YAZARLAR

Kapitalizm neden 'şeffaflık' der?

Her şey kapalı kapılar ardında oluyor, orada olup bitenin yeter derecede dışarı yansıtılmasına şeffaflık deniyor. Açıklık ise kapalı kapıların hükümsüz kılınmasıdır. Şeffaflığıyla övünülen bir dünyada her şey gizli saklı: genel kurullar, yönetim kurulları, merkez komite toplantıları, vb. Her şey gizli saklı olmasaydı, milyonlarca insanın yaşamlarından edildiği savaşları başlatmaya kimse cesaret edemezdi. Hele de eşitlik ve özgürlük amaçlayanların kitlelerden saklayacak neleri olabilir, eğer dertleri bu ideallerin gerisine saklanıp gemilerini yürütmek değilse?

Her şey herkesin gözleri önünde oluyor, en azından olup biteni seziyoruz. Ama tutsak alıcı bir sessizlik komplosunun ortakları olarak idrak ediyoruz yaşamlarımızı. Gördüklerimize ne kadar itiraz edersek edelim ne kadar muhalif olursak olalım, söz konusu sessizlik komplosu boşa çıkarılmadan, eylemlerimizin sorumluluğunu üzerimizden atmak için kutsallaştırdığımız ittifaklar dağıtılmadan, gördüğümüzü iddia ettiğimiz her şeyi aslında hep görmezden geliyor oluruz.

Apaçık zulmün, haksızlığın görmezden gelinmesi, dehşete düşürücü ama alelade bir durumdur, çünkü bu tür zulmün, haksızlığın ne doğrudan nedeniyizdir ne de bunlarla baş edebilecek gücümüz vardır. Bu durumdaki görmezden gelmeyi karakterize eden, tarafını belli etmeme, kanaatini dile getirmeme çabasıdır. Aslında büyük çoğunlukla sorulmadıkça ifşa edilmeyen zulmü, haksızlığı doğru, meşru gören bir tutum takınılır. Örneğin dünyanın her köşesine huzur götüren ABD ordusunun ya da benzeri ulvi amaçlarla hareket eden başka aktörlerin kazayla çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan sivilleri öldürmesi yanlış bulunur ama görmezden gelinir. Huzur ve adalet uğruna çocuk ve kadınlardan, ayrıca potansiyel suçlular olarak öldürülmeleri daha baştan hiç sorun edilmeyen erkeklerden vazgeçilebileceği kabul edilmiştir (Erkeğin her türlü fenalığın sorumlusu kabul edilmesi, iktidarını başkasına devretmek istememesinin gereğidir; erkek egemen kıyıcılığın erkeğe yöneldiği zoraki tek durumdur belki de bu). Yapılan yanlıştır ancak başka çare de yoktur. Sessizlik komplosu tam da çaresizlik söyleminin yürürlüğe sokulduğu anda işlemeye başlıyor. Olağan hallerde kimseye reva görülemeyecek fenalıklar, çaresiz kalındığından görmezden gelinerek onaylanır. Örneğin bütün dünyayı angaje eden ABD başkanlık seçimlerinin sonuncusunda insanların iki felaket arasında seçim yapmak zorunda bırakılması, bir kısım solcuyu felaketin kendini gizleyenindense, apaçık ortada olanının seçilmesinin daha iyi olduğunu düşünmeye sevk etti. Buradaki temel saikın söz konusu çaresizlik söylemini boşa çıkartmak olduğunu düşünüyorum. Genellikle kapitalizmin neden kaçınılmaz olduğunu göstermeye çalışan bir akıl yürütme ile seçmenin bir elinin altına çok sayıda insanın, diğer elinin altına canından çok sevdiği birinin (annenin, babanın, eşin, masumiyetin evrensel simgesi küçük kız çocuğunun –dikkat edilirse bu arada insanın gerçekten başkasını sevemeyeceği fikri de inceden inceye işleniyordur) canına kıyabileceği bir makine koyulup seçmek zorunda bırakıldığı durum çaresizlik söyleminin tipik örneğidir. Başka çare yoktur; ABD Irak’ta, Afganistan’da kazayla sivil öldürmek zorundadır, hiç değilse D. Trump’tan daha iyi olan H. Clinton desteklenmek zorundadır, dünyanın her yerinde özgürlük savaşçıları gerektiğinde “masum” insan öldürmek zorundadır. Sanki Irak ve Afganistan’daki sorunların tek çözümü silahlı müdahaleymiş, sanki ABD’de başkan olacak yetkinlikte, birbirlerinden yetersiz sadece iki kişi kalmış, sanki özgürlük sadece insan öldürerek kazanılırmış, sanki maruz bırakıldığımız her türlü çaresizlik tertibi el birliği ile boşa çıkarılamazmış gibi. Bu tür sessizlik komplosunu boşa çıkarmak kolay değildir zira komplonun doğrudan müsebbipleri çok güçlüdürler. Ancak komployu boşa çıkarmak son derece olasıdır, bunun için çaresizlik tertibinin reddedilmesi kâfidir.

Diğer taraftan bizzat faili olduğumuz görmezden gelmelerin boşa çıkarılması imkânsıza yakındır. Çünkü gündelik olanın, her günkülüğün her anına sızmıştır faili olduğumuz görmezden gelmeler. Evrensel kümesini toplumsal düzen olarak adlandırabileceğimiz bir düzenler çokluğuna, hem bu düzenler tarafından var edilen hem de onları empoze eden dillere (dilsel yapılara), daha doğrusu söylemlere göre hareket ediyor oluşumuz, esiri olduğumuz sessizlik komplosunun boşa çıkarılmasını imkânsız kılar. Başkalarıyla ilişkiye geçtiğimiz her an söylem düzenleri içinde hareket etmek zorunda kalırız. Artık üzerinde hareket edilen tek zemin vardır: İmâ. İmâ, yanıltıcı, kaygan bir zemindir. Biriyle selamlaşıyorken, birine bir derdimizi anlatırken, öğüt verirken, yalan söylüyorken, hakikati dile getirirken, bir şeyi öğütlerken tabi olduğumuz ilişkilerce koşullanan söylem düzenlerinin empoze ettiği imâ hep başroldedir. Birinin bir şey imâ etmesinden hemen her zaman rahatsız olmamızın, imânın baskın bir biçimde iç gıcıklayıcı olmasının, güvensizlik telkin etmesinin nedeni, insanlar arası ilişkilerin eseriyken onları belirlemeye başlayan söylem düzenlerinin imâyı bir hükmetme aracına dönüştürmüş olmasıdır. Bize hükmetmediği vakitler imâ, estetiğe dönüşüyor, sanata temel teşkil ediyor. Ama imâ kendini dayattığı vakit tüketici, tekin olmayan yaşamlara yol açıyor. İmâya esaretle canlarımızdan bezmediğimiz, faili olacağımız yaşamlar ancak açıklık ilkesinin kılavuzluğunda kazanılabilir. Açıklık, imâyı var eden söylemlerin, tertiplerin sürekli olarak boşa çıkarılmasıdır.

Açıklıkla ilk kez esaslı olarak M. Dostoyevski’nin Budala romanında karşılaştım. Roman boyunca başta Prens Mişkin olmak üzere romanın bütün önemli karakterleri, içine düştükleri ilişkilerin imâlara yol açan düzenlerini sürekli olarak boşa çıkarıyorlar. Üzerine düşündükçe, Dostoyevski’nin Prens Mişkin’i odağa alarak bütün bu karakterlerde kendi İsa’sını üst insan olarak kurmaya çalıştığı kanaatine vardım. Prens, beklentisiz, bedenen zayıf, acınası, ancak çarpıcı derecede açık biridir. Karşısında, tutunduğunuz dalı her an yitirebilir, dayandığınız imâ ayaklarınızın altında kayabilir. Prens, iktidar şebekelerinin dayandığı görmezden gelmeyi, sessizlik komplosunu boşa çıkaracak insan tipidir: Açıktır. Şeffaf değil, açık. Şeffaf, ardını gösterendir, açıklık ise ardına geçmeyi gerektirir. Kapitalizmin açıklık yerine şeffaflığı koyması, kapitalizmde açıklığın olanaklı olmaması nedeniyledir. Her şey kapalı kapılar ardında oluyor, orada olup bitenin yeter derecede dışarı yansıtılmasına şeffaflık deniyor. Açıklık ise kapalı kapıların hükümsüz kılınmasıdır. Şeffaflığıyla övünülen bir dünyada her şey gizli saklı: genel kurullar, yönetim kurulları, merkez komite toplantıları, vb. Her şey gizli saklı olmasaydı, milyonlarca insanın yaşamlarından edildiği savaşları başlatmaya kimse cesaret edemezdi. Hele de eşitlik ve özgürlük amaçlayanların kitlelerden saklayacak neleri olabilir, eğer dertleri bu ideallerin gerisine saklanıp gemilerini yürütmek değilse? İmânın, söylemlerin, görmezden gelmenin, sessizlik komplosunun, yani yalan yaşamlarımızın bizlere yüklediği taşınmaz yüklerden ancak açıklık ilkesinin tecessüm ettiği Prens Mişkin kadar kudretsiz olmayı göze alırsak kurtulabiliriz.


Aydın Ördek Kimdir?

1979'da İmranlı'da doğdu. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. Siyasal-iktisadi bir kategori olarak parayı tanımlama sorununu konu alan doktora çalışmasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde sürdürmektedir.