Mozaikler dağılırken Antakya

Cuma, 18 Ağustos, 2017
Antakya'nın kardeşlik ruhunu ve uyumunu temsil eden mekansal göstergeler, şehrin alamet-i farikasıydı. Şehrin siluetine hakim olan minareler, çan kuleleri, haçlar, Davut yıldızları bu mozaiğin mütemmim cüzleri olarak çıktı karşımıza. Birbirini kırmadan, birbirinin adetlerine, geleneklerine, inançlarına saygı duyarak yaşayan, yaşam alanlarını ihlal etmeyen cemaatlerin hikayesiydi anlatılagelen. Bu hikayede doğruluk payı olduğunu inkar etmek mümkün değil. Ama her şey de o kadar toz pembe olmamış hiç. Bugün ise durum daha vahim.

“Mozaik değil, mermer!” sloganı bir dönem sağ ideolojinin sabah duası gibiydi. İçinden çıktığı imparatorluk coğrafyasının genişliği, göçler haritasının önemli bir durağı olması, iki farklı kıtaya temas ederek yaşaması sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ırk, mezhep, dil, din, kültür çeşitliliğine karşı üretilmiş bu slogan ulusalcılar tarafından da, ulus devletin inşası ve ayakta kalabilmesinin şartı olarak görülüp benimseniyordu. Hâlâ da benimseniyor ama sloganın modası geçti! Artık çeşitliliğin bir zenginlik değil, başa bela olduğu farklı yollarla ve sözlerle dile getiriliyor.

Modası geçmiş ama ruhu hâlâ canlı olan bu sloganı bana hatırlatan, geçen hafta mozaikler diyarı Antakya’ya yaptığım geziydi. Birbirinden farklı renk ve dokudaki taşların bir araya getirilmesiyle oluşturulan ahenk ve uyumu sembolize eden, taşlarla hikaye anlatmanın bir yolu da diyebileceğimiz bu el sanatı, Türkiye’nin ikinci büyük ve dünyanın en önemli mozaik müzelerinden birine sahip Antakya şehrinin kültürel dokusunu tasvir etmek için de kullanılan bir referans. Yeryüzündeki yaygın dinlerin, ırkların ve mezheplerin mensupları yüzyıllardır bu şehirde birlikte yaşıyorlar. Ama hep dostluk ve uyum içinde mi? O tartışılır.

Antakya’nın kardeşlik ruhunu ve uyumunu temsil eden mekansal göstergeler, şehrin alamet-i farikasıydı. Şehrin siluetine hakim olan minareler, çan kuleleri, haçlar, Davut yıldızları bu mozaiğin mütemmim cüzleri olarak çıktı karşımıza. Birbirini kırmadan, birbirinin adetlerine, geleneklerine, inançlarına saygı duyarak yaşayan, yaşam alanlarını ihlal etmeyen cemaatlerin hikayesiydi anlatılagelen. Bu hikayede doğruluk payı olduğunu inkar etmek mümkün değil. Ama her şey de o kadar toz pembe olmamış hiç. Bugün ise durum daha vahim.
***
Bir şehre gitmeden önce ve dönüşte, o şehirle ilgili kitaplar okur, varsa filmler/belgeseller seyrederim. Antakya benim muhayyilemde Ayla Kutlu romanları ve oralı öğrencilerimin/arkadaşlarımın çocukluk/gençlik anılarıyla şekillenmiş bir şehirdi. Bir şehre, başkalarının hikayeleriyle sevdalanırsanız, o hikayelerin izlerini aramaya gidersiniz oraya, yeni bir hikaye kurmanız zor olur. Ben de, hırçın Asi Nehri’nin ve onu zapt-u rapt altına almaya çalışan köprülerin, kıyısında heybetle yükselen Habib-i Neccar Dağı’nın, dağın eteklerindeki tek katlı evlerle narenciye bahçelerinin, cami avlularının, çan kulelerinin, yasemin ve defne kokularının çağrısına uyarak gittim Antakya’ya. Belki de, o sokaklarda o hikayelerin hâlâ anlatılıyor olduğuna inanmak istedim.

Gitmeden önce izlediğim, 2003 yılında TRT’de yayınlanmış, Kerime Senyücel’in “Antakya: Ezan, Çan, Hazzan” belgeseli, tam da bu mozaiğin zenginliğini vurgulama niyetiyle yapılmıştı. Ama anlatılan hikayeler, şehrin sahip olduğu doğal zenginlikler, coğrafi konumu ve karışık nüfus yapısı yüzünden yüzyıllar boyu hakimiyetine girdiği sayısız uygarlık tarafından nasıl hırpalandığını, halkın yeri geldiğinde birbirini nasıl kırıp döktüğünü de anlatıyordu. Belgeselin dördüncü bölümünde konuşan, Türkiye’nin tek Ermeni köyü Vakıflı’nın sakinlerinden Havadis Demirci, 30’larda göç etmek zorunda kalan Antakya Ermenilerinden bahsederken kendisinin orada kalış hikayesine de değiniyordu. Göç sürerken, bir binbaşı onu çağırır. “Sen kalacak mısın, gidecek misin?” diye sorar. Ailesi burada kalacağı için kendisinin de kalacağını belirten Demirci’ye binbaşının yanıtı yüreğe su serpen cinstendir: “Senin baban ile benim babam kavga yapmışlar. Bize ne? Biz burda kardeş gibi yaşayacağız. Öyle değil mi?” “Herhalde öyledir” diye yanıt verir Demirci ona. Bu tereddütlü yanıta rağmen binbaşının tavrının kendisine ne hissettirdiğini şöyle anlatır: “Biraz daha bekleşti yüreğim, kuvvetlendi. Demek yaşıyoruz burada, yaşayabiliriz.” Ve gözlerini ufka çevirip bir iç çeker Demirci. İşte o bakış, sözlerinden daha çok şey anlatır. Farklı kültürleri barışçıl biçimde birada tutan bir zamkmış gibi gösterilen hoşgörü kavramının aslında, ev sahibinin misafire gösterdiği bir yüce gönüllülük, minnettarlık beklentisi olduğunu düşünürüm hep. Saygı ve hatta tahammülün bile hoşgörüden ehven bir tavır olduğunu da…
***
Günümüzün Antakya’sı uzun AKP iktidarının, Gezi olaylarının, Suriye’deki savaşın ve 15 Temmuz darbe girişiminin şekillendirdiği bir hayatı yaşıyor. Bu dört etkenin başka şehirlerde yarattığı dönüşümler Antakya’da da görülüyor. Gezi’de en fazla kayıp veren Alevi nüfus, hâlâ o kayıpların anısıyla yaşıyor. Yas ve travma süreci aşılabilmiş değil. Alevi mahallelerinde ve Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları ilçelerde duvarlarda, apartman isimlerinde, kültür merkezlerinde, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan ve Ali İsmail Korkmaz’ın adlarını, çehrelerini görüyorsunuz.

 

.

.

 

Suriye’den, çoğu akrabalarının yanına göç eden Araplar ise başka şehirlerin aksine Antakya’da dilenmiyor, sokaklarda yaşamıyorlar. İstisnalar hariç. Diline ve kültürüne aşina oldukları bu şehirde Suriyeli Arapların, konut ve iş sahibi de olabildikleri için daha mutlu değilse bile, daha huzurlu oldukları söylenebilir. 15 Temmuz darbe girişimi, AKP’li olanlar ve olmayanları mekansal olarak bir ölçüde ayrıştırmış. Antakya’nın yerlileri, o tarihten beri parkların ve bazı sosyal mekanların bile ayrıştığını, Sünniler ile Alevilerin, AKP’li olanlar ile olmayanların birbirlerinden olabildiğince yalıtılmış biçimde yaşadıklarını söylediler. Nitekim, adları bile hedef kitlesini belirleyen Atatürk Parkı ile 15 Temmuz Şehitler Parkı’nın müdavimlerini kıyaslayınca bu fark hemencecik ortaya çıkıyordu. Mahalleler, buna bağlı olarak okullar ise zaten mezhepsel farklılıklara göre ayrışmış eskiden beri.

Şehrin yerlilerinin dile getirdikleri bu ayrışmayı, şehre turist olarak gelenler de farklı şekillerde tecrübe ediyorlar. Mozaik Müzesi’nde mutlaka görmemiz tavsiye edilen ve şehrin barışçıl, hoşgörü ve kardeşlik üzerine kurulu kültürünün sembollerinden biri olduğu söylenen, avlusunda iki Hristiyan azizin, Yuhanna ile Pavlus’un türbeleri bulunan Habib-i Neccar Camii’nde bizi tatsız bir sürpriz bekliyordu. Prensip olarak, camiye veya başka mabetlere girerken tesettür kurallarına uyulması isteniyorsa uyarım. Turistik mekanlarda da genellikle, başörtüsü, uzun etek gibi aksesuarlar kapıdaki bir sandukanın içine yerleştirilir. Hazırlıksız gelenler onları giyerler. Böyle olduğunu umup, sadece başıma bir örtü atarak gittiğim camide, diz hizasındaki şortumdan dolayı içerleyerek söylenen erkek cemaatin kötücül bakışları eşliğinde şöyle bir kafamı uzatıp içeri bakmakla yetinmek zorunda kaldım. Tam çıkacakken de, Hristiyan azizleri ziyarete gelmiş kadınlı erkekli bir grubun, aynı amaçla orada bulunan kısa şortlu genç kadın ziyaretçilere ettikleri hakaretler kulağıma çalındı. “Edepsizler! Çıkın buradan!” diye bağırıyorlardı. Ortada bir görevli, etrafta herhangi bir uyarı levhası olmayan, dinler kardeşliğinin ve hoşgörünün mabedi diye tanıtılan bu mekandan kaçarcasına ayrılmak zorunda kaldık şortlu kadınlar olarak. Hâl böyle olunca mutlaka görmemiz tavsiye edilen diğer bir mekana, Ulu Cami’ye uğramadık bile.

Dinler kardeşliğinin ve mozaik kültürün bir başka göstergesi olarak kiliseler tavsiye edilmişti. Özellikle biri vardı ki, Antakya’nın sembol fotoğraflarından birine ev sahipliği yapıyordu. Katolik Kilisesi. Kilise, belli saatler arasında ziyaretçi kabul ediyor ve hoşsobhet, genç bir din adamı da mekan hakkında bilgi veriyordu. Sonunda mozaiğin sağlam kalmış taşlarına rast gelmenin sevinciyle gezdik mekanı. Tam çıkacakken genç arkadaş bize üst kata çıkıp, dinler kardeşliğini gözümüzle görmemizi tavsiye etti. Karşımıza çıkan manzara şuydu:

 

.

.

 

Çan kulesiyle minarenin aynı kareye girdiği bu manzaranın vaad ettiği çeşitliliğin peşinden Ortodoks kilisesine gittiğimizde aynı sıcaklıkla karşılanmadık. Kilise görevlisi, demir parmaklıkların ardından, kiliseye yabancıların giremeyeceğini, güvenlik nedeniyle kimseyi içeri almadıklarını söyledi. Ricamız üzerine dıştaki demir kapıyı açarak ihtişamlı yapıya uzaktan bakmamıza izin verdi. Binaya fazla yaklaşmamamız konusunda sertçe uyardıktan hemen sonra da endişe ve sabırsızlıkla bizi dışarı çıkararak ağır demir kapıyı kilitledi. Sonradan bu kilisenin cemaatinin neredeyse hiç kalmadığını ve bu yüzden kalanların ayin de yapamayıp Protestan kilisesinin ayinlerine katıldıklarını öğrendik. Şehirde azınlıkta kalmış Hristiyanların tedirginliğini asıl hissettiğimiz yer ise şehir merkezindeki bu Protestan kilisesi oldu. Diğer iki kiliseden de büyük ve bakımlı bu binaya ziyaretçi kabul edilmiyordu. Bizim gibi şehri gezmeye gelmiş, birisi kadın üç gençle birlikte cemaat mensuplarından ricada bulunduk binayı görmek için. Ama kesin bir dille geri çevrildik. Yine güvenlik endişesi söz konusuydu. Bu endişeyi biraz abartılı bulacaktım ki, yanımızdaki delikanlılardan birinin öfke içinde bağırdığını duydum: “Ne var, niye almıyorsunuz ki içeri? Siz bizim camilerimize ayakkabılarınızla giriyorsunuz ama!” Tüylerim diken diken oldu. Kilise görevlisinin yüzündeki ifadeye bakamadan, gerisingeri sokağa yürürken, bu topraklarda o delikanlıdan daha uzun zamandır yaşamış bir Hristiyanın, azınlık olduğunun daha bir farkına vararak iyice içine kapanmış bir cemaatin derin sızısını hissettim. Gezi olaylarının hıncıyla sarf edilmiş, o derin yarılmanın emarelerinden biri olan “Camilerimize ayakkabılarıyla girdiler!” sözünün genç bir insanın dimağında nasıl yankı bulduğunu görmek, binlerce yıllık mozaiğin taşlarını biraz daha birbirinden ayırdı. Ertesi gün İskenderun’un en büyük kilisesinin duvarında gördüğüm kırmızı çarpı işareti ve yan duvarına kocaman harflerle yazılmış, “Allah-u Ekber” nidası bu hayal kırıklığını biraz daha arttırdı. Başka dinlerin tanrının ululuğuna inanmadıklarını ve onlara bir ders vermek gerektiğini mi düşünüyordu acaba yazıyı yazan?

.

.

Her şeye rağmen Antakya halkı küçük yerleşimlerin yakınlığı ve sıcaklığıyla karşılıyor dışarıdan gelenleri. Adres soruyorsunuz, gideceğiniz yere kadar götürmeyi teklif ediyorlar. Önünden geçtiğiniz, henüz kentsel dönüşüme kurban gitmemiş bir bahçeye hayranlıkla bakarken, ağaçtan portakal-limon koparıp elinize tutuşturuyorlar, içtenlikle gülümseyip selam veriyor, nereden geldiğinizi soruyorlar. Devletin dilinde Hatay, sakinlerinin dilinde Antakya, evlerin temellerinden fışkıran geçmiş medeniyetler, kapı önlerinde geçen sıcak akşamlar, rüzgara karışan farklı diller, eski konaklar, teraslı yoksul evler ile suyu çekilmiş Asi Irmağı ve Harbiye’nin kaderini paylaşıyor.

Dağılan mozaiklerin arası dolsun, Asi’nin suları gürleşsin.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI