Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Zamansız, bir daha Karapetê Xaço

Cumartesi, 26 Ağustos, 2017
Günümüzde “Binatlı” olarak bilinen “Bileyder”de doğuyor Xaço. Doğduğu zamanlarda Diyarbakır’a bağlı olan bu köy, sonradan Batman’a bağlanıyor. Doğum tarihi, resmi kayıtlara göre 1900; fakat kesinlik yok, 1903 ve 1908 tarihleri de var. 7-8 yaşlarındayken, hayatını belirleyecek “karmaşıklık paradigması” kendiliğinden başlıyor: Annesi ve babası, onun ve kardeşlerinin gözünün önünde katlediliyor. Kürt coğrafyasında doğmuş bir Ermeni’nin hayatı, belki de bu ilk anıyla başlıyor.

“Bütün seslere ve tınılara açık” Açık Radyo’da Zîn isminde bir program yapıyordum. Derdim Kürt edebiyatının numuneleri üzerine konuşmaktı; hattı 16. yüzyıldan almış, ilk programda Kürtçenin diyalektlerinden söz etmiş, klasik edebiyatın ne demek olduğunu anlatmaya gayret etmiştim. Ama programın esas ilhamı ve hareket noktası, “Ermeni Edebiyatı Numuneleri”ydi. İyi bir radyo dinleyicisi sayılmazdım, halen de sayılmam ama Yetvart Tomasyan ile Payline Tomasyan’ın hazırlayıp sunduğu programı kaçırmamaya özen gösterdim. Ermeni edebiyatı ve Ermenice üzerine malumatlar edindim, şahane Ermeni müzikleri dinledim. Ve bir öğleden sonra radyodaki kadim dostum Didem Gençtürk tarafından arandığımda, hiç duraksamadan “Kürt edebiyatı numuneleri üzerine konuşayım ben de,” dedim. Programın adı da, 17. yüzyıl Kürt edebiyatının kurucu figürlerinden Ehmedê Xanî’nin aşk mesnevisi Mem û Zîn’den geliyordu. “Zîn” hem o mesnevinin kadın kahramanının adıydı, hem de “zihin, hafıza” manasına geliyordu. Daha ne olsundu?

2002 yılında üniversite öğrenimi için geldiğim İstanbul’da yaşamaya devam eden bir Kürdüm ben, çocukluğum Türkiye’nin en “tuhaf zamanlar”ından birine, 1990’lı yıllara denk geldi. İstanbul yıllarımın beşincisinde, 19 Ocak 2007’de Hrant Dink, kurucusu olduğu Agos gazetesinin önünde katledildi. Tetiği çekenin yakalandığı ama arkasında kimlerin olduğuna dair yargılamanın binbir türlü naz ve niyazla halen sürdüğü bu ölümün etkisi, sadece benim kuşağım tarafından değil, Türkiye’nin önemli bir bölümü tarafından milat kabul edildi. O günden bu yana Ocak ayı, Agos’un önünde toplanmanın da ayıdır.

2014’ten beri başka bir manası daha var Ocak ayının. 6 Ocak 2014’te, saat 21:13’te e-posta kutuma bir mektup geldi. Şöyle başlıyordu: “Sevgili Said, ben Yetvart Tomasyan, diğer yaygın adım Tomo… Sen Açık Radyo’da Kürt edebiyatı programını yapınca çok sevindim…” Hikâyemiz işte tam da bu noktada başlıyor. 14 Ocak’ı da var o ayın.

karapet-iç1

ÖNCE ETİMOLOJİ VARDI…

İsimlerimiz, hakkımızda konuşma kudretine sahip olur kimi zaman. Türkiye’de yaşayan Ermenilerin soyadındaki “-yan” soneki öyledir mesela; uzun konuşmaya hacet bırakmaz. Şeyhmus isimli biri ya Mardinlidir ya Diyarbakırlı, çünkü Sultan Şeyhmus civar halk tarafından ulu kabul edilmiş, mezarına yatır muamelesi yapılmış, o yatırda nice dilekler dilenmiştir ve bahsi geçen yatır Mardin-Diyarbakır karayolunun aritmetik ortasında yer alır. Vakkas ismi Antep’e, Dursun ismi Karadeniz’e atfedilir jenerik olarak. Bir de etimolojisinde ve telaffuzunda uzun hikâyeler barındıranlar vardır.

Karapetê Xaço

Karapetê Xaço

Şu an, bugün bir Kürt müziğinden söz ediyorsak, onu katmadan konuşacağımız bütün tarih anlatıları eksik kalacak bir isim var: Karapetê Xaço. Adının başka imlalarla yazıldığı haliyle Karabêtê Xaço, Gerabêtê Xaço, Qarapetê Xaço, Qarapetê Haco, Garabed Xaçaduryan…

Ermenice bir isim Karapet. Sözlük anlamı “[çok eski zamanlardan bu yana yaygın bir şekilde kullanılan bir isim] Önder, yol gösteren, gaipten haber veren. Garo, Garuş, Grbe, Grbo, Garig: Halk ağzında bozulmuş şekilleri”. Konuşmada bozulacak kadar yaygın bir isim; 1915 öncesinde yoğun biçimde Kürt coğrafyasında yaşayan Ermenilerin de sık kullandığı bir isim. Telaffuz zamanla kelimeyi Kürtleştirmiş, Arap alfabesindeki “kaf” ile, “k” harfini kalın okuyarak Kürtçe bir isim gibi de duyulmasını sağlamış. Geçişli, tuhaf, oluş zamanının zor tespit edilebileceği bir durum: Morin’in “karmaşıklık paradigması”na ihtiyacımız var bu noktada.

‘KARMAŞIKLIK PARADİGMASI’

Edgar Morin’in bilim için sisteme oturttuğu bir paradigma var. “Karmaşıklık paradigması” olarak biliniyor; başlıca üç öncülden söz etmek mümkün; Türkiye’de Ermeniler – Cemaat-Birey-Yurttaş kitabından (yayına hazırlayanlar: Günay Göksu Doğan, Füsun Üstel, Karin Karakaşlı ve Ferhat Kentel; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları) mealen aktarıyorum: 1) Objektif gerçek yoktur; insani gerçeklik bir anlam gerçekliğidir ve aktörler tarafından inşa edilir. 2) Tek bir gerçeklik yoktur, farklı ve birlikte yaşayan aktörler tarafından inşa edilen “gerçeklik” vardır ve her biri diğeri kadar “doğru”dur. 3) Ortaya çıkan anlam gerçekliği döngüsel nedenlerin tamamıyla ilişkilidir; bu paradigma, dolayısıyla pozitivist doğrusal nedenselliği reddeder. Bir anlama ve anlamlandırma girişimidir.

Bu meyanda, Türkiye Ermenilerinin yaşadığı (Marc Nichanian’dan alıntılayarak büyük harfle ve tırnak içinde söylüyorum) “1915 Felaketi” ve sonrasındaki bütün kimlik tanımlarını, sonuçlarını, arayışlarını, buhranlarını… karmaşıklık paradigmasıyla düşünebiliriz. Aynı kitaptan, bu defa mealen değil, doğrudan alıntılayarak söylersem: “[T]ürkiye Ermeniliği, Anadolulu-İstanbullu, Ermenice bilen-bilmeyen, Apostolik-Katolik-Protestan (ve kimi zaman agnostik, ateist), eğitimli-eğitimsiz, genç-yaşlı, kadın-erkek vb. değişkenler ve Ermeni bireylerin ‘cemaatleri’yle ve büyük toplumla kurdukları ilişkilerle karmaşık bir süreç içerisinden biçimlenmektedir.” Karışık, tuhaf ve esasen biraz da zor bir mesele daima. Devlet aklının henüz müzakere, yüzleşme, (mümkünse) barışma aşamalarının uzağında durduğu bu meseleyi, adı bütün alfabelerde başka başka yazılan “dengbêjlerin şahı” ile okumak çabasını; hayatta tanıdığım en sıkı Karapetê Xaço hayranı Yetvart Tomasyan’la, Xaço üzerine düşünmüş söyleşiler yapmış, benzersiz bir müzikal performansın fikir babalığını yapmış oğlu Mihran Tomasyan’la (Tomo Abi) ve bu benzersiz “Lawikê Metînî” performansının icracısı Gökçe Gürçay’la göstermeye gayret ettim ben de. Gayret yazanın, takdir ve tekdir okuyucunun.

karapet-iç2

KARAPETÊ XAÇO BULUŞMASI

Günümüzde “Binatlı” olarak bilinen “Bileyder”de doğuyor Xaço. Doğduğu zamanlarda Diyarbakır’a bağlı olan bu köy, sonradan Batman’a bağlanıyor. Doğum tarihi, resmi kayıtlara göre 1900; fakat kesinlik yok, 1903 ve 1908 tarihleri de var. 7-8 yaşlarındayken, hayatını belirleyecek “karmaşıklık paradigması” kendiliğinden başlıyor: Annesi ve babası, onun ve kardeşlerinin gözünün önünde katlediliyor. Kürt coğrafyasında doğmuş bir Ermeni’nin hayatı, belki de bu ilk anıyla başlıyor. Sonradan, şimdi Suriye sınırları içerisinde bulunan Qamişlo’ya (Kamışlı) geçecek. “Zaten dikkat ederseniz, Kamışlı’daki Ermenilerin çoğu ya Diyarbakır ya da Sasonludur,” diyor Tomo Abi. “Kamışlı, onlar için vaha. Kurtuluşun ilk noktası…” diye ekliyor.

1915’ten sonra Diyarbakır ve Sason civarında barınamayan Ermeniler, kitleler halinde daha güneye göçüyor. Daha dağlık ve köylük bölgede yaşayan bu Ermenilerin birinci dil olarak Ermeniceyi konuşamama sebebini şöyle yorumluyor Yetvart Tomasyan: “Bu bölgelerde eğitim şehirdeki gibi olmadığı için Ermeniceleri yok gibi; ama bütün örf ve âdetleri biliyorlar, ona göre yaşıyorlar.” Bahsi geçen paradigmanın mümtaz örneklerinden biri olan Karapetê Xaço, uzun hayatı boyunca tek bir Ermenice ezgi seslendirmemiş, bütün “kilam”larını (gazel okumaktan genişleyip şarkıya dönüşen Kürtçe kelime) Kürtçe icra etmiştir.

XAÇO’YLA TANIŞMAK

“Ben Tıbrevank okulunda, yatılı okudum. Genellikle doğudan gelen öğrencilerin okuduğu bir okuldu. Anadolu’nun her yerinden insan vardı ama ben daha çok Diyarbakırlılara kendimi yakın hissettim. Halen de görüşürüz dostlarımla. Karapetê Xaço’nun adını ilk, evde anadil olarak Kürtçe konuşan Beşiri’den gelen can dostlarımın evinde duydum. O vakit kasetler vardı, ilk orada tanıdım,” diye anlatıyor Tomo Abi ilk tanışmayı.

“Dengbêj”imiz (Kürtçe kilam söyleyen, ezberindeki hadiseleri müzik aracılığıyla hikâyeleştiren, bir tür âşık-aşuğa benzeyen icracılara Kürtçe verilen sıfat) Suriye’ye geçtikten sonra Fransız lejyonuna katılır ve 15 yıl çalıştıktan sonra oradan emekli olur. Ardından Sovyet Rusya döneminde (1946) Ermenistan kapısı açılır ve dünyadaki Ermenilere çağrı yapılır. Karapet Kürt coğrafyasında adı duyulmuş bir dengbêjdir artık, her ne kadar yoksulluk yakasını bırakmasa da. “Bolşeviksin ve Partilisin, değil mi?” diye sorar subaylar ona. “Bolşevik molşevik bilmiyorum, Kürdüm ve Ermenistan’a gitmek istiyorum,” diye yanıtlar Xaço. Ömrünün sonuna dek aşkı kalacak Yeva ile evlenir. Ermenistan günleri, aynı zamanda “Erivan Radyosu” günleridir.

BİR EFSANE: ERİVAN RADYOSU

Tomo Abi’nin de destekçilerinden biri olduğu Kardeş Türküler müzik grubunun “15 Yılın Öyküsü” alt başlıklı Kardeş Türküler kitabının (bgst Yayınları) “E-Ziyaretler” bölümündeki bir dinleyici yorumuna bağlanıyoruz: “Radyonun Kürt coğrafyasında ilk kullanıldığı yıllarda, yani benim çocukluğumda Erivan Radyosu’nun Kürtçe türkülerinin bende ve benim kuşağımda ayrı bir tadı ve yeri vardır. Şöyle ki, köyde radyosu olan aile Erivan Radyosu saatinde radyoyu pencereye koyar ve son sesine kadar açarak çıkan türküleri tüm köylüye dinletir. Radyo sesini duyan tüm köylüler o saatte bu müzik şölenini dinlemek için zaten beklemektedirler.” [Ayhan Yılmaz]

‘Erivan radyosunun Kürtçe yayınını dinlemiş her Kürdün anlatacağı şeyler vardır’ Kürt öğrenciler Erivan radyosunun Kürtçe yayınını dinlerken… (Fotoğraf: Agos Gazetesi)

Kürt öğrenciler Erivan radyosunun Kürtçe yayınını dinlerken… (Fotoğraf: Celili Celil arşivi, Denge Radyo Kurdî)

Ermenistan’ın başkenti Erivan’da (Êrîvan, Yerevan) yayın yapan “Erivan Radyosu”nun görece özgür ortamında Kürtçe müzik saatinde kilamlarını icra eden müzisyenlerin başında Egîdê Cimo, Mihemed Arîf Cizrewî, Ayşeşan, Meryemxan, Feyzoyê Rizo gibi isimler gelir. İlk dönemlerde “ataerkil” hikâyelerin işlendiği kilamlara mesafeden ötürü Karapetê Xaço’yu biraz dışarıda tutan ama sonra adları birlikte anılacak kadar içeren radyo, dünyada yaşayan bütün Kürt halklarının (bilhassa “dört parça” diye tabir edilen Türkiye, İran, Irak ve Suriye) hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Burada “halk” kimdir, kime denir sorusu ortaya çıkar, çünkü karmaşıklık paradigması Kürtler için de geçerlidir.

Halkbilimci Alan Dundes’ın, “Halk kimdir?” makalesinde etraflı bir tarif bulunur: “Halk terimi en azından ortak bir faktörü paylaşan herhangi bir insan grubunu ifade eder. Bu grubu birbirine bağlayan faktör ortak bir meslek, dil veya din olabilir, ne olduğu önemli değildir. Bundan daha önemli olan ise, herhangi bir sebebe bağlı oluşan grubun, kendine ait olduğunu kabul ettiği kimi geleneklere sahip olmasıdır.” Evet Ermeni halkının bir evladı olarak, Kürt halkının dilinin içine doğmuş Karapetê Xaço, bu meyanda, Kürt halkının en müstesna değerlerinden biridir. “Halk”ı okuryazar olmayan, taşralı, kaba köylü olarak tarif eden 19. yüzyıl tarifi modern halkbilimciler tarafından da kabul edilseydi, disiplininin kendisi ölecekti. Ve biz “köylüler”, “köylü” Karapetê Xaço’nun icra ettiği şeye, muhtemelen bir sanat eseri muamelesi yapacak süzgece sahip olmayacaktık.

Kırdan gelen bu iki halk, Karapet’in sesinde buluştu yıllarca. Buluşmaya da devam ediyor.

‘KARAPET’İN ADINI DUYANLAR KALKIP CEKETİNİ İLİKLİYORDU…’

“Evlerine gittiğim arkadaşlarım Karapet’i bir ilah gibi anlatıyordu,” diye devam ediyor Tomo Abi. Artık Mihran ve Gökçe de var muhabbetin içinde, sanki dört kişilik bir Karapet divanı kurmuşuz da, onun ezgin ve tanıdık yüzüne mahcubiyetle bir şeyler anlatıyoruz. Bir fıkranın başlangıcı da sayılırız aslında: Baba oğul iki Ermeni, bir Türk ve bir Kürt bir gün oturmuşlar…

Etimoloji demiştik, küçük bir çıkma yapma zamanıdır: Muhabbetin kökü, “hubb”. Yani sevmek var kökünde. Bizimki de kelimenin bütün manasıyla bir Karapetê Xaço muhabbeti. “Bir süre sonra tanıdığım başka Kürtlere sormaya başladım. ‘Karapetê Xaço’yu tanıyor musun?’ Bazısı ismini duyar duymaz kalkıp ceketini ilikliyordu. Çok keyifleniyordum…” diyor Tomo Abi. Sevgiyle; yani muhabbetle.

Mihran, Xaço üzerine müstakil bir kitap yazmış, dengbêjimizin ölümüne yakın bir zamanda (Aralık 2001) kalkıp yanına, Erivan’da yaşadığı “Solxoza Çaran” köyüne gitmiş Salihê Kevirbirî ile buluşmalarını anlatıyor. Gökçe’nin müzik grubu Gevende’nin mekânındayız; ama hemen yanda Çıplak Ayaklar Kumpanyası (ÇAK) var. ÇAK, içinde dansın, müziğin, performans sanatlarının tamamının icra edildiği bir vaha konumunda; Mihran da oranın başat figürlerinden biri, aynı zamanda müthiş bir dansçı. Yan tarafta, hakikaten çıplak ayakla girilen muşamba tabanlı ÇAK’a gitmek zorunda, çünkü provası var. Karapet’in zorluk içinde yaşadığı köyünde, 100 küsur yıllık uzun ömründe ona neden kimsenin doğru düzgün yardım edemediği konusunu Tomo Abi, ilk zamanların seyahat zorluklarıyla birlikte düşünmemiz gerektiğini söylemişti. Mihran, köye dönme arzusunun olup olmadığını ve esas, acaba hiç dönebilmiş mi diye Kevirbirî’ye sormuş: “Hiç dönmemiş. Kendisini en son beraber ziyaret ettiğim iki sanatçı arkadaşım ile beraber çok zorlamamıza rağmen gelmek istemedi. Çok istemesine rağmen ‘ben uçağa binmem, binersem ölürüm,’ demişti. Onu İstanbul’a getirip, oradan da Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali’ne götürmeyi düşünüyorduk. Organizasyonu da yapılmıştı. Daha sonra köyüne götüreceğimiz sözünü verdik ama kabul etmedi maalesef. Kürtler geç kalmıştı aslında. Çok daha önceleri bunu yapmamız/ yapmaları gerekiyordu. Ama çok görmek istiyordu doğup büyüdüğü toprakları…”

karapet-haber

Karapetê Xaço

‘LAWİKÊ METÎNÎ’ [METİNGİLİN OĞLU]

“Dünyada 50 milyon Kürt var, bir Karapet’e sahip çıkamadılar” diye serzenişini anımsıyorum Xaço’nun, Mihran da hatırlıyor, Gökçe birazdan “Lawikê Metînî” icrasından ve tanışma ânından söz etmeye hazırlanıyor, Tomo Abi o an ekliyor: “Sovyet Ermenistanı’nda şimdi gecekondu diye tarif ettiğimiz evlerden çok var ama şatolar da var. Karapet’in evi ne kadar basit olabilir? İşte o kadar basit. Ne kadar basit olabilir? Aha işte o kadar basit.” Dünyanın en talihsiz coğrafyalarında dolaşmış bu büyük müzisyenin hayatının ne denli zorluklarla geçtiğine bir kere daha hayıflanıyoruz.

Gökçe anlatmaya başlıyor: “Benim yaptığım daha önce yapıldı mı bilmiyorum ama daha önce yapılan bir şarkının üstüne davul çaldım. Aslında yeniden yorumlamak da denmez, cover da denmez, altına yahut üstüne bir şey örttüm.” Gevende’nin davulcusu ve geri vokali Gökçe, Karapet’le, bu tuhaf dehayla nasıl tanıştığını anlatıyor: “Bizim hikâye Mihran’la başladı. Gevende-ÇAK beraberliği, gitmeler gelmeler, oturmalarda, uzun gecelerde birbirine şarkı dinletme beraberliği… benim de bir lafım vardır o durumlarda. ‘Bu şarkıyı dinleteceğim ama 50 kuruşunu alırım.’ Bir akşam Mihran geldi ama hazırlanmış, belli. ‘Sana öyle bir şarkı dinleteceğim ki 50 kuruş yetmez. Bak!’ Dinletmeden önce de anlattı, Karapet kimdir, Erivan Radyosu nedir, kilam nedir, stran nedir, dengbêj kime denir… sonra dinletti. Donduk kaldık.”

Çalan stran [Kürtçe “şarkı”nın kapsayıcı adı] “Lawikê Metînî”dir; kadın ağzı bu stran vuslatı pek mümkün olmayan bir aşkı hikâye eder. Xaço’nun en çok bilinen, en çok yorumlanan (Aynur’un yorumuyla ayrıca daha çok yaygınlaşan) stranlarından biridir. Stranın anlatıcısı olan kadın, “Lê lê dayikê heyranê,/ De tu rabe bi xwe ke/ Bi Xwedê ke roja şemiyê/ Serê min bişo û xemla min li mi ‘ke” (Hey anne kurban olduğu, hadi kalk da rızanla, Allah’ın rızasıyla, bu cumartesi günü başımı yıka ve beni süsleyerek giydir) diye başlar. Stranın meyi gene efsanevi müzisyenlerden Egidê Cimo’ya aittir. İşte Mihran’ın dinlettiği, Gökçe’yle beraber kalakaldıkları ve akabinde bir “altına yahut üstüne bir şey örterek” davul marifetiyle yeniden yorumlanmasına karar verdikleri stran budur.

“Dinlediğim zaman bir anda, o gece toz bulutunu fark ettim. Bakıp göremediklerimizin çokluğu, bir sütun yüzünden göremediklerim ve o tuz bulutu… Eve gittim, bir daha dinledim, bir daha dinledim; ‘bu bana bir şey söylüyor’ dedim. Hem de bana davul çal diyor. O resitatif söyleyiş bana çok şey söyledi. Davul solosu sevmem pek ama orada kendime bir alan bulmuş oldum. Oradaki o uyum potansiyeli… O davul solosunu üzerine atsam, ritmik olmasa, sanki daktiloya, sözün kendi ritmine yapışsam diyerek denemeler yaptım…” diye devam ediyor Gökçe. Ve o kaydın nasıl oluştuğunu tarif etmiş oluyor. Videoyu çeken Ezgi Kaplan’ın da emeğini anıyoruz. Dayanamıyoruz, haydi açalım diyoruz. Muhabbet divanında Karapet bir daha ses ediyor, biz de hürmetle selam ediyoruz. Dahası, selamını alıyoruz.

‘GÖZLERİMİ KAPATSALAR MEMLEKETİMİ KÖY KÖY, ÇEŞME ÇEŞME BİLİRİM!’

Salihê Kevirbirî aktarıyor, Mihran’dan okuyoruz: “Gözlerimi kapatsalar, Xerzan’ın, Bişêriyê’nin, Êlih’in (Batman), açıkçası Malabadi Köprüsü’nden Diyarbekir’e kadar olan yerleri, köy köy çeşme çeşme tanırım!”

Ol hikâye Karapetê Xaço makamındadır, 100’ünü devirdikten sonra gözünü kapatsalar çeşme çeşme tanıyacağı memleketin uzakta gömülen, “sabah başlasa hiç susmadan günlerce” kilam söyleyebileceğini tarihe not düşen zarif, ezgin ve “tuhaf” bu mahcup dehanın muhabbetine diz çökerek söylenmiştir. Yetvart Tomasyan, Mihran Tomasyan ve Gökçe Gürçay’la İstanbul’un Çukurcuma’sında harf harf hevese düşülmüştür. Dinleyen dinlemeyene anlatsın umulur. Uğurlar olsun sana Karapet Amca! Yani, senin dilinle, bi xatirê te apê Karapet!

Bu metin geçtiğimiz yılın mart ayında yayımlandı.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI