Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Kültür herkes içindir

Pazar, 30 Temmuz, 2017
İKSV'nin kültür politikaları çalışmaları kapsamında hazırladığı “Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar” raporu Şubat ayında yayımlandı. Araştırmacı Ayça İnce ile kültür sanat kurumlarının sorunlarını ve yeni olanakları konuştuk.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı, kültür-sanat alanındaki tartışmaları zenginleştirmek, alanın farklı aktörlerinin bu tartışmalara katılımını artırmak ve geleceğin kültür politikalarının yaratım sürecine katkıda bulunmak amacıyla “Kültür Politikaları Çalışmaları” başlığı altında atölye çalışmaları, konferanslar, sempozyumlar düzenliyor, farklı başlıklarda raporlar yayımlıyor. Geçen Şubat ayında yayımlanan “Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar” raporu da kültürel hayata erişim konusunu ele aldı.

Rapor ilk açıklandığında ortaya çıkan veriler ilgi çekti. Toplumun yüzde 49’u hiç sinemaya gitmemiş;yüzde 39’u hiç kitap okumuyor; yüzde 66’sı konser, tiyatro ya da opera gibi herhangi bir etkinliğe katılmamış… Ancak rapor bundan çok daha fazlasını söylüyor ve çözüm için bir başlangıç oluşturuyor. Mayıs ayında İKSV ve ATÖLYE ortaklığıyla kültür kurumlarının ve STK’ların temsilcilerinin katıldığı iki günlük bir çalıştay düzenlendi. Raporu yayıma hazırlayan araştırmacı Ayça İnce ile raporu ve çalıştayın çıktılarını konuştuk.

Raporun isminden başlayalım. Bence ismiyle farklılığını, amaçlarını en baştan söylüyor. İzleyici profili araştırması gibi standart, bu alanda gördüğümüz isimler yerine “Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar” adını vermişsiniz. Sizce bu isim ne anlatıyor ve neden önemli?

ayca-iç4İsim vermek kolay olmadı. İKSV’nin Kültür Politikaları Çalışmaları kapsamında hazırladığımız bu rapor için birlikte Türkçeleştirdiğimiz yeni bir kavram. Yurtdışındaki literatüre baktığımızda ilk olarak “audience development” (izleyici geliştirme) kavramının kullanıldığını görüyoruz. Mevcut izleyici sayısını artırmak, mevcudu geliştirmeyi hedefliyor. Ama belli bir süre sonra, baktılar ki eski kesim yitip gidiyor, alışkanlıklar değişiyor,”audience building” yapmalıyız, yani izleyici inşa etmeliyiz dendi. Aslında kâr amacı güden kültür sanat kurumlarına yönelik, salon doluluğuna göre başarıyı ölçüt alan kavramlardı bunlar. Kapitalizmin artan krizleri, Doğu Bloğunun düşmesi, sosyal devlet yapısının çatırdaması, kültür sanata eşit erişiminin kısıtlanmasına yol açtı. Bu durum özellikle “elitist, yüksek kültür”ün belli çatılar altında birikmesi ve diğer kesimin mahrum kalması sonucunu doğurdu.

Takdir edersiniz ki, kültür ve sanatın toplumsal hayatımızdaki yaşamsal önemine vurgu yaparken ortaya çıkan durum, arzu edilenin tam tersi, toplumsal ayrışmayı derinleştiren bir durum ortaya koyuyordu. Bu yüzden kültür kurumları ve izleyicileri toplumla kurdukları ilişkiye bir de kültür politikaları gözünden de yaklaşarak kültürel haklar kavramı üzerinden değerlendirilmeye başlandı. Buna paralel olarak ticari olmayan çatılar altında, belediyeler, toplum merkezlerinde kültüre katılım olarak değerlendirilip adlandırılmaya başlandı. Yani herkesin kültüre katılma hakkı var. Bu yemek pişirerek olabilir, çalgını çalarak olabilir, dergini basarak olabilir. Dolayısıyla kültürel arz sadece belli kurumların çatısı altında ya da sadece sanatçılar tarafından verilen bir şey değil, herkesin üretim yapmasını kapsıyor. Küçük başka yapıların da kurulması anlamına geliyor. Sadece biletle alınıp izlenen bir şey değil, biraz daha yayılan, herkese, ait, olması gereken yere iniyor. Bunun da sonunda bugün ulaştığımız nokta engagement. Yani kurumların rolü, sadece kültürü arz etmek değil, iletişime geçmek, duyurmak, katmak, yani ulaşmak üzerine yeniden kuruluyor. Yaygın uygulamada, kurumlar programını hazırlayıp sunuyor ve izleyici geliyorsa geliyor, gelmiyorsa gelmiyor.

Ama şimdi kurumlar bugüne kadar kendi görev alanı olarak addedilen bölgeden çıkıyor ve izleyiciye ulaşmak için çabalıyor. Buna da “public engagement in the arts”(kültür ve sanata katılımcı yaklaşımlar) deniyor. Yani edilgen değil etken bir kavram. Karşılıklı bir ilişki öneriyor ve Türkiye’de çok az düşünülen bir kavram.

Katılımcı yaklaşıma örnek olarak hangi kurumun yaptıklarını örnek verebilirsiniz?

ayca-iç3Burada asıl mesele,bir ortamı hazırlamak, dikte etmeden olasılıkları sunmak. Sonuçta kültür sanata katılım özgür bir seçim. Bir kurum, sadece mekânını açarak da (gerisini gelenlere bırakmak suretiyle) işini yapabilir. Benim en sevdiğim Paris’teki Centre Pompidou örneğidir. Oraya gittiğinde paten kayan, kitap okuyan, sandviç yiyen insanları görürsün. Mekânın nasıl kamusallaştığını görürsün. Sanatla ilgili bir şey değil belki bunlar ama insanların buluştukları, kendilerini özgür hissettikleri yer orası, bu kadar basit. Bir kültür sanat mekânı illa ki meşhur mimarlara yaptırılan bir bina olmak zorunda da değil. Kimi zaman mekânın kullanımı mimarın tahayyülünü bile aşabilir… Köprü altında break dance yapan gençler de orayı dönüştürüyor. “Ben fon buldum, ben altyapıyı kurdum” demek yerine artık bir adım ötesine geçmek, yenilikçi düşünmek gerek. Mesela Salon İKSV “Peçeteye İstek” uygulamasıyla izleyicilerden isteklerini topluyordu…

Bu rapor neden şimdi? Neden böyle bir çalışmaya ihtiyacımız var? Bu rapor aynı zamanda İKSV tarihinde ilk kez hazırlanan üç yıllık stratejik planla da paralellik taşıyor. İKSV açısından önemi nedir?

İlk önce kişisel bir noktadan başlayayım. Yapılan her şeyin aslında kişisel olduğuna inanıyorum. Bir akademisyen olarak 10 seneden uzun süredir bu sektörü kokluyorum, gözlemliyorum. Şimdi kurumlardan bağımsız bir araştırmacı olarak kendimi mevcut akademik düzende konumlandırmaya çalışıyorum ve kendime ait “cümlem” daha fazlasını yapma, geri verme ihtiyacı. İçinde bulunduğumuz günlerde ümidi yeşertmek ve yaymak için bireysel ve kurumlar olarak daha çok şey yapabileceğimiz inancıyla bu raporu yazdım. Bir itkiye, bir umuda ihtiyacımız vardı. Memleketin adeta Kültür Bakanlığı gibi çalışan İKSV de bunu görmüştü. Sonuçta bu yaklaşımı geliştirmek ve benimsemek bir kültür politikaları meselesi, makro ölçekte misyona eklemek kadar, daha fazlasını yapabilmek için prensipler ve standartlarıyla stratejik bir çatı kurmak ve bunu bütün kurumsal bünye olarak benimsemek gerek. Mikro ölçekte ise makroyu beklemeden devamlı çaba… Çünkü ancak öyle kurumsal kültür oturuyor, sosyal olanla ilişki kuruluyor.

Nitekim İKSV bunu yıllardır deniyor ama alışkanlıkları değiştirmek, yerleşik yaşam döngüsünün getirilerini kırmak ve trendlere uyum sağlamak zaman alıyor. İstanbul Bienali’ni tüm kente yaymaya çalışıyorlar ama kimi yerde tutmuyor. İstanbul Müzik Festivali’nin izleyicisi yaşlanıyor ama bu sene gençlere yönelik tanıtım filmiyle öne çıktılar mesela. Ya da üniversite öğrencileri için “İKSV Kültür Sanat Kart” dağıttılar. Raporun tanıtımıyla paralel götürmediler, bağlamadılar ama aynı dönemde çıktı. Askıda Ne Var? işbirliğiyle Lale Kart hediye ettiler. Gördüğünüz gibi yapabileceğimiz daha fazla şeyler var.Şimdi bunu belli bir strateji paralelinde yapınca, eminim, nitel ve nicel daha iyi sonuçlar gelecek.

Raporun uzun giriş kısmında İyi Ülkeler Endeksi, Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık Raporu, Türkiye’yi Anlama Kılavuzu gibi ulusal ve uluslar arası alandaki raporları ele almışsınız. Bu tarz genel meseleleri ele alan raporların kültür sanat bağlamıyla ilişkisi nedir sizce? Bu raporlar kültür sanat alanına bir başlangıç mı oluşturuyor?

ayca-iç1Özellikle İyi Ülkeler Endeksi bakış açısını değiştirmek konusunda güzel bir kılavuz. Kurumların kendilerine biçtiği roller var. Kapitalizmden kaynaklı başarı güdüleri nedeniyle o görevlere ulaştıklarında işlerinin bittiğini sanıyorlar. Kendi sınırlarımızı yaptık, salonu doldurduk ve işimiz bitti gibi. Ama her zaman daha fazla yapabileceğimiz şeyler var. Salonu doldurdun ama aynı kitleyle mi doldurdun? Çeşitlendirdin mi? İnsanlar birbiriyle iletişime geçti mi? Yaşadığı deneyim tekrar gelmesine sebep oldu mu? Sorulabilecek sonsuz soru,yaratılabilecek imkân ve fırsat var. İyi Ülkeler Endeksi de bunu soruyor. Ülkeler hep milli çıkarlar çerçevesinde hedefler koyarlar ve milli çıkarlar üzerinden başarıya bakarlar. Ama bu endeks ortak payda, tüm küresel unsurlar açısından yapıp yapmadıklarına bakıyor. Karbon sayısını düşük tutmak olumlu haneye yazılıyor, hapse attıkları gazeteci sayısı olumsuz tarafa yazılıyor. Hepimizin bu dünyayı birlikte paylaştığımız bilinciyle rapordan alıntılarsam “insanlığın dünyaya zararını telafi etmek amacıyla ülkelerin sadece milli çıkarları düşünerek değil küresel bir bütünün parçası oldukları bilinciyle, toplumsal hayata katkıda bulunmaya davet ediyor.”

Biz de diyoruz ki, kültür sanat kurumları da kendi misyonlarını gerçekleştirmek dışında başka nasıl katkıda bulunabiliyor? Bu öğrenci bileti kotası koymak da olabilir, plastik bardak satmamak da olabilir, engelli koltuğu koymak da olabilir, boş zamanlarında başka müzik gruplarına prova için salonunu açmak da olabilir. Kendi binanda sorun olduğunda başka bir kurumu arayıp “Bizim konserimizi sizin salonunuzda yapabilir miyiz?” diye sormak olabilir. Ya da kendi şehrinde terör saldırısı olmuşsa, ancak sanatçı ülkene gelmişse, onu başka bir şehirdeki kültür kurumuna göndermek olabilir. Çok fazla imkân var. Gün geçtikçe kendi kapanımıza sıkıştığımız, duvarlarımızı yükselttiğimiz bir dönemdeyiz. Ama kapalı devreye dönüyoruz. Oysa tam tersine bütün bu yaklaşımlar açmak üzerine. Boston Gay Chorus konserinin Boğaziçi Üniversitesi’ne alınması şahane bir örnek. Ya da huzurevleri ile çocuk yuvalarını yan yana açma örneklerini çok görüyoruz yurt dışında.

İlginç bir şekilde bu dedikleriniz AVM’lerde daha etkin bir şekilde uygulanıyor diye aklıma geldi. Siz ne düşünürsünüz?

Simto Alev, engelli bir birey olarak blogunda kültür sanat mekânlarına erişim olanakları üzerine deneyimlerini yazıyor. Alev’in verdiği örneklerden biri de bu. Çünkü AVM’lerde insan seçemezsin, herkes içindir. Alev, en rahat izlediğim konser Kanyon’un avlusu, diye yazdı ve on üzerinden on puan verdi. Zorlu PSM’ye 10 vermedi, çünkü oraya ulaşıncaya kadarki yol engelliymiş ama şimdi çözülmüş. AVM’ler katlarında hiyerarşisi olsa da herkes için. Güvenlikten geçiyorsun ama kamusal bir alan. Ancak aynı asgari şartlar, ne kadar kamusalız dese de,çoğu kültür sanat kurumunda yok.

İPSOS’un 2016’da Türkiye çapında gerçekleştirdiği araştırma sonuçlarını içeren Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’na göre toplumun yüzde 49’u hiç sinemaya gitmemiş; yüzde 39’u hiç kitap okumuyor; yüzde 66’sı konser, tiyatro ya da opera gibi herhangi bir etkinliğe katılmamış; yüzde 81’i hiçbir enstrüman çalmıyor; yüzde 57’si video, VCD, DVD ya da internet üzerinden film veya dizi izlemiyor; yüzde 47’si dergi okumuyor; yüzde 86’sı bir hobi kursuna hiç gitmemiş. yüzde 85 ile en sık yapılan etkinliğin televizyon izlemek olduğu görülüyor.

Raporunuzdaki bu tarz veriler medyada öne çıktı. Aslında bir yandan malumun ilamı olmuş ancak yine de verileri direkt olarak görmek üzerine düşünmemizi sağladı. Peki, bu verilerin ötesinde neler var? Raporunuzda öne çıkan bu başlıklar dışında neler bulabiliriz?

ayca-iç2Bunları biz mevcut araştırmaları baz alarak kullandık. Birinci amacımız bu verileri ilişkilendirmek ve derinleştirmekti. Yani şu kadar yüzde okumuyor ama okuyan ne kadar okuyor? Ya da cep telefonuyla beraber paylaşımlar değişebilir mi? Youtube’dan konser yayınlanması mümkün mü? Veriye salt veri olarak yaklaşmamak, daha toplarken doğru sorularla yola çıkmak gerek. Sadece verinin bile toplanmasının zaman, alışkanlık alacağını ve kararlılık gerektirdiğini bilerek tutarlı ve sabırlı olmak gerek. Tekil çıkarlar yerine kolektif ve bütüncül bir bakış açısıyla sonuçları yorumlayıp, önce kültür-sanat ortamını tüm bileşenleriyle (bizim çalışma kapsamında katılan, katılamayan ve katılmayan) iyice bir tanımlamak gerek.

Örneğin, yurtdışındaki araştırmalarla kıyasladığımızda farklı bir durum olarak tespit ettiğimiz bir örnek vereyim. Bunlar bize has fenomenler değil. Yurtdışında herhangi bir sanat faaliyetiyle amatör olarak ilgilenenlerin aynı zamanda kültür sanat faaliyetlerine aktif olarak katıldığını da görürüz. Ama bizde onun karşılığını görmüyoruz, yani İSMEK’e gidiyor, ama resim sergisine gitmiyor. Gitar kursuna gidenin konsere gitmediğini görmek, bunu akademik olarak görmek ilginç. Niye sorusunu sorduğumuz zaman da kaldırılması çok basit engeller çıkıyor. O kişiye ulaşmamışsınız, onun kullandığı mecraya girmemişsiniz. Bu basit şeylerle bile binlere, yüz binlere ulaşabileceğini söylemek önemli.

Raporunuzda engelleri bireysel, maddi, fiziki, çevresel vb. sebeplerle sıralayıp dünyadaki çözüm önerilerini getirmişsiniz. Sizce en büyük engel nedir? Ya da şöyle sorayım, kültüre erişimde temeldeki engel nedir?

En temelde kafada başlıyor. O yüzden İyi Ülkeler Endeksi de kafadaki değişime bakıyor. Engelli korosunu sadece engelliler izler… Suriyeli Kadınlar Korosu’nu sadece mülteciler ya da duyarlı insanlar izler… Bu tip bireysel önyargılar yolu kapatıyor. Kültür sanat kurumlarının deneme yanılma hakkı var. Sanatçılar daha açık. O yüzden daha fazla risk alabiliriz. O yüzden raporda da göreceksiniz, en büyük engeller önyargılar. Her şey değişebilir. Bundan 25 sene önce Pozitif ekibi Sun Ra Orkestrası’nı İstiklal Caddesi’nde yürütmüş. Nasıl olsa olmaz deyip vazgeçmemek, kendimizi tutmamak önemli. Denedikten sonra olmadı demek, bence hevesi kırmamak en önemli şey.

Engelli bireylerin katılımına dair önemli bir madde açmışsınız. Sizce engellilerin kültüre erişimi konusu bu rapor açısından neden önemli? Neden araştırmada temel noktalardan biri olarak ele aldınız?

Özellikle kastettiğimiz görme engelli ya da tekerlekli sandalye kullanan yani mekânın fiziksel engeline takılanlar.Bu gruba çocukları ve yaşlıları da ekleyebiliriz. Toplamda önemli bir sayı ediyor. Kurumların bu potansiyel kitleyi görmesini sağlamak önemliydi.iii Tabii kurumların kendi mekânlarını engelsiz kılması yetmiyor. O engelli vatandaşın, o çocuğun, o yaşlı kişinin bir de oraya gelebilmesi önemli. Ama kültür kurumları kendilerini düzeltirse kamuya, devlete de o yolu engelsiz yapması yönünde baskı yapabilir. Ben engelsiz yaptım, sen de otobüs durağından buraya kadarki yolu engelsiz yap denebilir.

Kıta Avrupası’nda ve ABD’de bu tarz raporları devletler yapar ama İKSV ve siz hazırlamışsınız. Devletin burada görevi nerede kalıyor?

Bu rapor olmasa bile, bu raporda tanımlanan faaliyetlerin devletin kültür sanat politikalarının parçası olması gerekir. Engellerin kaldırılması, kültürel okuryazarlık oranının artması devletlerin kültüre katılım hakkı bağlamında asli görevleri. Ama olmadığı durumunda, yok olmadı demek gelecek nesillerin kültür ve sanattan daha da uzaklaşmasına yol açar. Dolayısıyla geleceğin kültür sanat alıcılarını oluşturmak da kültür kurumlarının görevi. Birebir misyon cümleciklerinde olmasa da katılımı gözetmek özel sektör destekli kültür kurumlarının ana hedefleri arasında olmalı. Bu rapor bir nevi hatırlatma, farklı düşünmeye bir davet.

Ancak Türkiye gibi devletin kültür sanat alanında geri kaldığı durumlarda özel kurumlara haddinden fazla yük binmiş olmuyor mu?

Bu sefer devlete rol biçmek dışında büyük, küçük kurumlar neler yapabilir diye baktık. Bu da yetmedi onun üzerine de ATÖLYE ve İKSV işbirliğiyle, 25-26 Mayıs tarihlerinde iki günlük bir çalışma yaptık. Çünkü herkes köşeye sıkışmış durumda, herkes daha fazlasını yapması gerektiğinin farkında. Tiyatroların meşhur lafı nedir, iki kalas bir heves. Bina, çatı laftadır asıl olan hevestir. Bu çalıştayda o hevesi tekrar ateşledik. Devlet kurumları bürokratik yapılardır, oralardan heves beklemek zor. O yüzden demiyor muyuz devletin sanat tanımı olmasın diye. Devletin aygıtı olan bir sanat olmamalı. Tabi ki destek versin ama kol mesafesinde dursun.

ATÖLYE’de kültür kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından temsilcilerin katılımıyla “Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımları Birlikte Tasarlamak” başlıklı bir çalıştay düzenlediniz. Nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Neler konuştunuz?

Bu bir ihtiyaçtı. Raporu yazdık ama üreterek, yaparak neler öğrenebiliriz diye sorduk. Farklı alanlardan gelen küçük, çoğalan ve çarpan enerjileri biriktirdik. Böyle bir çalışmayı örgütleyip, bu tarz bir çalışma prensibini benimseyen ATÖLYE’de buluşup,“Bu raporu beraber okursak yol alabilir miyiz?” sorusunu sorduk. İçimizdeki potansiyel enerjiyi ortaya çıkarabilir miyiz? Bir açık alan tasarladık. Raporu biz yazmış olsak da empoze etmeden alanın dinamiklerine uyuyor mu, sahadaki insanların gördükleriyle uyuşuyor mu diye pekiştirdik. Öncelikler sıralaması yaptık. Çeşitli işbirliği ihtimalleri denedik. Ve gerçekten de iki günün sonunda çeşitli işbirlikleri doğdu. Hatta önümüzdeki hafta buluşalım diyen netlikte randevulaşanlar oldu. Benim ihtiyacım olan zaten sendeymiş, benim merak ettiğimi zaten sen araştırmışsın diyerek daha öncesinde olmayan bir beraberlik başlattık. Katılımcılar, yaklaşık 30 kişi, taahhütlerle ayrıldılar. Göreceğiz.

Kültür kurumlarının yanında Sivil Toplum Kuruluşlarını da davet ettiniz? Bunun sebebi neydi?

Kültür sanat kurumlarının yaşadığı bu engelleri STK’lar yıllardır yaşıyor. Çünkü kuruluş amaçlarına göre belli bir mesele etrafında birikime sahipler. Dolayısıyla faaliyetten çok içeriğe odaklanıyorlar. Yerelde çalışma pratiklerine sahipler. Kültür sanat kurumlarının sınırlarının dışında düşünmek durumundalar. Tabii ki daha çok değiyorlar, daha çok çatışma içindeler, bu günlük hayatlarının bir parçası. Bu iki kesim birleşince daha ufuk açıcı olabilir diye düşündük. Mesela Eğitim Reformu Girişimi’yle işbirliği çerçevesinde öğretmenlerin kültür sanat alanına erişimine odaklandık.

Raporunuzda dijitalleşme başlığını da ele alıyorsunuz. Online hem bir iletişim kanalı, ancak aynı zamanda içeriğe ulaşılmasında da yeni olanaklar yarattı. Sizce online’da içeriğe ulaşmak ne anlam ifade ediyor? Kültür sanata katılım sosyalleşmenin bir parçasıyken, online’da sosyalleşmek tam tersi bir etki yaratmaz mı?

En çok konuştuğumuz konulardan biri de bu oldu, online kadar analoğun da önemli olduğu. Kriz anlarında insanların yan yana gelme ihtiyacı olduğunu hissettik. Ama içeriğin demokratikleşmesi anlamında halen önemli bir araç online. Kültür sanat kurumları kişi o saatte o salonda olamadığı için içeriği kaçırmasına izin veremez. Ama online’ın konforuna kapılıp yaptığımız işin kolayına kaçmamak gerek. Yani konseri yayınlıyorsan altına beste bilgisini ver, sanatçıyla röportaj yap, yani içerik tasarımı dediğimiz şey. Online bir okyanus ama kıymetli balık sayısı azalıyor. Kültür sanat yöneticisi olarak iyi içerik vermek de bize düşüyor. İzleyicinin bir algısı var, dikkatini vermeme riski var. Kendine bağlayıcı olmak yine bizim sorumluluğumuz. Bir konser salonunda beğenmese de ilk yarıya kadar sabrediyor ama online’da üç saniyede kaçabiliyor. Bence bu sanat üretimi açısından çok büyük bir meydan okuma. Mecralar hep değişecek ama bu bir fırsat. Çünkü o kadar büyük bir fırsat eşitsizliği var ki. Kültür sanat alanına erişemeyen insanları yakalamak açısından önemli.

Sonuç olarak, bu rapordan ve çalıştaydan beklentileriniz neler?

Bu rapor ve 2 günlük çalışma sonrasında aldığımız olumlu tepkilerden yola çıkarak kurumlar birtakım engelleri kaldırmak üzere bir şeyler yaparlar diye düşünüyoruz. Ortak veri toplama havuzu oluşturulabilir diye umuyoruz. İlla ki bir kurum, bir kişi ittirmeden kendiliğinden küçük örneklerle büyük bir şemsiye olmadan bir değişimi arzulayabiliriz. Hiçbir kurumun, İKSV’nin ya da Kültür Bakanlığı’nın başı çekecek bir durumu ya da böyle bir momentumu beklemeye gerek yok. Her kurum elini taşın altına sokarsa daha iyiye gidebiliriz.Yeter ki kendiliğinden olsun, zorlamayla hiçbir şey olmaz.Bir kere niyetimizi ortaya koyduk mu, küçük adımlarla olsa da, işbirliği halinde birçok engeli kaldırabileceğimizi görüyorum, umutluyum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI