Emperyalizm mi, küreselleşme mi?

Pazartesi, 28 Ağustos, 2017
1990 sonrası küreselleşme öncelikle neoliberal bir içerikle anlam kazanır çünkü dünyanın ticaret, kültür ve savaş gibi unsurlarla birbiriyle bağlantılı olması, bir yerdeki gelişmenin başka coğrafyaları etkilemesi çok eski bir olgudur. Dolayısıyla, neoliberalizm, aslında eski ve mekanik bir olgu olan küreselleşmeye yeni bir içerik katmış, kapitalizmin küresel ölçekte yeniden örgütlenmesinin adı olmuştur.

 

1990’lardan bu yana küresel siyaseti ve Türkiye’nin bunun içindeki konumunu tanımlarken küreselleşme kavramı öne çıktı ve dar bir ulusalcı grup dışında küreselleşme ile emperyalizm arasındaki ilişki üzerinde yeterince durulmadı. Bu tartışma özellikle son dönemde Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler, küreselleşmenin ve emperyalizmin Suriye, Irak ve hatta Kürt sorunuyla bağlantısı bağlamında önem taşıyor. Sonuçta hangi gazeteyi açsanız bir şekilde emperyalizmin bölgedeki planları, Türkiye üzerindeki oyunları, yeni dizayn çabaları, sınırları yeniden çizme süreci, Büyük Ortadoğu Projesi bir şekilde gündeme geliyor.

Öyle ki bazen Yeni Şafak gazetesinin İslamcı yazarları “üst aklın” (emperyalist diyemiyorlar çünkü sol bir terminoloji, Amerika da diyemiyorlar çünkü bir yandan uzlaşmaya çalışıyorlar) Türkiye’nin liderliğinde İslam’ın yükselişini durdurmaya çalıştığını iddia ederlerken, örneğin ulusalcılar ABD’nin Türkiye’yi İslamcılaştırmak istediğini yazabiliyorlar.

Bütün bu karmaşık sürecin öncelikle kavramsal bir tartışmasına girmek neoliberal küreselleşmenin ve emperyalizmin ne anlama geldiğine bakmak gerekiyor.

EMPERYALİZM NEDİR?

Bu kadar geniş bir kavrama tek cümlelik yanıt vermek zor çünkü emperyalizm tarihsel olarak dönüşerek ilerledi. Örneğin, Lenin 1916’da Emperyalizm kitabını yazarken doğal olarak merkezi kapitalist ülkeler arasındaki paylaşım mücadelesine ve bunun yarattığı çatışma sürecinden devrimin nasıl çıkabileceğine odaklandı. Dolayısıyla, kabaca 1850’lerden 1914’e kadarki dönemde emperyalizm üzerine kafa yoran Hilferding, Lenin, Buharin, Kautsky, Luxemburg gibi Marksist yazarlar ağırlıklı olarak kapitalizmin içsel çelişkileri ve kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki çatışma/işbirliği ihtimaline yoğunlaştılar.

2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ise uluslararası sistem ABD hegemonyası altında örgütlendiği için tartışmaların odağı bu kez merkez ülkeler arası çelişkilerden merkez çevre ilişkilerine kaydı. Sömürgeciliğin tasfiyesiyle birlikte bu dönemin Marksist yazarları/entelektüelleri Monthly Review dergisinin de etkisiyle merkez-çevre ilişkileri üzerinde durdular ve siyasal bağımsızlığın yerini iktisadi bağımlılık mekanizmalarının aldığını tespit ettiler. Wallerstein, A. G. Frank, Samir Amin, Paul Sweezy gibi isimler “eşitsiz mübadele”, “artığın emilmesi”, “azgelişmişliğin gelişmesi” gibi kavramlar altında daha çok Batı merkezinden kopuş ve ekonomik/toplumsal kalkınma gibi sorunlara yoğunlaştılar.

Dolayısıyla 1980’lere kadarki dönemde emperyalizmin iki önemli boyutu, merkez içi ve merkez çevre ilişkileri öne çıkmıştı. Bu tarihten itibaren neoliberal dalganın yükselmesiyle birlikte küreselleşme tartışmaları ortaya çıkacak ve konu daha karışık bir hal alacaktır.

KÜRESELLEŞME EMPERYALİZMİN YENİ ADI MI?

Emperyalizmin en belirgin olan ve her dönemde süreklilik gösteren özelliği çevreden merkeze artı değer aktarımıdır. Tabii böylesine eşitsiz ve adaletsiz bir sistemin devam edebilmesi için bu mekanizmanın siyasal, askeri, kurumsal, iletişimsel ve kültürel araçlarla denetim altında tutulması gerekir ve bu da 1945 sonrasında tanık olduğumuz çeşitli müdahale biçimlerini beraberinde getirmiştir. Hem merkez ülkeler arası ilişkiler hem de kapitalizmin küresel ölçekteki finans, yatırım vs faaliyetleri, bu ilişkilerin niteliği Lenin’den bu yana büyük dönüşümler geçirdiği halde bu iki unsur süreklilik gösterir. İstatistiksel çalışmalar küreselleşme sürecinde de çevre ülkelerden merkez ülkelere artı değer aktarımının artarak devam ettiğini ortaya koyuyor. Yine küreselleşme sürecinde askeri araçların, müdahaleler devam ediyor. Bu anlamda küreselleşme sürecinde de emperyalizmin devam ettiği doğrudur ama bu küreselleşme ile emperyalizmin kavramsal olarak aynı şeyler olduğunu göstermez.

1990 sonrası küreselleşme öncelikle neoliberal bir içerikle anlam kazanır çünkü dünyanın ticaret, kültür ve savaş gibi unsurlarla birbiriyle bağlantılı olması, bir yerdeki gelişmenin başka coğrafyaları etkilemesi çok eski bir olgudur. Dolayısıyla, neoliberalizm, aslında eski ve mekanik bir olgu olan küreselleşmeye yeni bir içerik katmış, kapitalizmin küresel ölçekte yeniden örgütlenmesinin adı olmuştur. Burada en dikkat çeken ve onu emperyalizmden ayıran yönü, kendi işçi ve orta/alt sınıflarına da yönelik olması, ilk saldırısını oraya yöneltmiş olmasıdır. Oysa, Lenin’in de Emperyalizm kitabında belirttiği gibi, emperyalizmin merkez ülkelerde yarattığı sonuçlardan biri, sömürgelerden elde ettiği artı değeri, “rüşvet” olarak işçi sınıfının belli kesimleriyle paylaşabilmesi ve bir işçi aristokrasisi yaratabilmesiydi. 1980 sonrası merkezde ise tersi bir sürece geçildi

İkincisi, neoliberal küreselleşme bazı açılardan merkez içi çelişkileri aşma çabasıydı ve bu nedenle emperyalist ülkeler arasında çatışmayı kaçınılmaz gören Lenin yerine, bu ülkelerin “ultra-emperyalizm” olarak tanımladığı şekilde işbirliği yapabileceklerini söyleyen Kautsky’nin tezine yakın bir denemeydi.

Ne var ki, bu konuda da uluslararası literatürde derin bir ayrım yaşandı ve bir tarafta artık kapitalizmin ulusal niteliğini yitirdiğini ve küresel olarak yapılandığını savunan görüş ile hala emperyalizmin devam ettiğini ve merkez içi çelişkilerin yoğunlaştığını savunan iki görüş çatıştı. İlk görüşü savunan William Robinson artık “ulusaşırı bir kapitalist sınıf”ın küresel sisteme hakim olduğunu söylerken, Hardt ve Negri çok ses getiren çalışmalarında emperyalizmin sona erdiğini çünkü bildiğimiz anlamda egemenliğin kalmadığını savunarak İmparatorluk çağına girdiğimizi ilan ettiler. Samir Amin ve David Harvey gibi isimler sermaye birikim süreçlerinin ulusal niteliğini ve yeni birikim biçimlerine duyduğu ihtiyacı vurgulayarak ulusaşırı sınıf tartışmalarına mesafeli durdular. Türkiye de ise Sungur Savran sermayenin ulusal niteliğinin ve dolayısıyla emperyalizmin devam ettiğini ısrarla savunan yazar oldu.

Emperyalizmin bittiğini söyleyenler aslında Fukuyamacı tarihin sonu tezinin Marksist versiyonunu savunurlarken, sınırların anlamını yitirdiği, sermayenin ulusal/ülkesel niteliğinin kalmadığı dolayısıyla tek bir coğrafi birim olan dünya üzerinde emperyalizm yapacak yer kalmadığı varsayımından hareket ettiler. Gerçekten de bu yaklaşım 1990’ların yoğun küreselleşme ortamında belli bir gidişatın üzerine inşa edilmişti ve liberal iyimserlikten de besleniyordu. Fakat 2008 krizinden itibaren küreselleşmeci tezler zayıflamaya başladı ve ulusal bağlarından kopmuş, sınır tanımayan bir sermaye hakimiyeti tezlerini zora soktu.

KÜRESELLEŞMENİN GETİRDİĞİ İSTİSNALAR

Oysa, neoliberal küreselleşme sürecinde, emperyalizmin klasik döneminden oldukça farklılaşan gelişmeler yaşandı. En önemli farklılık aşırı finansallaşma ve finansın çok rahat hareket edebilmesi, bölgeselleşmenin artması ve başta Çin olmak üzere çevre ülkelerde görülen sanayileşme olgusu.

Örneğin, 19. Yüzyıl boyunca Batı sermayesinin girdiği Osmanlı, Hindistan, Çin gibi coğrafyalarda, rekabet edememekten kaynaklanan bir yerel sanayisizleşme yaşanmış, bu da emperyalist sömürünün devamını sağlamıştı. Günümüzde ise sanayisizleşme merkeze özgü bir olgu haline geldi ve imalat sanayi çevre ülkelere kaydı. Bu süreç içsel dinamiklerle değil küresel kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yaşandığı için, başta Çin olmak üzere çevrede sanayileşme ve büyüme yaşansa da, yine de merkezle bağlantılı ve kontrollü bir büyüme oldu. Düşük ücretler gibi avantajlar çevredeki işçi sınıfının sömürülmesini sağlarken, merkezdeki kapitalist sınıfın karlarını artırdı ama bu sefer de merkezde işsizlik ya da ücretlerin artmaması gibi sorunlar yarattı ki sonuçta bu tıkanıklık sağ popülizmin önünü açtı. Çevredeki büyümenin küresel işbölümüne uygun hiyerarşik bir nitelik taşımasına rağmen bu ülkelerde yeni orta sınıflar oluştu, ekonomik büyüme yaşandı ve BRICS olarak da tanımlanan Küresel Güney olgusu ortaya çıktı. Bir başka yazının konusunu oluşturacak farklı bir kuzey-güney ve güney-güney ilişkileri sistematiği gelişmeye başladı ki kendisini geçmişte görülmeyecek türden gelişmelerle ortaya koydu. Örneğin, eski sömürge Hindistan’ın otomotiv şirketi Tata’nın İngiliz Jaguar şirketini satın alması ya da enerji sektöründeki şirketlerin çoğunun günümüzde devlet kontrolünde olması gibi.

KÜRESELLEŞME NASIL ALGILANDI?

Türkiye’de özellikle ulusalcılar küreselleşmeyi emperyalizme eşitlemeyi tercih ettiler. Bu durum düşünsel kolaylık sağlamasına rağmen, içeriğini tanımlama konusunda bazı ciddi sorunlar yarattı. Ulusalcı algılama öncelikle küreselleşme ile devlet arasındaki ilişkiyi yanlış yorumladı. Küreselleşme sürecinin devletle sorunlu olduğunu, devletleri küçültmek, kontrolü altına almak ve bölmek istediğini savundu. Oysa, sorun devletin kendisi değil devletçilikti. Bu ince ayrım yapılmadığı için ve tabii polemik sağlam bir devlet tanımı üzerine kurulmadığı için küresel kapitalizmin pekala her ülkede devlet yapıları aracılığıyla neoliberalizmin ilkelerini yerleştirdiği noktası atlandı.

Ulusalcı bakış açısının atladığı ikinci nokta küreselleşme ile toprak/sınır arasındaki ilişkiydi ki bu da aslında birinci noktanın devamını oluşturuyordu. Bu yaklaşıma göre küreselleşme kontrol edilebilir devletler istediği için dünyadaki devletleri bölecek, hatta şehir devletlere kadar gidecek bir parçalanma süreci yaşanacaktı. Küreselleşme emperyalizm ise emperyalizm de bölmek ve parçalamak isterdi. Ne var ki sermaye ile toprak/sınır arasındaki ilişkiye yeterince kafa yormadan kestirmeden varılan bu sonuç Türkiye gibi Kürt sorunuyla boğuşan bir ülkede çabuk ve yaygın alıcı buldu ve sorunun çözümündeki en önemli engellerden biri haline geldi.

Tabii 2000’lerde gündeme giren “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi gelişmeler bu tartışmanın cisimleşmiş, işaret edip gösterilebilir kanıtları oldular ve kafaları iyice karıştırdılar. O yüzden küreselleşme, emperyalizm ve toprak paylaşımı arasındaki ilişkiye daha yakından bakmak gerekecek. Bu da bir sonraki yazının konusu olacak.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI