Anlatılan kimin hikâyesi, yazarı kim?

Perşembe, 24 Ağustos, 2017
AKP’nin 16 yıllık hikâyesi, daha önceki benzer hikâyeler ve bu yolculuğun önemli durakları ile birlikte düşünüldüğünde tamamlanmış görünüyor. Şimdi izlediğimiz ise, AKP hikâyesi henüz devam ederken onun “içinden” doğmuş bir başka hikâye. Ne yapılmak istendiğine ilişkin keskin fikirler olsa da, nasıl yapılacağı konusunda kafaların fazla berrak olmadığı anlaşılıyor. Daha dört ay önce, “evet verin her şey değişsin” dedikten sonra, “metal yorgunluğu” diye arıza çıkartmak başka nasıl açıklanabilir?

Geçen haftaki “Duvar yazısında”, 16’ncı yılı vesilesiyle AKP’nin hali ve geleceği konusundan bahsetmiş; hem Türkiye popüler sağ iktidar deneyimlerinin hatırlattıkları hem de güncel yapısal – konjonktürel sorunlar dolayısıyla AKP’nin misyonunu önemli ölçüde tamamlamış olduğunu söylemiştim. Evet, AKP’nin bir parti olarak hikayesi bitti ve yeni bir hikâye üretecek (veya hikayesini diriltecek) ne kaynağı ne malzemesi ne de mecali var. Peki bu cümleden olmak üzere, hikâyesi bitmiş AKP nasıl – ve iddiaya göre seçmen desteğini önemli ölçüde koruyarak – iktidarda kalmaya devam edebiliyor? Bu sorunun farklı başlıklarda değerlendirilecek ve aslında birlikte sonuç üreten çok sayıda cevabı var. En başta, “iktidarda olan sahiden AKP midir, değilse kimdir?” ve “yeni hikâye kimin hikâyesi?” sorularını daha sonra tartışmak üzere bir kenara not ederek, belirgin birkaç başlığı sıralayabiliriz:

İktidarın açık ve örtülü destekçilerinin kimi iktisadi, kimi kültürel, kimi ideolojik saiklerle ama kesinlikle kader birliği – suç ortaklığı, mahkumiyet – memnuniyet, çaresizlik – çıkar, fırsat – fıtrat benzeri moral motivasyon kavramlarıyla rasyonalize ettiği ya da hiç böyle bir çabaya girmeksizin kendilerini post-truth irrasyonalizminin kollarına bıraktıkları çeşitli sosyo-psikolojik “haller”, bu sıranın başına yerleşir elbette. Üç hafta önce, “Duvar”daki “İktidar destekçisi ile nasıl konuşmalı?” yazısında, Ayşe Çavdar’ın “Reis’in taifesi: Lümpenburjuvazi vs. avam” yazısına atıfla tartışıldığı üzere, “kandırılmış”, sürüklenen bir kalabalıkla karşı karşıya olunmadığı çok açık. Ama bir “dava” etrafında kenetlenmiş, ortak çıkar ve hedeflere kitlenmiş homojen bir kitleden de kimse söz etmiyor. Denklem, “aşırı karmaşık bir basitlik” içeriyor.

“Eskiden bir milyon liraya tuvalete gidiyorduk, bakın nerelere geldik” diye konuşulduğunda “çıkarlarına”, “komünistler havalimanı istemiyor” derken “endişelerine”, “solcudan vatansever olmaz” ezberiyle “değerlerine”, “gözümüzü karartabiliriz” çıkışıyla “umutlarına” seslenilebilen, siyasetin yeni vasatı açısından karşısındakiler tarafından değil bizzat destekledikleri tarafından “aşağılanmaya” başlayan amorf bir kalabalıktan söz ediyoruz. Yani işin sosyolojisi de, psikolojisi de hayli karışık ve giderek karışıklaşıyor. Ancak, bu kalabalık içinde, sunulanlardan dolayı değil, kendi seçimlerinden dolayı sürüklendiklerini düşünenlerin sayısı doğal olarak giderek artıyor. Yine yukarıda bahsettiğim yazılarda da ele alındığı üzere, bu durum şimdilik bir kopma değil, panik halinde bir kenetlenme yaratıyor olabilir ama bunun uzun ömürlü bir istikrar üretmesi pek mümkün değil.

İktidarı iktidarda tutan sadece onu destekleyen kalabalıklar değil elbette. Başta ekonomi egemenleri olmak üzere, iç ve dış güç odaklarının da çok sık aksi iddialar (bizzat iktidar sözcülerince) gündeme getirilse de hâlâ mevcut durumun “kontrollü devamı” yönünde tercih kullandıkları görülüyor. Çok basit bir çözümleme ile; Türkiye doğal kaynakları yağmalanacak ve gerisi de çok önemsenmeyecek bir ülke değil; aksine “taşıma suyla” dönen değirmen olarak ekonomik değeri çok daha fazla. Dolayısıyla, iktidar kendi devamı için “su taşımayı” sürdürebildiği sürece, bu değirmenden para kazananlar için fazlaca bir sorun çıkmıyor veya mevcut ekonomik esneklik sıkıntıyı emebiliyor . Hatta değirmene “su temini” için sağlanan imkanlar (bakınız; OHAL ve grev ilişkisi konusundaki açıklamalar) ekstra avantaj yaratabiliyor. Bu hızla kırılganlaşabilecek denge, dış aktörler için de, dış politik belirsizliklerin giderek daha hakim olmaya başladığı ve merkezini kaybetmiş dünya konjonktüründe de “kullanışlılığı” mümkün kılıyor. İktidarın dış politikadaki defalarca tekrarladığı baş döndürücü değişikliklere, aynı kıvraklıkta karşılık veren diğer aktörleri bir düşünelim. Sık sık eş değiştirilen ve ritmi yenilenen dans gösterisi, her dansa ve piste göre eş bulunabildiği için böyle devam ediyor.

İktidarın devamını mümkün kılan sosyal-siyasal kitle desteği ve güç aktörlerinin meseleye dahli konuları fazlasıyla karmaşık meseleler. Daha önce bazı yazılarda temas edilmiş olduğu için ve bundan sonra da bu köşede kendi başına yazı konusu olacağı sözünü vererek şimdilik işin bu tarafına nokta koyup, yazının ilk paragrafında söz verdiğimiz üzere, “AKP’nin hikâyesi bittiyse” izlediğimiz kimin hikâyesi” temasına dönelim. Geçen haftaki yazı şöyle bitiyordu: “Şimdi soru şu; sağ popülist liderlerin hepsinin (Menderes, Demirel, Özal) kendi güçleri ölçüsünde denemiş olduğu ‘kişiselleşmiş iktidar’ hamlesinde en ileri gitmiş olan Erdoğan’ın, ‘davasız ve partisiz’ olarak ne kadar daha devam edebileceği? Bu belirsizliğin sıkıntısını tüm memleketle birlikte Erdoğan da yaşıyor.”

AKP’nin 16 yıllık hikâyesi, daha önceki benzer hikayeler ve bu yolculuğun önemli durakları ile birlikte düşünüldüğünde tamamlanmış görünüyor. Şimdi izlediğimiz ise, AKP hikâyesi henüz devam ederken onun “içinden” doğmuş bir başka hikâye. “Kişiselleştirilmiş iktidar” deneyimleri açısından bu hikâyenin benzediği bir örnek bulmak kolay değil. Ne dünya deneyimleri, ne de yüzyıllık Türkiye siyaset tarihi bu konuda pek yardımcı olmuyor. Bu konuda üretilmiş çeşitli tezler ve benzetmeler kafa açıcı tartışmalar üretse de, durumu tam olarak açıklayamıyor. Çünkü, galiba başrolünden başlayarak, kurucu ve destekleyici bütün aktörleri açısından fazlasıyla deneysel bir hikâye bu. Ne yapılmak istendiğine ilişkin keskin fikirler olsa da, nasıl yapılacağı konusunda kafaların fazla berrak olmadığı anlaşılıyor. Daha dört ay önce, “evet verin her şey değişsin” dedikten sonra, “metal yorgunluğu” diye arıza çıkartmak başka nasıl açıklanabilir? Tıkanan sistem filan diye konuşup, tuvalet fiyatından refah analizi yapmak ve kutuplaşmayı “eski Türkiye”nin değil Soğuk Savaş’ın bile gerisine taşımak nereye konulur?

Temel dramatik kalıplardan birini kullanmayınca, özgün hikâye üretmek sanıldığı kadar da kolay değil aslında. Adınıza hikâyeyi kaleme alan “profesyonel gönüllüler” olmayınca iş daha da zorlaşıyor. Şimdi izlediğimiz hikaye, giderek yalnızlaşan ana aktörü tarafından (hatta belki ortaklarınca kasıtlı olarak yalnız bırakılarak) bizzat ve doğal olarak kendi “edebi derinliğine” uygun biçimde kaleme alınıyor. Hem öykünülen diğer hikâyelerin dramatik ve mantıksal gereklerinden, hem de içinden çıktığı hikayeden hızla uzaklaşarak ve artık heyecan yaratacak yeni aksiyonlar üretemeden yazılıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI