiyetlere fazla önem atfedilmesi, sadece pasif bir savunma refleksinden çok, “uyanıkça” bir pazarlama faaliyeti gibi de düşünülüyor. Ve galiba bu biraz daha sorunlu.

Bir süredir ilk bakışta doğru gibi görünen basit bir önerme pek revaçta: “siyasi başarı için karşınızdaki bloktan oy almak zorundasınız” veya “aksi durumda sosyolojik olarak azınlıkta olduğunuz için muhalefete mahkumsunuz”. Çok kabaca “komşunun tavuğu diyalektiği” diyebileceğimiz bu önerme, en az muhafazakarlık kadar geniş bir genel kabul meselesi haline gelen çarpık bir siyaset algısı tarafından önemli bir hakikat diye pazarlanıyor. Siyaseti, ekonomik sitemin pazarlama – tüketim ilişkilerinde uyguladığı yöntemlerle okumaya çalışan akıl yürütme biçimi, siyasi destek meselesini “oy verme” ilişkisi yerine “oy alma” operasyonuna çevirerek siyaseti inorganik hale getiriyor, seçmeni siyasi aktör olmaktan çıkartıp müşteriye dönüştürüyor. Böyle olunca, siyasi partilerin kimi, hangi eğilimleri, beklentileri “temsil ettiği” değil, onların oyunu elde etmek için neler yapabileceği gündeme geliyor.

İşin pratikte nasıl işlediğine bakıldığında, bu önermenin doğrulandığı örnek bulmak da kolay değil, hatta neredeyse hiç yok. Fakat, iktidarın bazıları saçmalık sınırına varan suçlamalarla muhalefette yarattığı “çaresizlik” hissi, başarısızlığı defalarca tekrarlanmış bu önermenin canlı kalmasına yarıyor. İktidar, “yerli ve milli” tanımlamasıyla aşırı kabalaştırılmış “çoğunluk değerleri” için son derece kapalı bir temsil alanı oluştururken, muhalefeti de çoğunlukla bu alana konuşan bir “takiyeye” zorluyor. Sonuçta iktidar ve muhalefet birlikte sadece yüzde elli için veya bu yarının iktidar tarafından tarif edilmiş temsil biçimi üzerine konuşur hale geliyor. “Komşunun tavuğu” için formülleri olduğunu iddia eden, “Dimyat’tan pirinç getireceğini” vaat eden gönüllü veya profesyonel danışmanları ve vitrin adaylarını da hesaba katmak gerek. Bunlar hep erken matematikten…

Oysa, Adalet Yürüyüşü’nde kısmen olduğu gibi, siyasi temsili talepler üzerinden tanımlama girişimi, böyle bir temsil tartışmasında “çaresiz” özne haline gelecek iktidar için çok daha sıkıntılı olacaktır. Seçmenle, “ne yaparak oyunu alabilirim?” yerine “hangi taleplerle temsil edilir?” şeklinde bir ilişki değişikliği iyi bir başlangıç olabilir. Gerçek anlamda “kimlik siyasetini aşmak”, siyasal alanı derinleştirmek, insanların siyasal destek kararları için genel ve muğlak kimlik kalabalıklarından çıkmasına imkan yaratmakla mümkün. Başka temsil alanları açmak, ekonomik, sınıfsal talep ve beklentileri siyasal alanın konusu yapmak soldan muhalefetin önceliği olmak zorunda. Meral Akşener’in liderliğini yaptığı “sağdan muhalefet” hamlesinin bile, sağ otantik değerlerde yarışa girişmek yerine, pragmatik merkez reflekslerle ilişkiye öncelik verdiği bir zeminde CHP’nin “sağcılık taklidi” sonuç almak için pek uygun bir yol gibi durmuyor. Görünüşe aldanmayın orada kaz filan yok.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI