Sahte sükûnet ve ‘üçüncü sayfa’

Çarşamba, 30 Ağustos, 2017
Baskıyla yarattığı her sessizlikten kendi çürümesinin sesini duyuyor. Neredeyse her nefesinde mukaddesatçılığa zorlanan toplum, kâh bir ‘ensest vakası’ ile kâh bir otel odasındaki ‘özel yaşam sırları’ ile cızırdıyor.

Marx’ın, görece az bilinen makalelerinden biri Marx külliyatı açısından alışılmadık bir konu üzerine idi: “Peuchet: İntihar Üzerine”. Maddi üretimin, insanlar arası ilişkilerde yeniden ortaya çıkan ikincil bir görüntüsü olarak ‘özel yaşam’ı önemsemişti Marx… Modern burjuva toplumun hareket temellerini izlerken, bizzat gündelik ilişkilere ve özel yaşama da dikkat kesiliyordu. Özellikle erken dönemlerinde, toplumsal yaşamdaki ‘ikincil’ sonuçlara, aile, aşk, cinsellik gibi olguların yansıttığı nesnel gerçekliğe de ilgi gösterdi.

“Peuchet: İntihar Üzerine”¹ makalesi de, böyle bir erken dönem yazısı olarak 1845 sonunda yazılıp ertesi yılın başında yayınlanmış sıra dışı bir Marx yazısıydı. Devrim sonrası Fransız devletinin çeşitli kademelerinde çalışmış, 1814-27 arasında Paris polis teşkilatının arşiv sorumlusu olmuş, Kralcı bürokrat Jaques Peuchet’in, polis arşivlerinden ve kişisel tanıklıklarından derlenmiş anılarındaki dikkat çekici ‘intihar’ vakaları ve yorumlarına odaklanıyordu bu makale. Monarşi yanlısı, gerici bir polis şefinin anılarındaki tespitlerden de büyük bir özgüven ve nesnellikle yararlanıyordu.

Bir yandan “yıllık intihar sayısındaki artışı” inceliyor ve bunu, toplumun kötü örgütlenmesinin “Özellikle sanayinin durgun ve krizde olduğu dönemlerde, kıtlık ve karakış yıllarında salgına dönüşen” bir belirtisi olarak işaretliyordu.

Diğer yandan kadın intiharlarındaki çokluğa dikkat çekiyor ve bunu da “(…) aşkı sevgililerin özgür duygularından koparan ve cimrinin hazinesine yaptığı gibi kıskanç kocaya karısını kilit altında tutma izni veren toplumsal şartlara, medeni kanuna ve mülkiyet hakkına” bağlıyordu. “İffet”, “namus”, “şeref” gibi ahlaki örtüleri kaldırmış ve kadın intiharlarına ilişkin şu berrak özü, polis şefi Peuchet’in anılarının arasına notlamıştı: “Çünkü kadın, sadece adamın mülkiyetinin bir parçasıydı…”

* * *

Marx 1848’den sonra dikkatini büyük oranda Kapital’e verdi ve ‘özel alan’a ilişkin çalışmaları sona erdi. Ama bu konuda da pek çoklarının geçeceği bir kapıyı aralamıştı.

1970’lerde Michel Foucault ve 7 çalışma arkadaşı, Fransa’da 1835’de işlenmiş bir cinayeti didik didik ettiler. “Psikiyatri ve suça yönelik adalet” üzerinde çalışırken karşılaştıkları “Pierre Riviere olayı” idi bu. Pierre Riviere isimli, çevresinde ‘kıt akıllı’, ‘budala’ vs. olarak bilinen bir Normandiya köylüsü, annesini ve iki kardeşini vahşice öldürmüştü. Ama 20 yaşlarındaki bu ‘basit köylü’nün cinayetini, dönemin Fransız toplumu açısından sıra dışı hale getiren şey, katilin tutuklandıktan sonra kısa sürede yazdığı ve annesiyle kardeşlerini kasten öldürmesine ilişkin bir ‘açıklama’ niteliği de taşıyan şaşırtıcı hatırat niteliğindeki metindi.

Foucault ve ekibi, bu hatırattan, dönemin Fransız gazetelerinde yer almış haberlerden, resmi yazışmalar, iddianame ve tutanaklardan, doktor raporlarından ve bunlar gibi bir yığın olgudan yola çıkarak, bu cinayetlerin bir analizini yaptılar.²

Normal koşullarda o günlerin Fransası için “önemli bir suç olmayan” bu köylü cinayetini cazip bir merak unsuru haline getiren iki çarpıcı yan vardı bu olayda.

İlk olarak, toplumun en alt sınıfından, hatta bir kategori olarak bile görülmeyen dilenci takımından, budala, cahil bir köylü, hem sorgusunda hem de hapiste yazdığı hatıratında işlediği cinayetleri ve gerekçelerini şaşırtıcı bir zihin berraklığıyla anlatıyordu. Örneğin, cinayetleri “Tanrı’nın emri” ile işlediğini söylemesinin ardından “Tanrı’nın böyle bir emri olamaz” diyen sorgucusuna, “Tanrı Musa’ya, altın buzağıya tapanların kesilmesini emretmişti” diye yanıt veriyordu, “ne dost, ne baba, ne oğul dinlemeden”… Dinsel ikiyüzlülüğün, kanlı bir aile katliamının ardından kaçınılmaz zuhuruydu bu.

Vakanın ikinci çarpıcı yanı, Fransa kralına düzenlenen bir suikast girişimiyle zamandaş olmasıydı. Eski bir asker olan Fieschi, Kral Louis Philippe’e Temmuz 1835’te bombalı bir suikast düzenlemişti. Riviere ise ailesini Haziran 1835’te katletmiş, ancak bir ay kadar ormanda gizlendikten sonra temmuz ayında, tam da Kral’a suikast konusu istim üstündeyken yakalanmıştı. Fransa, Krallara karşı suikastı, tanımlanan en büyük suç olarak “ana-baba katli” ile bir tutmaya yönelik siyasi bir tartışmanın içindeydi. Krala (iktidara) saldıran bir suikastçının dinsel ve ahlaki temellerden de beslenen bir suçlama düzeyinde mahkûm edilmesi istenirken, yarı deli bir köylünün, aynı katalog suçtaki katliamını toplumun bu dinsel ve ahlaki temelleriyle gerekçelendiren ‘hatıratı’ çıkmıştı ortaya!

Marx, ‘ana akım’ fikriyatın görmezden geldiği bir olgudan –intihar vakalarındaki cinsiyet dağılımından– yola çıkarak tüm toplumun temel bir sakatlığına, kadınların mülkiyet ilişkilerinin bir parçası olarak sömürülmesine varıyordu. Foucault ise ‘ana akım’ fikriyatın üzerine çullandığı kavramlardan –Krala suikast ve ana-baba katli– yola çıkarak, aynı toplumun suç ve adalet konusundaki bulanık ve tutarsız bir görüntüsüne…

İlki haber bilme olmayan, ikincisi toplumu uzun süre meşgul edecek kadar önemsenen, son noktada her ikisi de ‘üçüncü sayfa haberi’ olan vakaların, ekonomik ve politik temellerini, toplumun tümünü bağlayan ilişkilerde arayıp buldular. İntiharı, cinayeti ve toplumun bunlarla ilintisini iktisadi sömürü ve siyasal egemenlik gibi daha ‘genel’ çerçevelerde gösterdiler.

***

Siyasal olarak tarihinin en gerilimli, en sıkışık ve bazı açılardan en belirsiz bir döneminde olan Türkiye’nin ilgisini, cinayet ve intiharın bir arada olduğu düşünülen bir olay çok meşgul ediyor son günlerde. Vatan Şaşmaz ve Filiz Aker’in ölümleri. Olaya ve hayatını kaybeden kişilere yönelik, ‘bireysel’ gibi görünen, ama galiba her biri toplumdaki sıkışmışlığın, yüksek gerilimin bir ürünü olan tuhaf tepkilere ilişkin etkileyici bir yazı vardı dünkü Duvar’da: Zehra Çelenk, “Dakika başı ahlaktan bahsederken ölümü otuz saniyede espriye tahvil edebilen son derece ahlaksız bir toplum” tasvir ediyordu.³

Çok haklı. Dakika başı ‘ahlaktan’ söz etmenin ‘ahlaksızlıkla’ bir ilişkisi olmalı.

Ama bir şey daha var. Politik eleştiri yapması büyük oranda yasaklanmış; “kimlerin konuşacağının iznini almak” aşamasından “nelerin konuşulacağının emrini almak” noktasına neredeyse varmış bir ‘ana akım fikriyat’ta, nasıl coşkun bir ilgi seli yarattı bu olay? Elbette ‘ana akım’ın istediği hemen her unsur vardı; ama bundan da öte, olayı ‘zamanın ruhu’ açısından ‘merak uyandırıcı’ hale getiren bir şey daha mı var?

Basının olağanüstü ilgi gösterip toplumu da çevrelediği, yaşanan dönemin temel özelliklerinden beslenen böyle başka simgesel cinayetler de oldu geçmişte. 1999 Marmara depreminden bir ay sonra, aslında bir bütün olarak ülke, çökmüş devletin enkazının altındayken “Satanist cinayeti” olarak bilinen olay gündemi esir almıştı. Cinayeti büyük nefretle lanetliyormuş gibi görünen, ama bizzat o cinayetin kurbanı olan genç kadının anısını zerrece önemsemeyen; en sonunda Kadıköy’de metal müzik albüm ve aksesuarları satılan dükkanların polis tarafından kameralar eşliğinde basıldığı; neredeyse, siyah giyinen ve saçını uzatan gençlerin avlanmasına varan çılgın bir medya kampanyasıydı yaşanan. Çözülen ve çürüyen iktidar odakları kendi politik varlıklarıyla ilintisiz bir kötülük icat etmeye çalışıyorlardı. Ama şişirilen “Satanizim” öcüsü enkazı kaldırmaya yetmedi. O günün iktidar bloku, medyasıyla falan birlikte çöktü. Ortaköy mezarlığındaki ‘satanist cinayeti’ de unutuldu gitti.

Bugün dinci-milliyetçi muhafazakârlığın otoriter yöntemleriyle denetlenen ve ‘metal yorgunu’ iktidarın tıkanmış, çürümüş yönleri hakkında konuşmaması emredilen bir ‘ana akım fikriyat’ var. Sahte bir sükûnet yaratmak uğruna, politik eleştiriyi öylesine sert tedbirlerle yasaklıyor ki, diğer tüm alanları politik kavganın zemini haline getiriyor. Kendi anlık görüntüsüyle yüzleşmekten kaçarken, gündelik yaşamın tüm mecralarında akseden bir toplam çirkinlik manzarası yaratıyor. Baskıyla yarattığı her sessizlikten kendi çürümesinin sesini duyuyor. Neredeyse her nefesinde mukaddesatçılığa zorlanan toplum, kâh bir ‘ensest vakası’ ile kâh bir otel odasındaki ‘özel yaşam sırları’ ile cızırdıyor. Siyasal yaşam zor yoluyla daraltıldıkça, futboldan magazine dek her delikten, ekonomik gerilimlerin ve politik kamplaşmanın kılıç sesleri geliyor.


1. Karl Marx, İntihar Üzerine, Yenihayat Kütüphanesi, , Mayıs 2006
2. Michel Foucault, 19. Yüzyılda bir Aile Cinayeti, Ara Yayıncılık, Mayıs 1991
3. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/08/29/vatan-sasmaz-cinayeti/


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI