‘Tek tip’ millet isteyen ‘tek tip’ devlet

Çarşamba, 19 Temmuz, 2017
Israrla “tek tek tek…” diye vurgulanan siyasal pozisyon, sonunda ironik şekilde kendisini doğru tarif ediyor ve önceki ‘ayrışma’ iddialarını geçersizleştiriyor: Evet, en azından 40 yıldır, gerçekten de ‘tek tip’ millet isteyen bir ‘tek tip’ devlet…

Hatırlayalım… 16 Nisan referandumu, iktidar tarafından “devletin beka oylaması” gibi gösterilmiş, karşı taraf “teröristlerle birlikte davranmak” ile itham edilmiş ve bu iki aks üzerinde duran dev propaganda makinesinin yürümesi için tüm kamu olanakları seferber edilmişti. Bunun karşısında, gerçekten bir “muhalifler koalisyonu” gibi duran ve birbirine benzemeyen parçalardan oluşan, ama yerel inisiyatiflerin etkisiyle farklı toplum kesimlerine doğru genişleyebilen; olanakları sınırlı, enerjisi yüksek bir Hayır cephesi vardı. “Hayır”, sadece oylanmakta olan anayasa değişikliğine değil, Türkiye’nin bir süredir içinde yaşamakta olduğu ve iktidarın “yeni normal” olarak benimsenmesini dayattığı koşullara yönelik de bir itirazdı. Batılıların genellikle “otoriterleşme süreci” olarak andığı, oysa çoktan bir süreç olmaktan çıkmış ve sonuçlarıyla topluma kalıcı, telafisi zor sıkıntılar yaratmaya başlamış ‘yeni Türkiye’ rejimi ile onu bizzat şahsında temsil eden Erdoğan’a itiraz…

Bu “kamplar” ile gidilen referandumda, MHP desteğinin teorik olarak yarattığı sayısal üstünlük, propaganda sürecindeki devasa eşitsizlik ve Erdoğan’ın önceki seçim performansları düşünüldüğünde, sonuç hiç de iktidarın istediği gibi olmadı. Şüphe altındaki haliyle bile sonuçlar, başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerin, ülkenin siyasal, ekonomik ve kültürel merkezlerinin, Kürt halkının, hatta özellikle büyük kentlerde bazı geleneksel-muhafazakâr kesimlerin, yukarıdaki geniş anlamıyla ‘Hayır’ dediğini gösteriyordu. Bu halkoylamasının “sayısal” sonuçları üzerine, seçim günü alınan YSK kararlarının gölgesi düştü; ama “siyasal” sonuç, ‘zafer konuşması’nın hemen öncesinde, birden fazla yüz ifadesine net olarak yansımıştı.

İktidar, bu kırılgan ‘zaferi’, ayakta kalma adına sürdürmek zorunda olduğuna inandığı olağanüstü yönetim koşullarında ısrar için bir ehliyet olarak görmek/göstermek istedi. “Hayır” olgusunu, (genellikle seçim mühendisliği olarak kurdukları) siyasal analizlerin konusu yaptılar belki, ama büyüyen muhalefete karşı ‘yumuşama’ denebilecek önlemleri ‘ölümcül’ bir seçenek olarak dışladılar. ‘Olağanüstü’ sıkılaştırılmış koşulların, hukukun ve temel hakların devre dışı kalmasının ve başlıca başka hoşnutsuzlukların bileşik bir ifadesine dönüşen “Adalet Yürüyüşü” için de “teröre destek” suçlaması yapıldı. Kürt siyaseti zaten çoktan şeytanlaştırılmış, siyasi önderleri hapsedilmiş ve ‘terör’ ilan edilmişti; şimdi, iktidar saflarında yapılmayan tüm siyasetin, yasadışı ve gayrimeşru görüleceği ilan ediliyordu. 16 Nisan’ın ardından, Adalet Yürüyüşü’nün yarattığı toplumsal etki de ihmal edildi. Olağanüstü yetkiler ve yargı üzerindeki vesayet tüm şiddetiyle kullanılarak baskının dozu artırıldı. 16 Nisan ve yürüyüşte ortaya çıkan taban hareketinin karşısına ise ‘yeni Türkiye’ açısından gecikmiş (15 yıl sonra) bir ‘doğuş mitolojisi’ olarak planlanan 15 Temmuz anmaları konuldu. Bu uğurda, toplumun tamamı tarafından lanetlenen 15 Temmuz gecesi olayları, bir siyasal pozisyonun zimmetine geçirildi. Erdoğan’ın bizzat katılmak zorunluluğu hissettiği “biz kaç kişiyiz / siz kaç kişisiniz” aritmetiği yürütüldü. Ve sanırım, son noktada, tıpkı 16 Nisan’ın müphem sonuçları gibi, miting kalabalıklarının açıkça çarpıtılmış sayısal karşılaştırmaları da ‘tatmin edici’ sonuçlar vermedi. Olağanüstü koşullar nedeniyle ancak 16 Nisan aynasında bütünlüklü olarak görülebilen ‘itiraz’, siyasal ve giderek toplumsal bir güç olarak biraz daha yerleşik hale geldi.

Bir süredir toplumsal desteğini “FETÖ maymuncuğu” ile şarj eden iktidar pozisyonu bu durumla sorun yaşıyor. Önce tüm muhalif / eleştirel söylemi “FETÖ pozisyonu” ilan edip ardından bu keyfi kategoriye, Fethullahçılarla hiçbir ilgisi bulunmadığı alenen ortada olan çok sayıda akademisyen, gazeteci vs. kişilerle siyasal toplulukları dahil etme şeklindeki ‘didaktik’ ajitasyon, giderek daha az heyecan yaratıp daha çok sorgulanıyor.

Son bir haftada “gündem belirleme” konusunda yaşanan ‘kazalar’ yukarıdaki tabloyu teyit eder nitelikte. Toplumsal rızanın iktidar lehine yeniden üretimi açısından önemli bir rol oynayan bu “gündem belirleme” kaleminde son bir haftanın bilançosundan birkaç önemli başlık şöyle: Sermaye çevrelerine söylenen, “OHAL sayesinde grevleri engelliyoruz” sözü; 15 Temmuz anmalarında dile gelen “50 milyon millet” bakışı; yinelenen ‘idam’ ve yeni eklenen ‘tek tip elbise’ tartışmaları…

Bunların ilki, aslında Erdoğan/AKP’nin önemli bir oy rezervi bulunan işçi sınıfına karşı takınılan pozisyonu, biraz da çaresizce itiraf etmek zorunda bırakan “sermaye ihtiyacı”na, ekonomik açmaz ve endişelere işaret ediyordu. Sermaye sınıfına, alabildiğine ucuzlatılıp temel hakları zor yoluyla elinden alınan bir “ucuz emek ordusu”nu alenen ikram etmenin, uygulama esnasında toplumdan büyük destek görmeyeceğini tahmin etmek zor olmamalı.

“50 milyon millet” ifadesinin, çok vakit geçirmeksizin “sehven söylendi” diye düzeltilmesi de toplumun çeşitli kesimleri arasında karşıtlık yaratmak şeklinde seyreden bir yöntemin eskisi kadar konforlu olmadığına dair bir işaret değil midir?

Diğer gündem girişimlerinden biri, bir süre sonra en sadık takipçiye bile, “E zaten ‘Evet’ çıkınca gelmeyecek miydi” sorusunu sordurabilecek olan ‘idam’ vaadiydi. Bu vaadin, tıpkı “Rabia” gibi, giderek anlam kaymasına uğrayan bir ajitasyon malzemesi olarak sönmesi, ya da dünyayla ilişkilerini daha temelden ve sarsıcı şekilde koparacak bir restleşmeye dönüşmesi dışında üçüncü bir yol yok gibi görünüyor ve olası iki yol da uzun vadede işlevli görünmüyor.

‘Tek tip elbise’ çıkışının Adalet Bakanlığı ve Hükümet tarafından derhal ‘vazife’ kabul edilmesi, iktidarın kişiselleşmesi konusunda alınan mesafeyi gösteren bir güç gösterisi olarak anlamlıydı elbette. Ama bunun yanında, hem bakanlık hem de hükümet açıklamalarında üzerinde durulan “kapsam belli değil” vurgusu, bu konuda da endişeli bir tereddüdün bulunduğu yönünde yorumlanabilir.

Şöyle ki:

‘Tek tip elbise’ dayatması, yaklaşık 35 yıl önce, 12 Eylül cuntasının politik tutuklular için planladığı zindan rejiminin alametifarikalarından biriydi ve askeri diktatörlükçe tutsak edilmiş devrimcilerin direnişi ile devre dışı bırakılmıştı. Şimdilik, başta Kürt siyasi tutuklular olmak üzere, örneğin ‘terör’ ile suçlanan gazetecilere, akademisyenlere, aydınlara da tek tip elbise dayatmaya kalkmanın içeride ve dışarıda ne tür tepkiler yaratacağını biliyor olmanın getirdiği bir tedbirlilikle “kapsam belli değil” diye şerh düşülüyor belli ki. Ama bu tek tip elbise tartışması “OHAL sayesinde grev yasaklıyoruz” sözünde kristalize olan çerçevenin içine giriyor ve işçi sınıfının tüm öz örgütlenmelerini, siyasal-sosyal kazanımlarını kanlı bir şekilde yok edip ülkenin kapılarını uluslararası kapitalist sisteme kuralsızca açan ‘12 Eylül’ ile bugün arasında, yeni ve bütünlüklü bir paralellik de yaratıyor.

Tek tip elbise giymeyi reddettikleri için mahkeme salonunda iç çamaşırlarıyla kalan THKP-C Üçüncü Yol davası tutukluları. (Fotoğraf: Deniz Teztel, 1983)

Tek tip elbise giymeyi reddettikleri için mahkeme salonunda iç çamaşırlarıyla kalan THKP-C Üçüncü Yol davası tutukluları. (Fotoğraf: Deniz Teztel, 1983)

Kürt siyasetçi Ahmet Türk’ün, alenen ve bizzat Adalet Bakanı’nın yüzüne karşı yapılan bir telkinle “yürüyecek kadar iyiyse neden hapiste değil” imasında bulunarak gündeme getirilmesi de öyle…

12 Eylül ve şimdilerde ‘eski Türkiye’ olarak kodlanan kalıntısı gibi; kendisini bir vakitler ‘post 12 Eylül’ olarak lanse etmeye çalışmış ve bazı kesimler nezdinde bunu kısmen başarmış olan ‘yeni Türkiye’ rejimi de ‘bekasını’ işçi sınıfı ve Kürt halkına karşı bir pozisyonda gördüğünü gizleyemez hale geliyor. Israrla “tek tek tek…” diye vurgulanan siyasal pozisyon, sonunda ironik şekilde kendisini doğru tarif ediyor ve önceki ‘ayrışma’ iddialarını geçersizleştiriyor: Evet, en azından 40 yıldır, gerçekten de ‘tek tip’ millet isteyen bir ‘tek tip’ devlet…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI