Daha kötü bir dünya mümkün

Pazartesi, 31 Temmuz, 2017
Tüm dünyada bildik ve güvenilir sistemin sona ermesi endişesi yaşanıyor. Politik sistemler kendi mekanizmalarıyla insanların üstüne kabus gibi çökmenin sinyallerini verip, bunun ilk adımlarını atarken 20. yüzyılın distopik romanları popülerliğini artırıyor. Bir yandan da yayıncılık endüstrisi, 21. yüzyılın distopik serilerini üretiyor.

Yaşadığımz dünya distopik bir hal aldıkça edebiyat ve sinemada bu türün popülerliği de artıyor. 1984 romanı bir kaç yıldır Türkiye’de çok satanlar listesinde yerini koruyor. George Orwell’in sürekli savaşlar içinde bir dünyada ‘Büyük Birader’ tarafından yönetilen, insanların zihinlerinin kontrol altında tutulduğu bir ülke tasavvuru 70 yıl sonra bütün insanlık için bir kez daha korkutucu bir ihtimale dönüşürken kitap tüm dünyada yeniden ve yeniden keşfediliyor. 1984 sadece Türkiye’de Amerika ve Avrupa’da da popülerliğini artırıyor. Tıpkı ondan çok sonra yazılmış bir başka roman, Damızlık Kızın Öyküsü gibi. Margaret Atwood’un feminist distopyası, bir iç savaş sonrası kurulan, insanları ve bedenlerini birer nesneye dönüştüren totaliter bir Amerika fantezisiyle şimdilerde çok popüler. Bu popülerliğe televizyon dizisi ‘Handmaids Tale’ın da katkısı oldu muhakkak. Kitap Türkiye’de yirmi yıl sonra yeniden yayınlandı ve üç baskı yaptı, ABD’de de çok satan listelerine girdi…

Electricliterature.com’da yayımlanan Yvonne Shiau imzalı yazı, distopyanın bir 20. yüzyıl türü olduğunu anlatıyor. Yani edebiyatın diğer türlerine göre çok daha yeni sayılır. İnsanlığın korku ve endişe dolu zamanlarında popülerliği artan bir kötü hayal. İlk ürünleri 1900’lerin hemen başlarında verilen, İkinci Dünya Savaşı öncesi üretilen eser bakımından zirve yapan distopya, 1. Savaş, Soğuk Savaş gibi dönemlerde hep yeniden yeniden canlanmış. Şu sıralarda da, aslında adı biraz daha ileride konulacak bir kötü zamanın habercisi gibi, her zamankinden çok daha fazla okunuyor ve yazılıyor.

grafik

Yıllara göre distopya grafiği / Kaynak: electricliterature.com

Distopya her şeyin karanlık ve kötü olduğu hayali bir ülkeyi ya da dünyayı anlatan bir tür. Hikayeler çoğunlukla totaliter bir devlet ya da çevresel bir felaket etrafında kuruluyor. Adeta ütopyanın iyimserliğine karşı ortaya çıkmış bir kötümserlik literatürü gibi. Ütopya nasıl ki var olmak için fazla güzel bir yerse, distopya da var olmasını kesinlikle istemeyeceğimiz bir yer olarak özetlenebilir. Tabii iyimserlik sanatın temel malzemelerinden biri değil. O nedenle türe adını veren ilk Ütopya Thomas Moore tarafından 500 sene evvel, 1516’da yazıldıysa da edebiyatın en etkili janrı olmadı. Ya da en azından bizim vahşi 20 ve 21. yüzılarımız için durum böyle. Nitekim ‘distopya’ kavramının ortaya atılması çok sonra gerçekleşiyor; yine bir başka İngiliz’e, John Stuart Mill’e atfedilen bir buluş. Mill, 1868’de parlamentoda yaptığı bir konuşmada ütopyaya karşı ‘distopya’ sözcüğünü kullanmış. Ama bunun bir edebiyata dönüşmesi için 20. yüzyılın büyük kaoslarının ve top yekün savaşlarının gelmesi gerekiyordu. 19. asrın bilime, insana ve gelişmeye olan inancı bir sonraki yüzyılda teknolojinin, devletlerin, siyasi görüşlerin aydınlık kadar karanlığı da içinde barındırdığını gösterdi. Ve sanatçılar devreye girdi… Jack London ‘Demir Ökçe’yi yazdığında yıl 1908. Türün ilham verici başyapıtı sayılan Zamyatin’in ‘Biz’ romanı 1921’de, ‘Cesur Yeni Dünya’ 1939’da, ‘1984’ ise 1948’de yazıldı. Geçen yüzyılın ilk yarısında insanlık iki büyük dünya savaşıyla milyonlarca türdeşini yok ederken, coğrafyalar savaş alanlarına, dehşet tarlalarına dönüştü. Kentler yerle bir oldu, nükleer silahlarla hava, su, toprak zehirlendi. Böylece distoyaların temel unsurları gerçek hayatın kendisi tarafından üretildi. Distopyalar hep itibaren neredeyse hepsi özgür düşüncenin ortadan kalktığı devletin korkutucu birhal aldığı ve iktidarı gücünün kontrol edilemez olduğu bir dünyanın endişesini yansıttı.

İkinci dünya savaşı sonrası teknolojik gelişmelerin atılımı, ‘Fahrenheit 451’ ya da ‘Otomotik Portakal’ gibi karanlık gelecek tasavvurlarının ortaya çıkmasına neden oldu. 70’lerden itibaren feminizm gibi beden politikalarının ve bireysel özgürlük arayışlarının kendini göstermesi, 80’lerde çevre felaketlerinin ortaya çıkmasıyla ekolojik duyarlıkların artması bu yönde farklı distopyaların yolunu açtı. Kanadalı yazar Margaret Atwood mesela, bu atmosferde kendini gösterdi. Atwood’un kitabı ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ 1985’te yayımlandı. (Atwood sonraki yıllarda müthiş güçlü başka distopyalar ‘Tufan Zamanı’ ile ‘Antilop ve Flurya’yı yazacaktı.)

Jose Saramago’nun o muhteşem başyapıtı ‘Körlük’ de son bir kaç aydır Türkiye’de popülerliğini artıran bir roman. Nobelli yazarın o ünlü kara mizahının alttan alta kendini hissettirdiği roman, içinde yaşadığımız toplumların nasıl bir günde bir kabusa dönüşebileceği üstüne muhteşem bir metafor ve hiç tartışmasız distopyanın 90’larda yazılmış en güzel örneklerinden biri.
Edebiyatın merkezinde yer alan, klasikleşmiş büyük ustaların eserlerine bakarak tanımlıyoruz distopyayı ama aslında onların yeni okurunu yetiştiren yeni milenyumun roman serilerini de artık hesaba katmak ve edebiyat tarihindeki yerlerine bakmak gerekiyor. Yvonne Shiau’nun yazısı bana, gençlik edebiyatında distopyaların nasıl da başat bir rol üstlendiklerini hatırlatması ve onları ustaların kitaplarıyla birlikte anması bakımınan zihin açıcı geldi. Hakikaten ‘Açlık Oyunları’ ile zirveye çıkan ‘gençlik’ romanlarını da distopyanın içine katmak, türün popülerliğini biraz da bu kitapların etkisini de hesaba katarak düşünmek gerekiyor.

Lois Lowry’nin iki yıl önce sinemaya da aktarılan 1994 tarihli kitabı Seçilmiş Kişi (Giver), distopyayı genç okuyucuya açan kitap olarak kabul ediliyor. İşin aslı, ‘genç’ okuyucunun (Young Adult) uluslararası yayıncılık endüstrisi tarafından özel bir hedef kitle olarak tanımlanmasından sonra 15-25 yaş arası bu kitleye yönelik pek çok kitap üretildi. Bunların en ünlülerinden biri de Suzanne Collins’in yazdığı Açlık Oyunları serisi. ‘Seçilmiş Kişi’nin açtığı yoldan, yaklaşık on yıl onra ‘Açlık Oyunları’ sinema ve yayıncılık endüstrileri işbirliğinin görkemli bir örneği olarak kendini gösterdi. Hatta bu o kadar popüler bir türe dönüştü ki arkası geldi. James Dashner’ın ‘Labirent Serisi’, Veronica Roth’un ‘Kuralsız’ı, Ernest Kine’ın ‘Başlat’ı (Ready Player One) hep sinema uyarlamalarıyla birlikte anılan ve milyonlarca okura ulaşan kitaplar.

11 Eyül’de İkiz Kuleler’in yıkılışından itibaren başta ABD olmak üzere dünya, 2000’li yıllarda bir felaket beklentisine girdi. Nitekim endişelenenler pek de haksız çıkmadı. Küresel ısınmanın da yadsınamaz etkisiyle insanların yaşadığımız düzene olan inancı azaldı. Artık kimse kendisini yeterince güvende hissetmiyor, kimse ulus devletlerin onlar arasında kurulan dünya düzeninin ve ideal yönetim biçimi olarak bellediğimiz demokrasinin bize parlak bir gelecek hazırladığından emin değil. Gelişmenin bilimde ve toplumsal ilişkilerde bizi her zaman adım adım daha iyiye götüreceği fikri neredeyse 19. asırda kalmış bir boş inanca dönüştü. İşte bütün bu koşullar altında insanlar bildiğimiz düzenin sona erdiği ve insanlık için karanlık günlerin geldiği bir dünyanın endişesine kapılmış vaziyette. Erken dönemde politik bilinci yüksek edebiyatçılar tarafından yazıldığında bizi bu ihtimale karşı uyarmak için ortaya çıkan kitaplar, son yıllarda çok daha genç örnekleriyle birlikte gelecek endişemizi kaşıdıkları için gündemdeler.

Soğuk Savaş yıllarında nükleer felaket çok yakın bir ihtimaldi ve o zaman felaket romanlarının, filmlerinin yükselişine şahit olunmuştu. İnsanlığın bir anda yokoluşla yüz yüze geldiği fanteziler, mesela ‘Maymunlar Cehennemi’, bu dönemin parlak ürünleri oldu. Yaşadığımız günlerde ise insanlığın yok oluşu değil ama bildiğimiz ve güvendiğimiz sistemin sona ermesi endişesi yaşanıyor. Bu bir ölüm kalım meselesinden çok Batılı toplumların yarım asırdır süren barış, refah ve mutluluk döneminin sona ermesi korkusu. Bu korku, Asya ve Afrika toplumlarında çoktan gerçekleşmiş bir kabusa dönüştü. Ülkeleri gün geçtikçe yaşanmaz hale gelen milyonlarca insanın, Batının duvarlarının dibine yığıldığı bir dönemden söz ediyoruz.

Son yılların bütün o siyasi gelişmeleri, Rusya’dan Türkiye’ye güçlü parti ve lider yönetimlerinin kurulması, toplumsal kamplaşmaların keskinleşmesi, en son liberal demokrasinin küresel temsilcisi ABD’de bile başa otokrat eğilimler gösteren bir ismin geçmesi, insanlarda endişeyle bekledikleri sürecin çok yakınlaştığı ve hatta başladığı hissi yaratıyor olmalı.

İşte tam bu sırada akla ‘daha kötü bir dünya mümkün’ diyen distopya gündeme geliyor. Bir süre daha gündemde kalacak gibi görünüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI