Jeopolitik kavşakta Rusya

Salı, 22 Ağustos, 2017
Bugünlerde yaşadığımız yüzleşme, Birinci Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın Batı ile eşi olmayan yakınlaşma teşebbüsünün neticesidir. Batı’da aradığı karşılığı alamayınca Moskova, 2011-2012 yıllarından itibaren kendisiyle eşitlik bazında ilişki kurmayan, çıkarlarını tanımayan Batı’ya karşı koydu. İki taraf arasındaki ilişkiler hep sarkaç şeklindeydi. İlk iki devlet başkanlığı zarfında Putin, Rusya’nın bir "Avrupa ülkesi" olduğunu, “Avrupa’nın değerlerini paylaştığını” mantra gibi tekrarlarken günümüzde bunun gibi şablonlar “saray yakını” siyaset bilimci, gazeteci ve vekillere adeta bir tabu oldu.

“Son Avrasyacı” Lev Gumilev’a göre “Başında Rusya’nın olduğu birleşik Avrasya’ya batıda Katolik Avrupa, Uzak Doğu’da Çin, güneyde İslam dünyası sürekli karşı koymuştu”. Ruslardan bahsederken Henry Kissinger daha duygusal bir şekilde “Onların Çin ile ortak sınırları var, o stratejik bir kabus. İslam dünyası ile ortak sınırları var, o da ideolojik bir kabus”, demiş.

O zamandan beri Rusya’nın coğrafyası değişmemiş. İklimi biraz sıcak olmuş, o kadar.

Nispeten ekonomik yavaşlama, dağılma trendleri ve «halkların yeni büyük göçü krizi» ile karşı karşıya gelen Avrupa (Batı dememiz sanki daha doğru olur) Rusya’nın gözünde en büyük rakip yerini korumaya devam etmektedir. Hatta Moskova’nın Çin ve İslam dünyasına yönelik politikası Batı eksenlidir.

Siyasetçi, uzman ve gazeteciler, Rusya’nın “Doğu’ya dönüşü”, “kendi yolunu seçmesi”nden bol bol konuşsa da Büyük Petro’nun ortaya koyduğu “Avrupa’ya aitiz” tezi, Rus eliti ve çoğu entelijansiyanın bilinçaltından silinemez. Ne var ki Batı, “uzak, uçsuz bucaksız ve soğuk” Rusya’ya hiç bir zaman “bizden” gözüyle bakmadı, bakmıyor ve bakmayacak sanırım. Bir Avrupalı entelektüelin dediği gibi “Batılı insanlar, dünyanın diğer yanlarının var oluşunu zar zor kabul eder”. Rusya’nın koca arz ve talep pazarı ve yeraltı kaynakları başka bir şey ama. Onlar “bizden” olabilir.

Bugünlerde yaşadığımız yüzleşme, Birinci Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın Batı ile eşi olmayan yakınlaşma teşebbüsünün neticesidir. Batı’da aradığı karşılığı alamayınca Moskova, 2011-2012 yıllarından itibaren kendisiyle eşitlik bazında ilişki kurmayan, çıkarlarını tanımayan Batı’ya karşı koydu. İki taraf arasındaki ilişkiler hep sarkaç şeklindeydi. İlk iki devlet başkanlığı zarfında Putin, Rusya’nın bir “Avrupa ülkesi” olduğunu, “Avrupa’nın değerlerini paylaştığını” mantra gibi tekrarlarken günümüzde bunun gibi şablonlar “saray yakını” siyaset bilimci, gazeteci ve vekillere adeta bir tabu oldu.

İkinci Soğuk Savaş da zor ve uzun sürede biter, ama biter. Bilindiği gibi başlangıcı olan her şeyin sonu da vardır.

Büyük ölçüde dünya tarihini şekillendirmeye başlayan Çin “Yeni İpek Yolu” ile Batı istikametine ilerlemektedir. Çin medyasının kimi zaman “Globalizasyon 2.0” dediği bu projenin jeopolitik yönü belki ekonomik yönünden daha önemlidir. Ta 2013’te ÇKP’nin “Renmin Ribao” gazetesi, Çin’in sahip olduğu değerler sisteminin bütün dünyaya yayılabildiğini yazdı.

Ne var ki değerlerini yaymak için Çin’in bir şeyi eksik. Onun yeterince nükleer silahı yok. Rusya ile “kardeşliği” kısmen bundan kaynaklanıyor. Artı, pazarı ve özellikle Rusya’nın Batı ile ticareti daralınca makul fiyattan satılan yeraltı kaynakları Pekin’in ilgisini çekiyor.

Neticede Rus-Çin ilişkileri ilk bakışta hemen hemen problemsiz görünüyor. Putin ve Xi her müsait durumda bunu göstermeye çalışıyor, ayrıca her iki ülkede de siyasi sembollere büyük önem veriliyor. Pratikte ilişkiler bulutsuz değil. Mesela, “Yeni İpek Yolu”nun üç güzergahından sadece birinin kısa mesafede Rusya topraklarından geçmesi bunun iyi bir ispatı. Enerji sektöründe bile karşılıklı ticaretin artışı beklendiğinden az.

Sonuçta Moskova’nın “stratejik çıkarları bölgesi” gözüyle baktığı Orta Asya ile Kafkaslar’da Çin’in nüfuzu gittikçe artmaktadır. Bunun çaresi yok gibi.

İslam uygarlığının atılımı, sokaktaki bir insan açısından “İslamcılık ve aşırılık” şeklini almış. Bunun sebepleri vardır.

Zamanında İslam diyarının öncülüğünü üstlenen Osmanlı Devleti “Avrupa’nın hasta adamı” durumuna gelince, İsa ibn Meryem bint İmran’ın (İmran kızı Meryem oğlu Hz. İsa) sözünü “anlamayıp karıştıran” Rus ve Batılılar, Dar el-İslam toprakları sömürge ve protektoratlara dönüştürmeye başladı. Bu, aşağılamadan öte varoluşsal bir kabus olarak algılanıyordu. Durumun kökenlerini araştırmaya başlayan ulema, çöküşün sebeplerini, dinden ve şeriattan taviz vermek, Batılı hayat tarzını benimsemekte görmüştü. Bunun tek çaresi, “as-salaf as-salihun” (Salih atalar – ilk üç nesil Müslüman: Eshâb, Tabiin, Tebeut tabiin) çağına geri dönmek olmuş.

O arada XX’nci yy’nin başına doğru Batılı Kulturträger’lerin (Kendi kültürünü inatla, zorla yayan, benimseten) çabalarıyla, sömürülen ülkelerin okumuş ve pozitivist maneviyatı algılamış elitlerin gözünde İslam dini “kültürel bir gelenek” konumuna düşürüldüğünden Türkiye, İran, Mısır ve Suriye’de laik devletleşme süreçlerine başlanmıştı. Geri kalan Müslüman ülkeleri, monarşiye veya dine dayanan “üçüncü yol” başlığı altındaki “İslam sosyalizmi”, “İslam yönetimi”, “Yeşil devrim” gibi deneylere yönelmişti. Pek başarılı olmasa bile bu süreç, İslam diyarını jeopolitik nesneden öznesine çevirmişti.

Ne var ki Altı Gün Savaşı, İran-İrak Savaşı ve Körfez Savaşı Arap beraberliği tezini iflas ettirince geride kalan İslam beraberliği tezi oldu. Yani siyasi İslamcılık.

Zamanında Batı dünyasına protesto ederek hipster’le hippiler, gerçek veya mecazi anlamda toplumdan ayrılırken Genç Komünistler Birliği (Komsomol) üyeleri birbirine “çürümüş burjuvazi tüketiciliği”nin komünist ruhuna ne kadar aykırı olduğunu anlatırdı. İslamcı dediğimiz kimselerin, kendilerine “aykırı değerler”e karşı yürüttüğü mücadele, Nefsî Tezkîye (nefis terbiyesi) veya vaaz’dan çok küçük cihat şeklini aldı.

Şimdi birbirine inanmayan, birbirine yabancı kalan Moskova ile İslam ülkeleri arasındaki ilişkiler, ekseriyetle “ortak deklarasyon” ve “heyetler değişimi” ile sınırlı kalıyor. Her iki tarafın birbirine attığı adımlar, her şeyden önce Batı’yı şaşırtmaya, onun “kıskançlığı”nı uyandırmaya yönelik. Sonuç olarak İslam ülkeleri ile gelecekteki ilişkileri, SSCB zamanında olduğu gibi Rusya’nın dünyada rekabet kabiliyetine bağlı olacak.

İslamcı kesimlere gelince, onların gözünde onlarca milyon Müslümanı “zulüm altında tutan” Rusya, Dar ul-harp’tır (harp diyarı -İslam otoritesinin bulunmadığı ve İslam kanunlarının uygulanmadığı topraklar). Sonrası malum.

Ülkenin kaderini, içinde bulunduğu coğrafyanın belirlediğini savunan Montesquieu ve Herder büyük ölçüde haklıydı. Türkiye gibi “sınır ülkesi” olan Rusya mevcut komşularıyla idare etmeye mahkum. Tek çaresi, MGİMO Üniversitesi Rektörü Anatoliy Torkunov’un verdiği bir röportajda dediği gibi “Dev potansiyel sahibi dünya aktörler arası rekabet çağımızda Rusya, milli çıkarlarını ancak bölgesel işbirliğini geliştirerek savunabilir”. MGİMO’nun doğrudan Rusya Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olduğunu belirtelim.


Andrey İsaev kimdir?

Moskova Devlet Üniversitesi Türkoloji Bölümü'nden mezun. Rusya Bilim Akademisi Şarkiyat Enstitüsü ile Kazan Devlet Üniversitesi'nde çalıştı. Toplam 17 yıl çeşitli görevlerde Türkiye’de bulundu, Çin ve Hindistan’da çalıştı. Gazetecilik, araştırmacılık ve çevirmenlik yapıyor. RS FM radyosu kurucularından ve ilk genel müdürü.“Eski Çağ Türkiye tarihi” ve “Hint-Avrupa Mitolojisi: bir inceleme denemesi” adlı kitapları var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI