Ümit Akçay
Ümit Akçay
  • uakcay@gazeteduvar.com.tr

Almanya-Türkiye gerilimi, OHAL ve yatırımların geleceği

Pazartesi, 31 Temmuz, 2017
Almanya ile Türkiye arasında tırmanan gerilim bize OHAL ve ekonomi ya da daha genel olarak demokrasi ve kapitalizm ilişkisi ile ilgili genel geçer kabulleri sorgulamamız gerektiğini hatırlattı.

Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında yaşamak sermayenin ilk tercihi olmayabilir ancak bu, OHAL altında yatırımlar ve büyüme duracak anlamına gelmiyor. Zira siyasal rejimi demokrasi olmayan ülkelerde de canlı ekonomik büyüme dönemlerinin görülmesi bir istisna değil. Bu basit gerçek, zaten “hukuk ve demokrasi yoksa yatırım gelmez” şeklinde formüle edilen argümanın naifliğini gösteriyordu. Argümandaki zayıflık, kapitalizmle ile demokrasi arasındaki durumsal ilişkiyi yapısal olarak görme yanılgısından kaynaklanıyor. Bu yazıda, Almanya-Türkiye arasında son günlerde yaşanan gerilimin ekonomi alanına da yansıma ihtimalinin ortaya çıkması vesilesiyle yukarıdaki argümanı biraz daha detaylandıracağım.

 

ALMANYA-TÜRKİYE GERİLİMİ

İnsan hakları savunucularının önce derdest edilmesi, ardından da tutuklanması ve Türkiye’nin Alman makamlarına ilettiği ve sonradan sehven iletildiğini söyleyip geri çektiği, terörle iltisaklı firmalar listesi sonrasında Alman hükümeti Türkiye ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçireceğini duyurdu. Açıklamanın diplomatik tonu oldukça sertti.

Dahası, Alman hükümetinin demokrasi ve insan hakları ile ilgili kaygılarını dile getirdiği önceki açıklamalardan farklı olarak, ekonomik ilişkiler kartı masaya kondu. Alman Dışişleri Bakanı, Türkiye’ye yapılacak olan yatırımlar için garanti veremeyeceklerini ilan etti. Bu açıdan bakıldığında, ekonomik ilişkiler kartının masaya gelmesi, Hollanda ile tırmanan gerilimden çok Rusya gerilimini hatırlatır nitelikte. Bunun nedeni, Türkiye tarafının hızla geri adım atması.

Zira Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin son açıklamaları gelinen durumu özetler nitelikte: “Almanya’yla yaşadığımız bir olumsuz süreç oldu. Bu da maalesef sorumluluk makamında bir boşluktan kaynaklanan bir soruşturmayla ilgili. Bunun Almanya veya Interpol aracılığıyla diğer ülkelere yansıtılmasında bir sorumsuzluk, bir anlık bir boşluk diyelim. Bununla ilgili düzeltmeler, düzenlemeler yapıldı. Bir daha böyle bir hata asla söz konusu olmayacak”.

Esasında ufak çaplı bir skandal anlamına gelen ve yönetimdeki dağınıklığı, koordinasyonsuzluğu gösteren bu açıklamalar, Almanya-Türkiye geriliminin tırmanmasında etkili olan liste polemiğini de açıklığı kavuşturmuş oluyor.

HUKUKİ GÜVENCE – SİYASİ GÜVENCE 

Gerilim sırasında, Türkiye tarafının krizin ekonomi alanına yansımasını önlemek ve siyasi alanda tutmak için özel olarak gayret gösterdiğine şahit olduk. Örneğin, Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’deki yatırımları 20 milyar Avro’yu bulan ve ihracat içindeki payları 10 milyar dolar civarında olan 19 Alman firmanın temsilcileriyle bir araya geldi. Bu heyetle görüşürken Yıldırım temkinliydi: “Almanya ile ilişkilerin kalıcı olarak olumsuz bir şekilde seyretmesi akla ziyan bir iştir”.

Benzer bir şekilde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, devletin sermayeye karşı görevleri konusunda yapılması gerekenleri yerine getireceklerini teyit etti: “Şu çok açıktır, kendisi buraya yatırım getirmiş, istihdam üretmiş ve Türkiye’ye güvenen bütün yabancı yatırımı sağlayan ülkelerin şirketlerini güvende hissettirmek Türkiye olarak bizim temel görevimizdir.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada meselenin özünü açıkladı:  “Alman şirketlerin garantisi, güvencesi biziz… Uluslararası şirketlere kapılarımız sonuna kadar açık”.

Bu açıklamaların ortak yanı, Alman firmalarının Türkiye’deki yatırımları ile ilgili bir endişenin olmaması gerektiğini savunmalarıdır. Yani yapılan bu açıklamalarla yatırımlar için bir şekilde güvence verilmiş oldu. Ancak kritik olan bu güvencenin niteliğiydi. Zira verilen güvence hukuki bir güvence değil siyasi bir güvencedir. Açıklamalarda söylenen “yerli ya da yabancı yatırımların garantisi hukuktur” değil, “garanti biziz” şeklindedir.

Bu tutum, Adalet Yürüyüşü sırasındaki yaklaşımı andırması da tesadüf olmasa gerek: “İşte Ankara’dan İstanbul’a yürüdüler. Kimin güvencesinde, hükümetimizin sağladığı güvence sayesinde. Kimse bize ülkede güvenlik yok diyemez.” Tekrar altını çizmek gerekirse, ifade edilen hukuki değil, siyasi güvencedir.

STRATEJİK SEÇİCİLİK

İktidarın tek adam etrafında merkezileşmesi ve hukuksal denge ve kontrol mekanizmaların ortadan kaldırılması, ya da kısaca hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesi, ilk bakışta yatırımcılar için olumsuz bir gelişme olarak görülebilir. Bunun nedeni, yatırımcıların özel mülkiyet gibi vazgeçilmez olan haklarının garantisi olan hukukun siyasileşmesidir.

Ancak yatırımcı açısından bu durum, iktidarda olan hükümetin yatırımcılarla bir derdi varsa bir tehlikeye dönüşebilir. Bir başka ifadeyle, iktidarda olan kamulaştırmayı savunan bir sol hükümet olsaydı, bugün yaşananların çok azı karşısında sermaye kaçışı söz konusu olurdu. Çok uzağa gitmeye gerek yok, Yunanistan’daki Syriza deneyimi bize bazı ipuçları verebilir.

Ancak iktidarda olan partinin, ekonomik olarak neoliberalizme koşulsuz bağlı olduğu durumda, yatırımcıları endişeye sevk edenler listesi bir anda kısalabilir. Bunun nedeni kurallardan çok takdir hakkına dayanan yönetim biçiminin, sistematik olarak yatırımcıları koruyan şekilde kullanılması zorunluluğudur. Zira kapitalizm şartları altında, ülkedeki siyasi rejimin niteliğinden bağımsız olarak her iktidar ekonomik büyümeyi, yani sermaye için karlılığı sağlamakla mükelleftir. Bu mükellefiyet, bizatihi kendi iktidarının sürekliliğini sağlamak ihtiyacından türer.

Burada, karar organının merkezileştirilmesi, düşünüldüğünün aksine yatırımcı için olası sorunların çözümünde daha elverişli bir ortam dahi yaratabilir. Yetkilerin kendi etrafında toplandığı kişi, yani Cumhurbaşkanı, şunu söylüyorsa yatırımcı için hukukun üstünlüğü ilkesinin yokluğu bir endişe kaynağı olmaktan dahi çıkabilir: [OHAL’den kaynaklanan sorunların olması durumunda] “Böyle bir sorun varsa lütfen ilgili arkadaşlarımıza, hatta doğrudan şahsıma başvursun. Ben takipçisi olacağım.”

Bu yaklaşımı, daha önceki yazılarımdan birinde “stratejik seçicilik” olarak adlandırmıştım. Bu kavramın anlamını en veciz şekilde Cumhurbaşkanı’nın yatırımcılara seslenirken yaptığı açıklamalarda bulabiliriz: “İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i”.

SİYASİ GÜVENCENİN SINIRLARI

Ekonomik koordinasyondan sorumlu Başbakan Yardımcısı Bakanı Şimşek, geçenlerde olanca açıklığıyla bu durumu ifade etmişti. Cumhuriyet’in haberine göre Şimşek, “özellikle hukukun iyi işlediği ülkelerde iş yapmanın daha kolay olduğunu, ancak bu ülkelerde de kar marjlarının diğer ülkeler kadar yüksek olmadığını söyledi”. Sayın Şimşek’in oldukça isabetli bir şekilde ifade ettiği bu denklemin odağında yatırımcıların aldığı risk yatar.

Bu bağlamda, hukuki güvence yerine verilen siyasi güvencenin iki sınırı olabileceğini söyleyebiliriz. İlki siyaseten güvenceyi veren iradenin kendisinin güvence veren bir makam olma kabiliyetini yitirmesi, ikincisi de yatırımlar karşılığında alınacak risklerin, yatırımlardan elde edilecek kardan daha yüksek olması. Bu iki durumdan biri gerçekleştiğinde, siyasi güvence mekanizması da işlerliğini yitirebilir. Bu bağlamda, Almanya ile Türkiye arasında yaşanan gerilim, siyasi güvencenin sınırlarının test edildiği bir olay olarak görülebilir.

Başbakan ile Alman yatırımcıların toplantısına katılan bir yatırımcının yaptığı açıklamalarda, verilen siyasi güvencenin kâfi gelmediğini ve yatırımcıların bir süredir dile getirdiği hukuki güvencelerin de uygulanmaya başlanacağı, yani OHAL’in kaldırılabileceğini anlıyoruz:  “Toplantı olumlu bir görüşme oldu. Endişelerimizin Türkiye tarafından da kabul edilmiş olduğunu gördük. Bunların giderilmesi yönündeki çalışmalarda istekli olunduğunu gördük. İlerisi için umut verici görüşme oldu… Olumlu beklentimiz hukuki yönden de olabilir. OHAL ile ilgili bir takım yeni düzenlemeler olabilir diye düşünüyoruz. Detay vermedi sayın Bakanımız. Ama sonbahara kadar olumlu gelişimler olabileceği müjdesini verdi detay vermedi.”

***

Sonuçta, Almanya ile Türkiye arasında tırmanan gerilim bize OHAL ve ekonomi ya da daha genel olarak demokrasi ve kapitalizm ilişkisi ile ilgili genel geçer kabulleri sorgulamamız gerektiğini hatırlattı. Gerilim boyunca hukukun üstünlüğü ilkesinin işlemediği durumlarda dahi yatırımların sürmesi için devreye sokulan siyasi güvence mekanizmasının nasıl işleyebileceğini gözlemleme fırsatı bulduk. Son olarak şunları belirteyim: ekonomi bizatihi OHAL var diye kötüleşmedi, zaten kötüydü; OHAL kalkınca da bizatihi bu nedenle iyileşmeyecek.


Ümit Akçay kimdir?

Doç.Dr. Ümit Akçay, Berlin School of Economics and Law'da (HWR Berlin) ders vermektedir. 2016-2017 yıllar arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi, ODTÜ ve Atılım Üniversitesi'nde yarı zamanlı olarak; 2011-2015 yılları arasında New York Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve MEIS bölümlerinde misafir araştırmacı olarak; 2009-2011 yılları arasına Ordu Üniversitesi, Ünye İİBF, İktisat Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Akçay, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği (Ankara: Notabene, 2014) kitabının ortak yazarı ve Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği (İstanbul: SAV, 2009) ile Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve Devlet Planlama Teşkilatının Dönüşümü (İstanbul: SAV, 2007) kitaplarının yazarıdır. Akçay, güncel olarak uluslararası siyasal iktisat, ekonomik krizler, merkez bankacılığı ve finansallaşma alanlarıyla ilgilenmektedir. Ağustos 2016'dan itibaren Gazete Duvar'da, dünya ekonomisi, siyaseti ve Türkiye'de politik ekonomi alanları üzerine haftalık yazılar yazmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI