Musa Özuğurlu
Musa Özuğurlu

Kabe savaşları

Salı, 1 Ağustos, 2017
Bugüne kadar yüksek sesle hiç tartışılmadı ama Kabe, İslam içinde “büyük bir sorun ve El Cubeyr’in tam da dediği gibi geçmişte olduğu gibi günümüzde de savaş nedeni” olarak duruyor.

Suudi Arabistan Dışişleri bakanı Adil El Cubeyr, Katar’ın Kabe’ye uluslararsı statü verilmesini istediğini öne sürerek “Bu, savaş ilanıdır” dedi.

Bu ifadeler sadece basit bir isteği değil “tartışılması dahi teklif edilemez” Kabe ve etrafında dönen tarihsel mücadeleyi de gündeme getiriyor, Kabe savaşlarını hatırlatıyor.

Bugüne kadar yüksek sesle hiç tartışılmadı ama Kabe, İslam içinde kimsenin yüksek sesle dillendirmeye cesaret edemediği “büyük bir sorun ve ileride El Cubeyr’in tam da dediği gibi geçmişte olduğu gibi günümüzde de savaş nedeni” olarak duruyor.

Kuran’a göre Kabe yeryüzünde inşa edilen ilk kutsal mekandır. “İnsanlar için yeryüzüne ilk yerleştirimiş; mübarek ve hidayet olan (hidayete erdiren) ilk (kutsal) ev Bekke’de (Mekke’de)’kidir.” (Al-i İmran, 96)

Tarihi kaynaklar Kabe’nin ilk olarak Hz. Adem tarafından yapıldığını aktarır. Daha sonra Şis ve İbrahim ve İsmail peygamberler, Hz Muhammed’in atası Kusayy Bin Kilab tarafından yeniden inşa edildiği de rivayet edilir.

İbrahim ve (oğlu) İsmail tarafından yapılan yeniden inşa hadisesine Kuran’da da yer verilir:

– biz Beyt’i (Kabe’yi) insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir yer kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir musalla (namazgah) edinin. İbrahim ve İsmail’e de “Evimi (Kabe’yi) tavaf edenler, orada kalanlar, rüku ve secde edenler için temizleyin.” diye ahit vermiştik (Bakara, 125).

– İbrahim’e evin (Kabe’nin) yerini hazırlamış “Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler ve secdeye varanlar için evimi temiz tut” demiştik.

– İbrahim ve İsmail evin duvarlarını yükselttiğinde (yeniden inşa ettiğinde) “Rabbimiz bizden kabul et, sen Semi ve Alim olansın” dediler.

Bu ayetlere göre Kuran da Kabe’nin İslam öncesi dinler zamanında yapıldığını ve İbrahim ve İsmail peygamberler tarafından yeniden inşa edildiğini anlatıyor. Yeniden inşanın ise “aynı temel üzerinde(n)” yapıldığı görülüyor.

Kabe küp şeklinde bir yapı. Batı dillerindeki “cube – Küp” kelimesi buradan geliyor. Kabe kelimesi “esas – lento” ve (insanda) ayak bileği anlamlarına da geliyor. Sonuçta (kelime kökeni olarak) “temel – esas” anlamına geliyor. Zaman içinde yapılan çalışmalarla ölçüler değişmiş olsa da Kabe bugün bile yaklaşık “küp” şeklindedir.

Kabe’nin bakımı ve idaresi İslamiyet öncesinde Peygamber’in ataları olan Kureyş – Haşimilere aitti. İslamiyet’in daha ilk yıllarında Kabe’nin idaresi ve bakımı Ümeyye oğulları ile Haşimiler arasında sorun olmuştu. Kabe’nin anahtarı bu kriz sonrasında Şeybi Bin Osman’da kaldı. O dönemden beri Kabe’nin anahtarı olduğu öne sürülen anahtar Şeybi ailesinin torunlarında bulunmaktadır.

Kabe sadece Kuran’da tarif edildiği gibi dini merkez olmakla kalmamış çeşitli siyasi ve ekonomik çekişmelerin de merkezi olmuş.

Emeviler döneminde süren kıyasıya siyasi mücadele sırasında Kabe saldırıya uğradı. Bu saldırıların birincisi 682 yılında Yezid’in orduları tarafından yapıldı. Mekke şehri mancınıklar ile harap edilirken sadece şehir değil “Allah’ın evine kimse saldırmaz” diye düşünerek sığınanlar nedeniyle Kabe hedef alınmıştı. Emeviler sonuna kadar gitmeyi planlamıştı ancak Yezid’in ölüm haberi gelince kuşatma yarım kaldı ve Kabe daha sonra onarıldı.

İkinci saldırı halife Abdülmelik döneminde yaşandı. Abdülmelik’in komutanı “zalim” Haccac Bin Yusuf öncülüğündeki ordular Kabe’yi mancınıklar ile dövdüler. Haccac şehrin sakinlerini günlerce aç bıraktıktan sonra 692 yılında şehre girdi ve sahabeden Abdullah Bin Zubeyr’in kafasını kestirdi.

Karmatiler döneminde ise Kabe bir kez daha baskına uğradı ve Ebu Tahir komutasındaki Karmati ordusu hac zamanı Kabe’yi basıp katliam yaptıktan sonra “Hacerul Esved’i” kendi ülkesine götürdü. Hacerül Esved Fatımi halifesinin müdahalesine kadar Karmatiler’in elinde kaldı ve sonra iade edildi.

Yavuz Selim Mısır seferi sonrası Halep Ulu Camii’nde dönemin “halifesi” 3. Mütevekkil tarafından yeni halife ilan edildi ve “kutsal emanetler” ile İstanbul’a döndü. Yavuz kendisini aynı zamanda “hadimul haremeyn el şerifeyn” yani “iki Harem’in (Mekke ve Medine) hizmetkarı” unvanlarını da alarak İslam dünyasında siyasi egemenliğini de ilan etmişti.

1979’daki Kabe baskını ve yaşanan katliam belki dini saikler ile yapılmıştı ancak yukarıda saydığımız mücadele tarihinin büyük kısmı siyasi ve ekonomik amaçlı olduğu su götürmez bir gerçek.

Kabe’nin “ekonomik değerinin” ilk keşfi cahiliye döneminde olmuştu. Ebu Süfyan başta olmak üzere dönemin önde gelenlerinden bazıları “Kabe’den elde ettikleri geliri” kaybetmemek için” İslam’a girmeyi reddetmişlerdi.

Ama tarih içinde Kabe’nin asıl ekonomik keşfi Suudi hanedanı tarafından yapılmıştı. Vahhabiler ile Suud ailesinin 1700’lerin ortalarında tanışması Suud ailesi için dönüm noktası oldu. Son derece katı bir dini anlayışı yaymaya çalışan Muhammed bin Abdulvahhab – Muhammed Bin Suud işbirliği sonucu bölgede birçok yeri ele geçirdiler ve ganimeti paylaştılar. Altın vuruş ise Muhammed Bin Suud’un oğlu Abdülaziz’in oğlu Suud döneminde oldu. Suud 1805’te Medine’yi, yaklaşık bir yıl sonra ise Mekke’yi ele geçirdi. Kabe artık Vahhabilerin dini, Suud ailesinin siyasi egemenliği altına girdi.

Kabe oldu bitti yarattığı ekonomik hareketlilikle büyük gelir kapısıydı.
20. Yüzyılın başında İran ve Irak’a odaklanan Batı emperyalizmi o yıllarda Arabistan yarımadasının bir petrol denizi olduğunu keşfetmemişti.

Dönemin Emiri Bin Suud birinci dünya savaşı ve diğer sebepler ile hac gelirlerinde büyük düşüş yaşandığı için zor zamanlar yaşarken İngilizlerden aldığı borçlar ile geçiniyordu.

1922 ilk petrol arama iznini Yeni Zelandalı – İngiliz maden mühendisi Frank Holmes’a verdi. Burada konuyu çok uzatacak çeşitli gelişmelerden sonra petrol arama izni 1933 yılında Amerikalılara kaldı.

Suudi hanedanlığı ABD ile petrol ve 2. Dünya savaşı sırasında yaptıkları siyasi anlaşmalarla gücünü pekiştirdi.

Yavuz Selim’in Mütevekkil’den aldığı “hadimül Haremeyn el şerifeyn” unvanı ilk olarak Selahaddin tarafından kullanılmıştı. Daha sonra Memluk sultanları tarafından kullanıldı. Unvanın İstanbul’dan Suudi Arabistan topraklarına dönüşü ise Kral Faysal döneminde oldu. Faysal Kabe örtüsünün değiştirildiği sırada adının Haremeyn ile anılmasını istemedi ve unvanı “iki caminin hizmetkarı (Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi)” olarak değiştirdi.

İki Mescid’in ya da Haremeyn’in hizmetkarı unvanının getirisi “dini” değil elbette. Suudi Arabistan Kabe’yi gelir kapısı olmasının yanısıra dini ve siyasi bir koz olarak da elinde bulunduruyor.

Her yıl yaklaşık 2 milyon Müslüman’ın hacca gitmesi, Suudi Arabistan’ı bütün Müslümanlar için “merkez” haline getiriyor.

Kabe muhtemelen tarihin ilk özelleştirmelerinden birisidir. Kuran’da Kabe ile ilgili ayette “biz Beyt’i (Kabe’yi) insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir yer kılmıştık” diyor, “Müslümanlar ya da müminler için” demiyor. Bu ayete göre Kabe Suudi Arabistan’ın malı değil insanlığın ortak mekanı.

Ancak Suudi Arabistan hakim ailesi Kabe’yi babasından miras kalmış gibi kullanıyor. Kralları kendilerine “hizmetçi” diyor ama onlar aslında Kabe’nin “işletmecisi ve patronu.” Nitekim petrol fiyatlarının düşmesi sonucu ekonominin zora girmesi ile alternatif olarak görüldü ve gelirlerin arttırılması için çalışmalara başlandı. 1930’larda petrol haccın alternatifi olmuştu, şimdi ise hac petrolün alternatifi oldu.

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan için de “hadimül harameyn” ifadesi telaffuz edilmişti, hilafet konusu da yeniden gündeme getiriliyor. Şimdilerde çılgınca ya da “meczup işi” gibi görülebilir ama Suudi Arabistan hakim ailesi ile diğer bazı ülkelerin yöneticileri arasında gizli tarihi bir rekabetin ve hesapların olduğu su götürmez bir gerçek. Sıra daha oralara gelmedi o kadar.

Bu anlamda Katar’ın Kabe’nin “vatikanlaştırılmasını” istemesi boş bir istek değil. Kuran ve Kabe için “bütün insanlığın dolayısıyla bütün Müslümanların kutsal mekanı” derken “ziyareti emredilen” bir mekanı Suudi Arabistan hangi hak ile kendi tekelinde tutuyor?

Kendi ülkelerinde toplumları, komşuları açken, acı çekerken binlerce dolar ödeyerek hacca gitmek zevk-u sefa içinde yaşayan Suudi prenslerine para pompalamak değil mi?

Müslüman dünyası bunu sorun olarak görebileceği bir toplumsal / ekonomik / sosyal bilince ulaşmış değil elbette, onlar hacca gidip kendilerini kurtarmak, kalan zamanlarda da birbirlerini yemek derdinde.


Musa Özuğurlu kimdir?

Gazeteci. Mesleğe 1994 yılında başladı. Çok sayıda radyo ve TV kanalının haber merkezlerinde editörlük, muhabirlik, program sunuculuğu yaptı. 2010 yılında TRT Türk’ün Suriye temsilcisi olarak çalışmaya başladı. Suriye’de 2011’de başlayan süreci 2016 yılına kadar yerinde takip eden az sayıda yabancı gazeteciden biridir. Alanı Suriye başta olmak üzere Ortadoğu. Halen Artı TV’de hafta içi her gün iç ve dış gündeme medyanın yaklaşımını yorumladığı “Medya Kritik” ve iç ve dış gündemin tartışıldığı “Bu arada” haftalık programını sunmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI