Ataerkil aile ve kadın

Cuma, 11 Ağustos, 2017
Geleceğin kurtuluşu kadınların isyanından geçiyor. Kadın, kadınsı özelliklerinden utanmadan yaşamaya başlamadan; erkek, kendisine öğretilen ve aslında doğuştan getirmediği artık bilimsel olarak da gösterilen erkeksi özelliklerini bir kenara bırakmadan; 6 bin yıl önceki mutlu, huzurlu ve hiçbir şey yapmak zorunda olmadan, sadece var olmaktan keyif alan, birbirini sahiplenmeyen, hayatı birbirleri için cehenneme çevirmeyen kadın ve erkeklerden oluşan ve aslında hiçbir şekilde ütopik olmayan dünya düzenine geri dönebilmemiz imkansız değil.

Günümüzde yaşadığımız toplumsal eşitsizlik, savaşlar, yani ataerki ve buna bağlı gelişen yüzlerce ruhsal sorun yalnızca 6 bin yıldır var. 125 bin yıllık insanlık tarihini düşündüğümüzde oldukça kısa bir süre. M.Ö. 8 bin yılına kadar insanlık esas olarak avcı toplayıcı olarak yaşadı. Yani vahşi hayvanları avlayarak (daha çok erkekler tarafından) ya da yabani ot, kabuklu yemiş, meyve ve sebze toplayarak (daha çok kadınlar tarafından) hayatta kaldı. Küçük gruplar halinde yaşıyorlardı ve göçebeydiler. Bir yerdeki yiyecek kaynakları azalınca başka yerlere göç ediyorlardı. Gruplar birbirleriyle etkileşim ve iletişim halindeydiler. Birbirlerini ziyaret ediyor, birbirleriyle evleniyor ve üye değiş tokuşu yapıyorlardı. Bilim insanları önceleri ana besin kaynağını erkeklerin karşıladığını düşünüyordu. Günümüzde bile, erkeğin esas olarak evi geçindiren taraf olmasıyla ilgili ön yargıydı bu. Çünkü yapılan yeni araştırmalar avcı – toplayıcı zamanlarda kadınların yiyeceklerin yüzde 80-90’ının karşıladığını gösteriyor.

TARİHTEKİ İLK REFAH TOPLUMU

Çöküş kitabının yazarı Steve Taylor’ın kitabında üzerinde durduğu önemli bir nokta şu: Tarih öncesi döneme yönelik tamamen yanlış bir varsayım var. Bilim insanları da, o zamanların çok zor ve sıkıcı geçtiği, hayatın baştan sona güçlükler ve ıstırapla dolu olduğunu düşünüyor. Avcı – toplayıcıların hayatı belli açılardan zordu evet. Hayatın kısa oluşu, vahşi hayvanların saldırılarına uğrama tehlikesi, doğa şartları ve hastalıklar. Ama diğer yandan oldukça basit, mutlu ve huzurlu bir hayatları da vardı. Örneğin yemek aramaya zamanlarının çok azını ayırıyorlardı. Haftada 12 ila 24 saat. Onlara “tarihteki ilk refah toplumu” bile dendi bu nedenle. Birçok antropolog avcı – toplayıcılarının hayatının “stresten uzak, sosyal, barışsever ve hayat dolu” geçtiğini söyler. Örneğin günümüzde de Avustralyalı Aborjinler günde sadece dört saat yemek arar ve günün geri kalanında müzik ve sanatla ilgilenirler, birbirlerine hikaye anlatırlar ya da aileleri, arkadaşlarıyla vakit geçirirler.

Beslenmeleri de bugün en ünlü diyetisyenlerimizin tavsiye ettiği şekildedir. Cerrahpaşa’dan hocam Prof. Dr. Ahmet Aydın boşuna ‘Taş Devri Diyeti’ kitabını yazmadı. Fizyolog Jared Diamond’ın çalışmaları, Yunanistan ve Türkiye topraklarında yaşamış olan avcı – toplayıcı erkeklerin ortalama 177 cm, kadınların ise 167 cm boya sahip olduklarını gösteriyor. Tarıma geçildikten sonra bu ortalama 159 ve 154 cm’ye düştü. Günümüz Türkiye ortalaması bile buna yetişemiyor, 172 ve 161 cm.

ATAERKİ VARSA SAVAŞ VAR

Savaşa dair hiçbir kanıt yok. Bulunan arkeolojik kanıtlarda toplu şiddete dair hiçbir iz yok. Sayısız alet ve çanak çömlek gibi tarihi eser bulunmasına rağmen hiç silah bulunamamış. İnsanların bırakın savaş yapmasını, örgütlü grup şiddeti uyguladığına dair tek bir bulgu yok. Birçok tarihçi tarihin başlangıcını yaklaşık M.Ö. 3500 yılında ortaya çıkan Mısır ve Sümer uygarlıkları olarak kabul eder. O tarihten bugüne insanlık tarihine baktığımızda bir savaş tarihleri kronolojisine tanık oluruz. Beni ortaokul ve lisede tarih derslerinde en fazla zorlayan şey birbiri ardına sıralanan ve nedenleri hemen hemen birbirinin aynı ama aktörleri değişik savaşları ezberlemekti. Birbirlerinden bir farkı olmadığı için de bugüne o tarihten hiçbir şey kalmadı aklımda. Uzun süre bizim tarih dersi yazıcılığımızın bir hatası olduğunu düşündüm bunun. Oysa daha sonra kendim özel bir tarih okuması yaptığımda gördüm ki, ataerkinin hakim olduğu dönemden beri insanlık tarihi gerçekten sadece savaşlardan oluşuyor.

İlk insanların modern insandan çok daha saldırgan, savaşçı ve vahşi olduğuna dair mitin kesinlikle doğru olmadığı son birkaç on yıldır yapılan arkeolojik ve etnolojik araştırmalar sayesinde artık biliniyor. Aksine ne gruplar arası, ne de bireyler arası şiddet yok ilkel atalarımızda. Hatta avcı-toplayıcı atalarımız belirgin bir şekilde savaş karşıtı insanlardı.

Ataerkillik savaş ve toplumsal eşitsizlikle birlikte insanın çöküş döneminin en önemli özelliğidir Taylor’a göre. Testosteron ve bencil genler savaşların olduğu kadar ataerkinin de nedeni, yani normal olarak görüldü birçok bilim insanı tarafından. Oysa bu kesinlikle doğru değil. Çünkü insanlık tarihi içinde ataerkillik de oldukça yeni bir durum. Paleolitik ve erken Neolitik dönemlere (yani Yontma Taş Devri ve erken dönem Cilalı Taş Devri’ne) ait sanat eserleri, ölü gömme törenleri ve kültürel alışkanlıklar bunun doğru olmadığını gösteriyor. Bu toplumlar anaerkil olmasalar bile anasoylular. Yani çocuklar anaya ait sayılıyor ve mülkler anne tarafından miras bırakılıyor.

M.Ö. 4 binden beri kadınlar kölelerden biraz daha iyi bir konumda bulunuyorlar sadece. Siyasi, kültürel ve dini hiçbir etkinlikleri yok. Schopenhauer’in görüşüyle “çocukça, aptal ve kıt görüşlü… çocukla erkek arasında ortalarda bir yerlerde.” durdukları düşünülüyor. Mülk edinemedikleri gibi kendilerine mülk muamelesi yapılmaya başlanıyor.

En korkunç uygulamalardan bir tanesi de ‘dul cinayeti’ denen şey. Kocası ölen kadının kısa bir süre içinde öldürülmesi ya da kendini öldürmesi gerekiyor. Bu gelenek 20’nci yüzyıla kadar Hindistan ve Çin’de uygulanmaya devam etti.

ANTİK ÇAĞ’DAN YENİ ÇAĞ’A

İlk büyük imparatorluklarda ve Antik çağlarda aile yapısını ve akrabalık ilişkilerini belirleyen ataerkil düzendi. Mısır’da kadınların hâlâ belli hakları varken, hatta belli bir iktidar gücüne sahip olabilirken Yunan ve Roma imparatorluklarında durum kadın için hiç de iç açıcı değildi. Oikos (Yunanistan) ve familia (Roma) anne, baba, çocuklar ve kölelerden oluşuyordu. Aile esas olarak çekirdek aileydi ama çekirdek aileye köleler de dahildi. Ve babanın bütün aile bireyleri üzerinde kesin egemenliği söz konusuydu. Kadını, çocukları ve köleleri cezalandırabilir, gerekirse öldürebilir veya satabilirdi. Kadınların çocuklardan daha fazla hakları yoktu. Ailenin devamı erkek çocuklar aracılığıyla sağlanıyordu.

Özellikle Roma İmparatorluğu’nda akrabalık sistemi patriarkal yapıya rağmen kadını belli bir ölçüde koruyordu. Kadın kocasına değil babasına tabiydi. Bu da kendisine kocasının evinde belli bir özgürlük kazandırıyordu. Özellikle babasının ölümüyle birlikte özgürlüğüne tam olarak kavuşuyordu. Ev içinde görevleri esas olarak çocukların yetiştirilmesiydi.

Erkeklerin evlenme yaşı yüksekti, kadınlarınki daha düşük. Evlilik için her iki tarafın ve babaların onayı ön koşuldu. Gelin belli bir drahoma getirmek zorundaydı ama damat buna dokunamıyordu. Boşanmalar sıktı ve gelin boşanınca drahomasını alıyordu. Evlilik anlaşması olmadan birlikte yaşamak da mümkündü ama yasal çocuklar ancak evlilikle mümkündü. Evlilik dışı çocuklarsa toplumda dışlanmıyorlardı.

Ölüm oranının yüksekliği hayatta kalan çocukların sayılarını sınırlıyordu. Ayrıca çocuk öldürme, çocuk sayısını sınırlamak için en çok kullanılan yöntemdi. Aileler kendi çocuklarının sayısını sınırlı tutarken, evlat edinme müessesesi önem kazanmıştı. Köleler üzerine kurulu ekonomik düzen de, ayrıca aile işletmelerinin azalmasına neden oldu. Doğum kontrolü nedeniyle nüfusun azalması ve köleler üzerine kurulu ekonomik düzen tarihçilere göre Roma İmparatorluğu’nun çökmesinin ana nedeniydi.

Roma döneminde ailenin geçirdiği değişim bugünkü post modern değişimin neredeyse aynısıydı: Boşanma oranının yüksekliği, evlenmeden birlikte yaşayanların artışı, çocuk sayısının azalması.

AİLE, İŞLETMEYE DÖNÜŞÜYOR

 

Çizim: Özge Ekmekçioğlu

Çizim: Özge Ekmekçioğlu

Ortaçağ’da aile içinde ataerkil yapı devam ediyor olmasına rağmen aile reisinin gücü geçmişe göre azalmaya başlamıştı. Köklerin devamının ailenin ana motifi olması, yerini üretime dayalı aile modeline bırakmıştı.

Hristiyanlığın M.S. 4’üncü yüzyıldan itibaren devlet dini olmasıyla aile önemli bir değişikliğe uğradı. Çocuk öldürme yasaklandı. Birlikte yaşamak, boşanmak, yeniden evlenmek, evlatlık edinmek yasaklandı. Evliliğin diğer kuralları derebeylerin ve ailelerin verdikleri izne bağlıydı. Yine de bireylerin karşılıklı oluru da alınıyordu. Daha öncesiyle karşılaştırıldığında bu kadına görece olarak belli bir söz hakkı verilmesi anlamına geliyordu.

Aileye anne, baba, çocuklar, çıraklar, hizmetçiler dahildi. Aileyi bir işletme olarak düşünmek daha doğruydu. Bu koşullar altında duyguya yer olduğunu düşünmek safdillik olur. Çiftçi ailelerde çocuklar neredeyse yürüyebildikleri zamandan itibaren tarlada çalışmaya gidiyordu. Endüstri öncesi zamanda çocukların yetiştirilmesinde sevgi ve ilgi görmeleri söz konusu değildi. Bu sevgi ve ilgi yoksunluğu eşlerin kendileri için de geçerliydi.

Ailelerde üyeler de çok sabit değildi. Bir kere ölüm oranı çok yüksekti. Çocuklar başka ailelere hizmetçi ya da çırak olarak gidiyordu vs. Eksik olanın yeri hemen doldurulmak zorundaydı. Erkek ya da kadın ölürse hemen yeniden evleniliyordu. Günümüzde ‘patchwork familiy’ olarak tanımlanan aile biçimi o dönemde de geçerliydi yani.

YENİ ÇAĞ’DAN EVLİLİĞİN ALTIN ÇAĞINA

Endüstrileşme döneminde aile çeşitliliği oldukça fazlaydı. Ama bu döneme özgü en büyük değişiklik, üretim alanıyla aileye ait alanın birbirinden ayrılması oldu. Böylece aile tüketimin ve özel hayatın yaşandığı alan haline dönüştü. Protestanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte Katolik kilisesinin getirdiği birçok yasak ortadan kalkmıştı. En önemlisi de boşanma serbest bırakılmıştı. Ama ailenin daha dindar bir hale geldiği ve babanın, annenin de yardımıyla Hristiyan inancını çocuklara öğretme misyonunu üstlendiği bir zaman oldu bu çağ. Aydınlanmayla birlikte 18’inci yüzyıldan itibaren kişi hakları önem kazanmaya başladı. 19’uncu yüzyıl romantizmi evlilik ve ailenin daha da öznel koşullara kavuşmasını sağladı. Endüstrileşmeyle birlikte ‘evdeki insan topluluğu’ anlamına gelen ‘familia’ giderek özel bir ‘anne, baba ve çocuk topluluğu’na evrildi.

Kişiler eşlerini ararken üçüncü şahısların istek ve kararlarına bağlı kalmak zorunda olmamaya başladılar. Çocuklar bir iş gücü olarak değerlendirilmekten kurtuldukça daha fazla duygusal ilgi ve sevgiye kavuştular. Çocukluk ve gençlik, öğrenme ve eğitim evreleri olarak değerlendirilmeye başladı. Bu burjuva aile biçiminde çocukların sayısı 2-4 arasındaydı. Erkek 30’larına doğru evleniyordu, kadınsa ondan 5-6 yaş daha küçüktü. Evlilik kararı karşılıklı sevgi ve ortak karar sonucu alınıyordu. Aile gittikçe özel alan olarak değerlendirilmeye başlanıyor ve bireyin kendini kamusal alandan sınırlamasına olanak sağlıyordu.

Cinsiyete dayalı rol dağılımı çok netti artık. Erkek ailesini beslemekle görevliydi, anne de çocukların bakımı ve ev işlerinden sorumluydu. Ama ev işleri üretimden sayılmadığı için değersiz bulunuyor ve erkekle kadın arasındaki denge kadının aleyhine net bir şekilde bozuluyordu. Erkeğin otoritesi kesin olarak geçerliydi. Böylece ataerkil düzen egemenliğini korumuş oluyordu. Erkek ve kadının görevleri tarihin hiçbir döneminde bu kadar net bir şekilde birbirinden ayrılmamıştı ve bu da burjuva veya modern ailenin ideal modeli olarak kabul ediliyordu. 20’nci yüzyılın ikinci yarılarına kadar Batı dünyasında varlığını sürdürdü modern aile biçimi. Bizimki gibi ülkelerin metropollerinde hâlâ en yaygın aile modeli olmaya devam etmektedir.

Bu aile modeli uzun süre yaygınlık kazanmadı. Çünkü maaşla çalışan proleter ailelerde bu idealin gerçekleştirilmesi pek mümkün değildi. Ailenin ekonomik olarak ayakta durabilmesi her iki eşin de çalışmasıyla mümkündü çünkü. Çocukların da çalışması neredeyse bir kuraldı. İşçi ailelerin yaşam koşulları endüstri öncesi ailelerin yaşamlarından pek farklı değildi. Çocuk sayısı daha fazlaydı, evlenme yaşı daha düşüktü.

20’nci yüzyılın ortalarına kadar modern ailenin hakimiyetiyle geçti. Tarihsel olarak bu model oldukça kendine özgüydü. Ailenin yeniden bir değişime uğradığı 60’lı yılların sonunda bu durum nedense unutuldu. Sanki evrensel aile modeli buymuş gibi. Oysa bugünkü dönüşüm tarihsel olarak geçmişte yaşanan dönüşümlere oldukça benzemektedir. Modern ataerkil ailenin altın çağı 50-60’lı yıllara denk gelmektedir. 70’lerden sonra feminist hareket, cinsel devrim ve 68 hareketi aileye de başka bir ivme kazandırmış, çiftlerin ilişkilerini duyguların belirlemesi ön plana çıkmış, patriarkal yapı giderek gücünü yitirmeye başlamıştır.

MODERN TÜRK AİLESİ

Sıradan, modern Türk ailesini yazmak istediğimde, nerede ne okuyabilirim bu konuda diye düşündüm öncelikle. Sonra da kendi ailemi yazarsam aslında tipik Türk ailesini yazacağımı fark ettim. Öyleyse başlayalım.

Annem saçını çocuğu ve kocası için süpürge etmiş, klasik bir anneydi. Hayatı boyunca yalnızca bir iki ay çalıştı. Ana okulu öğretmeni olarak. Babamla nişanlandıklarında babam ona “Senin çalışmanı istemiyorum.” dediğinde, itiraz etmek aklının köşesinden dahi geçmedi. Ben belli bir yaşa gelip de, neden çalışmadığını sorduğumda, “Baban çalıştırmadı, oğlum.” demişti. Bu kocam çalıştırmadı kalıbı, modern ama ataerkil aile düzeninin net bir ifadesidir. Her ikisine de sorsanız, kadın ve erkeğin eşit olduğunu söylerler bu arada.

Sonuçta her ikisi de eğitimli insanlar, babam eczacılık fakültesi mezunu, Cumhuriyet gazetesi okur, kendini sosyal demokrat olarak tanımlar ve CHP’ye oy verir. Dindar değildir, hatta inancı yoktur. Annemse Müslüman olduğunu yalnızca ramazan aylarında anımsayıp kendi kendine ya da bana “düzenli namaz kılmaya başlasam iyi olacak.” diye söylenip hayatına kaldığı yerden devam eden bir kadındı. İsteyerek ve karşılıklı onaya dayalı bir evlilik yapmışlardı. Ama ailelerinin onayını da alarak. Büyük olasılıkla bu onay olmasa çok isteseler dahi evlenmezlerdi. Patriarkal düzenin büyük şehirde devamının tipik bir göstergesidir bu da.

Annem baba evini evlendikten sonar terk eden, ilk ve son erkeği kocası olan bir kadındı. Kavga ettiklerinde ve ayrılmanın gündeme geldiği çatışma anlarında annemden “Giderim annemin evine!” tehdidini çok duydum. Yani 40 yaşına gelmiş bir kadın olarak boşanırsa kendi evinde oturmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Kocasından ayrılırsa eski sahibinin yanına dönecekti.
Babam öldüğünde 45 yaşındaydı ve bir daha başka bir erkekle birlikte olmadı. Ataerkil düzenin en aşırı ucu olan, Hindistan ve Çin’de hâlâ devam eden ‘dul cinayeti’ geleneği kadar kötü değil. Ama cinselliğini öldürmenin de sembolik olarak bundan bir farkı yok neredeyse.

Bayramlarda ateist babam bana ve anneme elini öptürür ve her ikimizi de yanaklarımızdan öperdi. En baştan itibaren bana çok garip gelirdi annemin babamın elini öpmesi. Ama İslâm’ın en az girdiği ailelerde bile dini kurallar bir gelenek olarak ailenin içindeki düzeni belirleyen unsurlar olarak var olmaya devam ederler. Ailenin reisi erkektir, kadının uyması gereken kuralları belirleyense, erkek aracılığıyla, dindir. Kadın eksik cins olarak bu kurallardan sapma gösterirse erkek onu uyarmakla görevlidir. Eteğinin boyu, kimlerle arkadaş olacağı, nereye gidebileceği, nelerin yasak olduğuna kadar geniş bir yelpazeye yayılır bu görevin kapsama alanı.

Erkek parayı getiren, kadına ve çocuklara bakan, dolayısıyla bütün kararları alma yetkisine sahip olandır. Kadına düşen evdeki düzeni sağlamak, yenen yemeği pişirmek, çocukların bakımı ve eğitimleriyle ilgili yapılması gerekenleri yapmaktır.

Ben babamın ev içinde herhangi bir sorumluluk üstlendiğini hiç görmedim. Defalarca tekrarlanmış bir sahnedir. Salonda oturuyoruz, ben mutlaka kitap okuyorum. Babam uyuklamıyorsa eğer, Cumhuriyet gazetesinden bir makale okuyor. Babam anneme sesleniyor. Annem salona geldiğinde, ondan su istiyor. Su sürahi içinde, salondaki masanın üstündedir. Ben her defasında şaşkınlıkla bakıyorum. “Neden sen kalkıp kendin almıyorsun? Ya da en azından benden isteyebilirsin.“ Ama annem hiçbir tepki göstermeden, her defasında babama suyunu veriyor.

Kesinlikle şiddet yok. Ne bana, ne de anneme. Anne bazen bir terlik fırlatıyor bana ve peşimden koşuyor. Salonun ortasındaki masanın etrafındaki kovalamaca, sonunda yakalayabilirse bir tokatla sonlanıyor. Ama bileğini tutup kendimi koruyacak güce eriştiğim 14 yaşlarımdan itibaren o da bitiyor.

Evde İslam dininin hemen hemen hiç hissedilmediği bir Türk ailesinin yaşamı bu. 70’li yıllar. Küçük bir azınlık dışında Türkiye’deki tipik modern aile düzeni budur. Kadının çalıştığı ailelerde, ev içindeki sorumluluklarından hiçbir şey eksilmez. Yalnızca zorunlu olarak ev işlerine yardım eden bir kadın gelir eve, haftada birkaç gün. Erkek yine elini soğuk sudan sıcak suya sokmaz.

İtirazlar yükselecektir. ‘Artık erkekler kadınlara ‚yardım ediyor’ çünkü. Salatayı filan yapıp elektrik süpürgesini itiyorlar odadan odaya. Migros arabasını da iten onlar. Ama market koridorlarında dolaşan erkek kalabalığına bakın, yüzlerinden düşen bin parça. Ve o araba pek bir eğreti duruyor önlerinde. Akşamları play station oynamak için karılarından izin alıyorlar ergen çocuklar gibi. Bu da yurdumun aile düzeninin post modern versiyonu.

Geleceğin kurtuluşu kadınların isyanından geçiyor. Kadın kadınsı özelliklerinden utanmadan yaşamaya başlamadan, erkek kendisine öğretilen ve aslında doğuştan getirmediği artık bilimsel olarak da gösterilen erkeksi özelliklerini bir kenara bırakmadan, 6 bin yıl önceki mutlu, huzurlu ve hiçbir şey yapmak zorunda olmadan, sadece var olmaktan keyif alan, birbirini sahiplenmeyen, hayatı birbirlerine cehenneme çevirmeyen kadın ve erkeklerden oluşan ve aslında hiçbir şekilde ütopik olmayan dünya düzenine geri dönebilmemiz imkansız değil.

E, hadi o zaman!

YAZARIN DİĞER YAZILARI